14 Aralık 2017 - Perşembe

Şu anda buradasınız: / İSLAM’I HAYATA HÂKİM KILMADA NEBEVİ USÛL

İSLAM’I HAYATA HÂKİM KILMADA NEBEVİ USÛL

İSLAM’I HAYATA HÂKİM KILMADA NEBEVİ USÛL

 

Allah (c.c) dünyadaki insan ve cin kullarına kendilerine dünya ve ahiret saadetlerinin yollarını gösterecek Rasuller göndermiştir. Her şeyin yaratıcısı ve her şeyin sahibi olan Allah (c.c.), hiçbir şeye ihtiyacı olmadan kullarından bazı şeyler istemiştir. Çünkü O (c.c) imtihan eder ve dilediğini yapar. Bizler ise yaptıklarımızdan sorulacak olan yaratılmışlarız.

 

Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan Allah(c.c.), Rasullerini gönderme amacını kelamı olan Kur’an -ı Kerim de şöyle beyan etmektedir:

“Andolsun, biz her ümmete: "Allah'a kulluk edin ve tağuttan kaçının" (diye tebliğ etmesi için) bir elçi gönderdik. Böylelikle, onlardan kimine Allah hidayet verdi, onlardan kiminin üzerine sapıklık hak oldu. Artık, yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların uğradıkları sonucu görün.”(Nahl, 16/36)

Bu ayetteki sözlerin söylenmesinin sebebi, bir önceki ayette şöyle ifade edilmiştir.

 

“Şirk koşmakta olanlar dediler ki: ‘Eğer Allah dileseydi, O'nun dışında hiç bir şeye kulluk etmezdik, biz de, atalarımız da; ve O'nsuz hiç bir şeyi haram kılmazdık.’ Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı. Şu halde elçilere düşen apaçık bir tebliğden başkası mı?” (Nahl, 16/35)

 

İnsanoğlunun değişmez tavrını Yaratıcımız kanun koyucumuz Allah (c.c.), böyle ifade etmektedir. Ama buna rağmen Allah (c.c.), Rabliğinin ve merhametinin gereği yine insan ve cin kullarını uyarmak için Rasuller göndermiştir. İşte bu gönderilen Rasullerin sonuncusu Alemlere  Rahmet Muhammed (s.a.s.)’dır. O da kendinden önce geçen Rasullerin yaptığı gibi; yalnız bu sefer bütün insanlara hitab ederek “Allah’a kulluk etmelerini ve tağutlardan kaçınmalarını” söylemiştir. İnsanlığa ulaştırılan en son mesaj buydu. Allah’ın Rasulunun sözlerine kulak kabartıp dinleyenler felaha ulaştı… Ama Allah’ın Rasulune karşı gelenler ise ebediyen azaba müstahak oldular…

İşte bu teklifi Rasulullah (s.a.s.) içinde yaşadığı Mekke’de Allah’ı, Allah’ın Rasulunun tanıttığının dışında bir tanıyışla tanıyan Mekkelilere Allah’tan aldığı yetki ile tanıttığında Allah’ın Rasulunu reddettiler. Reddetmeleri gereken tağutları yani Allah’tan başka sözü dinlenilip, sözü hayata etki eden kim varsa onu tanıyıp ona itaat ettiler… Rasulullah (s.a.s.) getirmiş olduğu davayı anlamadıklarından Rasulullah (s.a.s.) davasının ilanını mal mülk, kadın veya Devlet başkanlığını elde etmek isteği olduğunu sandılar. Hâlbuki Allah’ın Rasulu (s.a.s.)’nun tek istediği Allah’ın ondan istediğiydi. O da Allah’a Allah’ın kullarının şirk koşmamasıydı... Gerçek ve halis kullar olarak bir ve tek güç kudret azamet sahibi Allah (c.c.) onun istediği gibi ibadet etmeleriydi… Ama o kullar uyarıldıkları şeyleri andılar ve işlerine gelmediğinden reddettiler… Ama anladıkları ve taptıkları dünya hayatının gereği ve kendi mevkilerinin korunması adına Rasulullah (s.a.s.) sözlerinin önü alınmalı ve Rasulullah (s.a.s.) bir şekil de susturulmalı ve Mekke’nin liderlerinin tabi olduğu ne ise ona tabii olmalıydı. İşte bu anlayış içerisinde Rasulullah (s.a.s.) bir takım tekliflerle geldiler. Bu konu da İbn İshak (rh.a.)  “Kitabu’s-Siyer ve’l-Meğazi” sinde şunları kaydetmektedir:

“…Utbe b.Rebia yumuşak huylu bir liderdi. Bir gün Rasulullah (s.a.s.) mescidin bir köşesinde yalnız başına oturuyorken, o da Kureyş meclisinde oturuyordu. Utbe kalkıp, “Ey Kureyş topluluğu! Ben kalkıp şu adama gideyim, onunla bazı şeyler konuşayım. Umulur ki söylediğim şeylerden bazılarını kabul eder, ona istediği şeyi veririz; o da bizi bırakır.” dedi. Bu olay Hamza b Abdulmuttalib’in Müslüman olduğu sırada meydana gelmişti. Kureyşliler, “Peki ey Ebu’l-Velid, kalk git. Onunla konuş” dediler. Utbe kalktı, Rasulullah’ın yanına oturdu. “Ey Yeğenim! Şüphesiz senin de bildiğin gibi aşiret içinde şeref ve neseb bakımından bizden daha yükseksin.Kavmine büyük bir şey getirdin, onların birliğini ve dirliğini dağıttın, onları akılsızlıkla itham ettin, ilahlarını ve dinlerini tenkit ettin, geçmiş atalarına kafir dedin. Beni dinle, sana üzerinde düşünülmesi gereken bazı şeyler teklif edeceğim. Belki de onlardan bazılarını kabul edersin”dedi. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.): “söyle, ey Ebu’l-Velid söyle! Seni dinliyorum” buyurdu. Ebu’l-Velid: “Ey yeğenim! Eğer şu getirdiğin şeyle mal istiyorsan, mallarımızı toplar sana veririz, en zenginimiz olursun. Şeref istiyorsan, seni başımız da en şerefli kılarız. Saltanat istersen, seni başımıza Kral yaparız. Bu sana gelen şey senin gördüğün bir cin, bir peri ise ve onu kendinden uzaklaştıramıyorsan, senin için tedavi çareleri ararız. Seni ondan uzaklaştırmak için bütün malımızı harcarız. Çünkü çoğu zaman cin insana galip gelir de tedavi olmadıkça ondan çıkmaz. Belki de bu senin getirdiğin şey, gönlünü coşturan bir şiirdir. Allah’a yemin olsun ki, siz beni Abdulmuttalib, başkalarının yapamadığı şekilde şiir söyleye biliyorsunuz …”1

Rasulullah (s.a.s.)’ın elçiliğinin ilk senelerine rastlayan bu olay gerçekten birçok fıkhı kendi bünyesinde barındırmaktadır. Bunlardan bir kaçını zikredelim:                                                                

Birincisi: Mekkelilerin Rasulullah (s.a.s.) davasından vaz geçirme meselesidir. Rasulullah (s.a.s.) getirmiş olduğu davayı savunan mu’minlere de aynı teklifler yapılabilir.

İkincisi: Yapılan tekliflerin büyüklüğüdür. Yani en zengin kişi yapılması veya başka bir rivayette kadınların verilmesi veya Kral yapılması. Çünkü normal veya normalleşen insanlar  bunlardan birine veya hepsine zaafı olabilir.

Ama Rasulullah (s.a.s.)’ın getirmiş olduğu sonunda cennette ebedi bir yaşam olan davanın dünyada bir karşılığı yoktur. Bu davayı satın alacak bir değerde yoktur.

Üçüncüsü: Rasulullah (s.a.s.) bu teklifleri reddetmesiyle şunu göstermiştir ki toplumlara İslam’ı ulaştırmanın yolu onların kalblerine hitab etmekle gerçekleşir.

Çünkü Rasulullah (s.a.s.) şunu yapabilirdi. Mekkelilerin sunmuş olduğu Krallık teklifini kabul eder ve onlara bunu yukardan inme bir anlayışla dikte edebilirdi. Ama Allah (c.c.) bunun böyle olmasını istemediğinden Rasulullah (s.a.s.) bu yola tevessül etmemiştir.

İnsanların ahiretini gerçekten kurtarmak adına zor ama kalblere etkisi daha çok olan bu Nurlu usulü ortaya koymuştur.

Ama Mekkelilerin Teklifleri Rasulullah (s.a.s.) Medine hicret edinceye kadar devam ededurmuştur. Onlardan biride şimdi zikredeceğimiz şu hadisteki tekliftir:

“İbni Abbas (r.a.) rivayet ediyor: Kureyşin müşrikleri Resûlullah’a (s.a.s.) kendisi için bir şart ortaya koyup, dâvasından vaz geçmesi karşılığında Mekke'nin en zengini yapmaya, kadınlardan istediği biri­siyle evlendirmeye, kendilerine idareci seçip peşinden git­meye çağırdılar. Ve "Ey Muhammed, bizim sana verecekle­rimiz ancak bu kadardır. Sen bizim ilahlarımıza sövmekten vaz geç, onları kötü sözlerle anma. Eğer razı olmazsan, biz sana bir hususu teklif edeceğiz ki onda senin için iyilik vardır" dediler.

Rasûlullah (s.a.s.), "Nedir o?" diye sordu. Onlar, "Sen bizim ilahımız olan Lât ve Uzza'ya bir yıl tap, biz de senin İlâhına bir yıl tapalım" dediler.

 

Rasûlullah (s.a.s.), "Rabbimin emri gelinceye kadar bana zaman verin" buyurdu.

 

Bunun üzerine Allah indinden ve Levh-i Mahfuzdan bir sûre ile bâzı âyetler nazil oldu. Sûrede şöyle buyruluyordu:

 

"De ki: Ey kâfirler! Sizin taptıklarınıza ben ibâdet edecek değilim. Benim ibâdet ettiğime de siz ibâdet edecek değilsi­niz. Ben zâten sizin taptıklarınıza tapmam. Siz de benim ibâdet ettiğime ibâdet etmezsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim bana."(Kafirun suresi)

 

Nazil olan âyetler ise şöyle idi:

 

"De ki: Allah'tan başka­sına mı ibâdet etmemi istiyorsunuz, ey câhiller!

 

Andolsun ki, sana ve senden öncekilere, 'Eğer Allah'a ortak koşarsan bütün yaptıkların boşa gider; o zaman hüsra­na düşenlerden olursunuz' diye vahyolundu.

 

Yalnız Allah'a kulluk et ve şükredenlerden ol.” (Zumer, 64-66)2

 

Kureyşin bir teklifi daha vardır ki gerçekten ilginçtir. O da İsra suresinin 73-74-75.ayetlerinin iniş sebebi olarak gösterilmektedir. Rivayet şöyledir:

 

“İbn Abbas (r.a.)’dan rivayet olunmuştur.O der ki: “Umeyye b. Halef,Ebu Cehl b. Hişam ile Kureyş’ten bazı kimseler, çıkıp Hz. Peygamber (s.a.s.)’in huzuruna geldiler ve O’na:

 

“Ey Muhammed! Gel bizim ilahlarımıza el sür de seninle birlikte dinine girelim, demişlerdi. Kavminin O’nu terk etmiş olması O’na çok ağır gelmişti. Kavminin Müslüman olmasını diliyordu. Bu sebeble onlara meyl etti. Bunun üzerine Allah (c.c.) bu ayet-i kerimeleri inzal buyurdu.”3

 

Allah’ın (c.c.) Rasulullah (s.a.s.)’a vahy etmişi olduğu davet metodu onlarla hiçbir şekilde uzlaşmama üzerinedir. Uzlaşma ancak onların kayıt ve şart sunmaksızın İslam’a teslim olmasıdır. Rasulullah (s.a.s.) kendine vahy edilen davet usulünce hareket ederek Allah’ı tanımayan ve Allah’ı yalnız göklere yerleşmiş bir ilah olarak gören ve O’nu yaratmış olduğu yeryüzüne ve yeryüzünde yaşayan insan kullarının işlerine karışmayan bir Allah düşüncesini temelinden yüreklerden söküp atmak üzerine kurulmuş bir usul getirmiştir.

 

Allah (c.c)  Ahzab suresi 21.ayeti kerime de Rasulullah (s.a.s.) örnek göstermiştir. Dolayısıyla Rasulullah (s.a.s.)’den sonra onun dinine tabii olup O’nun getirdiklerini yaymanın usulü de  O’nun yaptığı hareket usulünün aynısını yapmakla mümkündür.

 

Allah (c.c.) din yani yaşam tarzı olarak kullarına İslami seçmiştir. Al-i İmran Suresinde iki yerde, İslam’dan başka bir dini kabul etmeyeceğini ifade etmiştir. Her şeyi daraltan zihniyet “Din” kavramını da daraltarak namaz, zekât, oruç, hacc gibi amelleri dinin tamamı saymaktadırlar. Hâlbuki din daha geniş bir kavramdır. Hele de bu din İslam olunca… Yani kişinin oturması, kalkması, su içmesi evlenmesi boşanması, ticaretini nasıl yapacağı, ölülerini nasıl gömeceği, nasıl banyo yapacağı, devleti nasıl idare edeceği meseleleri ve hayata dair aklınıza gelen ne varsa İslam dininin ona dair bir hükmü olduğu gibi o hükme göre yaşamakta dindir. İslam’ın hayatı şekillendirmesine göre yaşayanlar Müslüman. İslam ile başka dinleri birbirine karma yapan yani namaz kılarken Müslüman gibi ticaret yaparken yahudi gibi devlet yönetirken hristiyanlar gibi davrananlar Müşrik. Hayatını kendi kafasına göre yaşayan hiçbir kuralı hiç hak ve batıl dinden almayanlar gibi yaşayanlarda kafir olurlar.

 

Rasulullah (s.a.s.) getirdiği İslam’a tabi olanlar Allah’a kafa tutan rejimlerle ve izmlerle uzlaşamazlar. Çünkü Allah kendi dini olan İslam haricindeki bütün yaşayış şekillerini tağuti yönetim şekilleri olarak göstermiş onları reddetmeyi kendine imanın bir göstergesi yapmıştır. Yani bir Müslüman reddettiği bir tağuti düzeni Allah’a yaklaşmak veya Allah’ın dini İslam’ı yaymak için kullanamaz. Çünkü Allah İslam’dan başka din kabul etmeyeceği açık bir şekilde söylemiştir. İslam’ın hâkim kılınması da ancak İslam’ı metotlarla olur. Başka metot arayanlar amelleriyle İslam’ın eksik olduğunu söyleyenlerdir.

 

O zaman Allah (c.c.)’ın dinin de diğer “izm” lere ve dinlere tabi olanlara nasıl davaranacağımız ifade edilmiştir. Allah (c.c.) buyuruyor ki:

 

“Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever. (Mumtehine, 60/8)

Ayette kanun koyucu olan Allah’ın dediği gibi iman eder amel ederiz. Din konusunda bizimle savaşmayanlara, Dinimize tabi olmak isteğimizden dolayı içinde bulunduğumuz yurdumuzdan çıkarmak istemeyenlere adaletle davranmamızı Allah (c.c.) istiyor. Bu ayet Medine’de Müslümanların bir devleti ve gücü varken indirilen bir ayetti. Yani Allah (c.c.) Müslümanlara güç elinizde olduğu zaman kafirleri ayırt etmeksizin, onların yaptığı gibi adaleti gözetmeksizin insanlara kötü davranmayın demektedir. Eğer biz Müslümanlar adaletle hükmetmeyecek isek o zaman bizle kafirler arasında ne fark kalır?... Ama ayetin hükmünü lafzın genelliğine vurduğumuzda içinde yaşadığımız işgal edilmiş bir zamanlar İslam’ın  toprakları olan bu topraklara uyguladığımız da konu kişisel bazda adalete döner. Yani bizim dinimizden olmayan demokrat, komünist, liberalist anlayışta ki bir akraba veya bir komşu bizimle dinimiz hususunda tartışmıyor, bizi evimizden yurdumuzdan çıkarmak istemiyorsa o kişide bu ayetin genel hükmü içerisinde bizden bir iyilik görecektir. Ama kişisel bazda yaptığımız iyiliği onların rejimlerinin ayakta kalması adına sağlayamayız. Yani demokrasi ayakta kalsın diye ki bana karışmıyor diye ben o rejime yardımcı olamam. Onların iç kavgaları kendilerini ilgilendirir. Benim taraf olmam beklenemez. Çünkü temelinde ayetin ifadesi olarak sizinle din konusunda savaşmayanlara diye hitab edildiğinden bu gün İslam’a en büyük savaşı açmış olan rejim demokrasi olduğundan ona yardımımız düşünülemez. İyi  huylu demokrat kişiye yardım ile düzene yardım birbirine karıştırılmamalı. Çünkü demokratik sistemler Allah’a, Rasulune ve müminlere düşmanlardır. İşte bundan dolayı Allah(c.c) şöyle buyurmaktadır:

“Ey iman edenler, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları veliler edinmeyin. Siz onlara karşı sevgi yöneltiyorsunuz; oysa onlar haktan size geleni inkâr etmişler….” (Mumtehine, 60/1)

 

Allah (c.c.) emri açık Allah’ın düşmanı olanların veli dost edinilmemesi emredilmiştir. Veli olmak demek ister istesin, isterse istemesin bir kişinin üzerinde söz söyleme yetkisine sahib olmak demektir. Eğer biz Allah’ın sözüne tabii isek o zaman onlar bizim velimiz olamaz. Ama değilse biz demokratları veli edinmiş oluruz ki bu aşamadan sonra imandan zerre bile kalmaz…

Bütün izmlerin temelinde Allah’ın Rasullerinin getirmiş olduğu dine karşı gelme meselesi temel esastır.  Eğer bu gün, popüler rejim demokrasi olduğu için söylüyorum size sizin dininiz adına bir şeyler sunuyorlarsa ve demokrat yöneticiler sizin dininize tabi olmuş görünüyorsa bunun altındaki esas mesele dininizin saflığını, berraklılığını, şirksizliğini bozmak içindir. Çünkü demokrasi rejimi Tehvidi Dinlerle yeni uğraşmıyor. Onların nasıl bozulacağını çok öncelerden öğrenmiş ve uygulanmıştır. Roma İmparatorluğu Cumhuriyetçi yani demokrat bir yapıya sahipti. Gerçi Roma İmparatorluğunun erken ve geç dönem tarihlerinde Cumhuriyet anlayışlarında bir takım değişiklikler olsa da Roma Cumhuriyetçi kalmaya devam etmiştir. Roma İmparatorluğunun M.S 300 lu yıllardaki İmparatoru Contantinus dağılan imparatorluğu toplamak adına kendi put perest din anlayışından sözde vaz geçerek hrıstiyan olmayı kabul etmişti. Ama aslında yaptığı tevhid ehli olan hristiyanların öldürülüp, putperestliği başka bir şekil aldırarak hristiyanlığı kabul etmekti. Tarihi kaynaklar İmparator Constantinus’un bu dini kabul eder görünmesini dinin çok yayılması ve bu dine mensub olanları kullanarak Roma İmparatorluğunun sınırlarını korumayı amaçladığını göstermektedir. Bu sebepten ziyade cumhuriyetçi bir yapı kendinin ayakta tutmak için yine kendinin şekillendirdiği bir dini benimseye bilir. Onun için Allah (c.c.) kendine iman edenlere şunu söylemektedir:

“Ey insanlar, hiç şüphesiz Allah'ın va'di haktır; öyleyse dünya hayatı sizi aldatmasın ve aldatıcı(lar) da, sizi Allah ile (Allah'ın adını kullanarak) aldatmasın. (Fatır, 35/5)

 

Allah’ın sistemini tanımayanların Allah’ın adını kullanarak İslam’ın kavramlarını kullanarak Müslümanları kandırmasına dikkat etmek gereklidir. Onların düşüncesinde hizmet demokrasinin ve cumhuriyetin ayakta kalması içindir. Yoksa Allah’ın Dini yücelsin diye değildir. Her şey ileri demokrasi içindir. Ama olay anlaşılmasın diye Allah’ın adı kullanılmalı ki dini yüzeysel bilenler onlar adına ölebilsin. Ölenlerde sanki Allah’ın kelimesi dini kanunları hâkim olsun diye öldürülmüşlerde adları da “Şehid” olsun… Hâlbuki ortada şahidlik durumu vardır. O da kimin adı yükselmişse onun şahidliğini yapmaktır. Demokrasilerde Allah’ın adı ve kanunları yükselmeyeceğine göre!... Bu şahidlik, şehidlik Allah adına değildir!... Demokratik bir anlayış yine kendi içlerinde demokratik anlayışı da bulunan birileriyle kapışırken,hele de demokrasinin adı yüceltilirken Müslüman nasıl Allah adına Allah’ı tanımayan demokratlara yardım eder?!... Acaba “Hilfu’l Fudûlu” delil gösterip mazlum konuma soktuğunuz demokratlar  yarın tam güce kavuştuklarında onların yapacağı zulümden sizi kim kurtarır?!... Tarih tekerrürden ibarettir. Demokrasi, tevhid ehli hristiyanların başını M.S 325 yılında yediği gibi, M.S 2016 da da yemektedir. Ama sorun onlarda değil onlardan ve onların rejimlerimden medet umanlardadır. Çünkü onlar kendi rejimlerinin payidar kalması için gereken neyse onu yapmaktadırlar. Peki biz?!… Küfürle hiç uzlaşmayan bir Rasulun ümmeti nasıl hareket etmeliydi?...  

Hâlbuki Hz. Ömer (r.a.) dediği gibi:

“Küfür tek millettir.”

Biz Müslümanlar kimlerin karartısını çoğalttığımıza bakmalıyız. Çünkü Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyuruyor:

“İbni Mes’ud (ra)’dan:

“-Kim bir kavmin karartısını çoğaltırsa o onlardandır. Ve kim bir kavmin amelinden razı olursa işlemiş olduğu amelde onlara ortaktır.”5

Hadisin açık hükmü noktasın da kim bir kişinin amelinden hoşnut oluyorsa o da işlenen o amelde o kişiye ortaktır.

Rasulullah(s.a.s) daha önce kısaca temas ettiğimiz şekilde kendisine Nebilik gelmeden evvel “Hılfu’l Fudul” Yani “Faziletler antlaşmasına” katılmıştı. Bu antlaşmaya katılanlar Mekke’nin ileri gelen ailelerinden ve en şerefli kabul ettikleri yani güç sahibi kişilerden oluşuyordu. Eğer böyle olmasaydı Mekke gibi kabile ve aşiretlerden teşekkül bir yapıda nasıl söz söyleye bilirlerdi ki? İşte bu adamların en şerefli addettikleri Abdullah b. Cudan’ın evinde toplanıp Mekke’de yerli veya yabancı bir kimse haksızlığa uğradığı takdirde onun yanında yer almak ve hakkını zalimden alıp kendisine geri verinceye kadar çabalamak üzere sözleşip ittifak ettiler.4 Bunun üzerine Mekke’ye gelip Mekke’nin zalimleri tarafından malına ve kızına el konulan iki kişinin bu antlaşmada yer alanlarca Kurtarıldığı ifade edilmiştir.

Bu antlaşmadan çıkan fıkıh Mekke’nin yönetiminde ki kişilerinde zulmünü engelleyecek güçte olan ailelerin yaptığı bir antlaşmaydı. Demek ki Zulmü engelleyecek güçlü bir ailenin olması esastır ki kendisi zulme uğramasın.

İkincisi: Bu antlaşmayı yapıp insanlara duyurmak ve zulme uğrayanların kendisine başvurmasını sağlamaktır. Demokrat rejimlerde her noktada zulme uğrayan Müslümanları demokrat ailelerin içinde devletin her kademesine sözünü geçiren aileler toplanıp korusalar ve bu koruma işinde zulme uğrayan kim olursa olsun ayırt etmeseler işte o zaman zamanımız da “Hilfu’l Fudul” oluşur. Ey kendilerini zulümden koruyamayanlar siz  hangi faziletli insanlarla toplanıp bu antlaşmayı yaptınız ve hangi aşiretiniz size bu konuda yardım etti?...

 

İşte Rasulullah (s.a.s.) kendisi bu güçlü ailelerden birine mensub olduğundan o antlaşmaya şahid oldu. İslam’da da çağrılsa böyle bir antlaşmaya dâhil olacağını söyleyerek İslam’daki elinde bulundurmuş olduğu güce işaret ve İslam’ın zulmü kaldırma esasına dikkat çekti.  Amaç zulmü ortadan kaldırmaktır. Zulmün en büyüğü de Allah’a şirk koşmaktır. O zaman şirki devlet yapmış olanlara “Hilfu’l Fudul” adı altında nasıl yardım edilir?

“Hılfu’l Fudul”un Mekke’nin Darun-Nedve’sinde çıkan karışıklıklara müdahil olduğuna dair tek bir rivayet dahi yoktur… Bundan dolayı şirk düzenlerinin ayakta kalması için getirilen “Hılful Fudul” delilinin kendisi zulme uğrar ki onun bunu delil getirenlerin ellerinden kurtarılması esastır.

Rasulullah (s.a.s.) Bizans ve Sasani arasındaki savaşta Allah’ın Vahiy etmesi sonucu kimin yeneceğini biliyordu. Mekkelilerin Allah tanımaz Sasanileri destekleyerek Müslümanlara vermek istedikleri mesaj Allah’a iman ettiklerini söyleyenlerin, Allah’a iman etmeyenlere yenilmesiyle Siz Müslümanlarında Mekkelilere karşı yenileceği duygusunu Müslümanlara yansıtarak psikolojik bir savaş vermişlerdir. Allah’da (c.c.) onların dediği gibi olmayacağını bildirmiş ve Bizanslıların Sasanileri yeneceğini söylemiştir. Bizanslıların Allah’a iman ettiklerinden dolayı Müslümanlar kitabsız kâfirlerdense kitablı kâfirlerin yenmesini istemişlerdir. Ama sadece bu, yalnızca yenmelerini istemiş o da kendi sözlerinin doğruluğuyla beraber Mekkeli kitabsız müşriklerin sinirlerinin bozulmasını istemişlerdi…  Elhamdülillah böyle de oldu… Asıl amaç yakındaki Mekkeli müşrikleri psikolojik olarak çökertmekti, yoksa Sasani’ye karşı Bizans’ın yanında yer almak değildi. Çünkü Daha sonra Rasulullah (s.a.s.)’ın hayatında görüldüğü üzere küfür üzere kurulan bu iki devlete karşı savaş ilan edilmiştir. Rasulullah (s.a.s.) bedduasıyla Sasani paramparça olmuş, Bizans Şam’ın Müslümanların fethi sonrasında terk etmek zorunda kalmıştır.

Söz uzar gider neticede, Rasulullah (şirki ve küfrü düzenlerin hiç biriyle uzlaşmamıştır. onların küfrünü ve şirkini ayakta tutacak bir hareket tarzı içerisine de girmemiştir. Bu konu  da Rasulullah (s.a.s.)’ın da  tabi olduğu iki ayetle konuyu bitirelim:

“Seninle birlikte tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru davran. Ve azıtmayın. Çünkü O, yaptıklarınızı görendir.

 

Zulmedenlere eğilim göstermeyin, yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka velileriniz yoktur, sonra yardım göremezsiniz.” (Hud, 11/112-3)

 

 

“Şu halde, sen bundan dolayı davet et ve emrolunduğun gibi doğru bir istikamet tuttur. Onların heva (istek ve tutku) larına uyma. Ve de ki: Allah'ın indirdiği her kitaba inandım. Aranızda adaletli davranmakla emrolundum. Allah, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bizim, sizin amelleriniz sizindir. Bizimle aranızda 'deliller getirerek tartışma (ya, huccete gerek)' yoktur. Allah bizi bir araya getirip-toplayacaktır. Dönüş O'nadır." (Şura 42/15)

 

 

Dipnot

 

1- İbni İshak Kitabu’s-Siyer ve’l-Meğazi(sh/284) çev. Ali, Bakkal İlk Harf y. &İbn İshak Siyer(Sh/266) 268 madde çev: Sezai Özel Akabe y. &Muhammed Salise d-Dımeşki Peygamber Kulliyatı(2/312-5) Çev: Hüseyin Kaya Ocak y.&İbn Kesir Büyük İslam  Tarihi (3/91-4) Çev: Mehmet Keskin Çağrı y. &İbn Kesir Tefsir(9/513-18) çev: M.Beşir Eryarsoy Polen y.&İmam Suyuti ed-Durrul Mensur(13/81-87) Çev:Huseyin Yıldız Ocak.y&Heysemi Mecmeu’z-Zevaid (10/23-4)K. Meğazi ve’s-Siyer Bab: - Hdsno: 9824 İmam Hadis için: Ebu Ya’la rivayet etti.Senedinde yer alan Eclah el-Kindi’yi İbn Main güvenilir addederken,Nesai ve başkası zayıf kabul etmiştir. Diğer ravileri güvenilirdir.&Abd b. Humeyd Musned (2/187-8) Hdsno: 1121 Sendi zayıf denilmiştir.&İmam Zehebi es-Siretu’n-Nubuyyeh(26/128) 2.bsm 2001/1422 Tahkik: Beşşar Avvad Ma’ruf  Muessesetu’r-Risale&Ebu Nuaym İsfahani Delailu’n-Nubuvve(1/230-1) 2.bsm 1999/1419 Tahkik: Muhammed Devvas ka’aci&Abdulber Abbas Daru’n-Nefais&Beyhaki Delailu’n-Nubuvve(2/203-4) 1.Bsm 1988/1408 Tahkiki abdulmut’i Laa’ci Darul Kutubu’l-İlmiyye&İbn Hacer Askalani Metalibu’l_aliye(17/ 269-73) K.Siyer ve Meğazi Bab.14 Hdsno: 4233 Tahkik: Halid b.Abdurrahman Salim mel-Bekr Daru’l-Asıme&Ebu Ya’la el-Mavsili Musned(2/203-4) Hdsno: 1812&Hakim Mustedrek(4/630) 20 Kitab Bab:1208 Hdsno:3056 İsnadının sahih olduğu belirtişlmiş İmam Zehebi de meuvafakat etmiştir.

2- Taberani Mucemu’s-Sağir (2/2002-2) çev: İsmail Mutlu, Mutlu y.

3- Abdulfettah el-Kadı Esbab-ı Nuzul(sf/241) çev: Salih Akdemir Fecr y.

4- (Bknz.İbni Kesir Büyük İlamTarihi (2/453-6) çev: M.Keskin Çağrı y.

5- Deylemi Musnedil Firdevs(3/519) Hdsno: 5621& Me talibu’l Aliye(2/ 42) K. Velime Bab:- Hdsno: 1605=Ebu Ya’la’dan& İbni Kesir Camiu’l Mesanid Ve’s-Sunan(27/308)Hdsno : 589=>Munakatı olarak Not: Ricali Sikadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazar:
Seyfulislam ÇAPANOĞLU
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul