21 Ocak 2018 - Pazar

Şu anda buradasınız: / HAK-BATIL SAVAŞINDA ŞEYTAN STRATEJİSİ

HAK-BATIL SAVAŞINDA ŞEYTAN STRATEJİSİ

HAK-BATIL SAVAŞINDA ŞEYTAN STRATEJİSİ

Hak-Bâtıl savaşı dendiği zaman, akla ilk olarak şeytanın insanoğlu ile mücadeleye başlaması gelir. Şeytanın hedefi insanoğlunu hak yoldan saptırmaktır. Bu hedefine ulaşabilmek için sürekli kişiye özel stratejiler geliştirmiş ve mücadelesinden hiçbir zaman vazgeçmemiştir. Yine kendi davası için kendine yandaşlar edinmiştir ki, kimisi insanlardan, kimisi cinlerden, kimisi de kendi cinsindendir. İnsanoğlu için en tehlikelisi kendi cinsinden olanıdır. Zira bizdendir, bizim gibidir belki de bizim en yakınımız, arkadaşımız, hocamız, sevdiğimizdir.

Şeytan, doğru yoldan çıkardığı kimseyi başıboş bırakmaz. Onun da başkalarını saptırması için O’na vesvese verir. Şeytanın saptırdığı kimse bir de ilmi hüviyete sahipse, artık bu tuzaktan kurtulmak cahil kişiler için gerçekten zordur. Çünkü o “Allah” diyerek kandırmaktadır. Tarih, suret-i haktan gözükerek insanları şeytanın hizmetçisi yapan liderlerle doludur. Hak ile bâtılı birbirinden ayırt edecek kadar bir bilgiye sahip olmayan insan sürüleri, artık atlayacakları uçurumu seçmek kadar özgürdürler.

 “Ey insanlar, hiç şüphesiz Allah'ın va'di haktır; öyleyse dünya hayatı sizi aldatmasın ve aldatıcı(lar) da, sizi Allah ile (Allah'ın adını kullanarak) aldatmasın.”  (Fatır, 35/ 5)

Şeytan ve dostlarına karşı gözü açık olmak zorundayız. Bu noktada birkaç örnek vererek, şeytan ve dostlarının insanları nasıl kandırdıklarını, onları hak yoldan nasıl saptırdıklarını görelim. Bunu tarih sayfalarını biraz karıştırarak somut örneklerle yapalım ve görelim ki tarih tekerrür edip durmasın.

Osmanlı devletinin yönünü Batı’ya çevirmesinin resmi başlangıcı olarak tarihe kaydedilmiş olan Tanzimat Fermanı’nın girişine bakalım. Fermanı İstanbul’da halkın huzurunda okuyan Mustafa Reşid Paşadır. Ateist Fransız yazar Auquste Comte ile sürekli mektuplaşan ve bu arkadaşlık sonucu ondan etkilenerek mason olduğu birçok tarihçi tarafından ortaya konulmuş olan Reşid Paşa’nın okuduğu bu fermanın içeriği, bugün için birçok muhafazakâra bile radikal gelecek bir seviyededir. Fermanın girişi şu şekildedir:

“Herkesin bildiği gibi, devletimizde, kuruluşundan beri Kur’an’ın yüce hükümlerine ve şeriat yasalarına tam uyulduğundan, ülkemizin gücü ve bütün tebaasının refah ve mutluluğu en yüksek noktaya çıkmıştı. Ancak, yüz elli yıl var ki, birbirlerini izleyen karışıklıklar ve çeşitli nedenlerle şeriata ve yasalara uyulmadığından önceki güç ve refahı, tam tersine, zayıflık ve yoksulluğa dönüştü. Oysa, şeriat yasaları ile yönetilmeyen bir ülkenin varlığını sürdürebilmesinin olanaksızlığı açık seçik ortadadır.”

 

Bu aslında o dönemin konjektürü açısından, modernist kadronun takip ettiği bir metoddu. Amaçları batı normlarında demokrasi temellerine oturmuş laik bir sistem inşa etmekti ama halk buna müsait değildi. Dine açıktan karşı koyamıyorlar, hatta tartışmasını bile yapamıyorlardı. Çünkü açıktan dine yapılan saldırıyı veya dini dışlayan bir anlayışı toplum kabul etmezdi. Aksi takdirde daha yeni filizlenmeye başlayan lâdînî olan siyasi bir yapı, temelde iken yıkılabilirdi. Halkın gözü, sevdiği şeyin rengiyle boyanmalıydı ki, halk yapılacak reformlara sahip çıksın.

 

“Kur’an’a ve Şeriat yasalarına uymayan bir toplum yıkılmaya mahkumdur” diyen Reşid Paşa haktan gözükmüş, haktan bahsetmiş ama diğer taraftan şeriat’ın yok edilmesi manasında modernizm için  mücadele etmişti.

 

    

Reşid Paşa’dan yıllar sonra aynı gaye için yola çıkan Mustafa Kemal’de aynı stratejiyi izlemiş, dini söylemleri kendine bayrak edinmiş ve belli bir güç elde edinceye kadar dini kullanmıştı. Ankara’da Millet Meclisi kurulmuş ve Meclisin ikinci günü (24 Nisan 1920) Mustafa Kemal meclis başkanı seçilmişti. Meclis aslında bir ihtilal meclisi, yani İstanbul’daki meclis adına iş yapacak geçici bir meclisti. Ancak Mustafa Kemal ve arkadaşları böyle düşünmüyorlardı. Öncelikle meclis tek yetkili kılınmalı, akabinde saltanat ve hilafet yetkileri sınırlandırılmalıydı. Sonra da hilafet ve saltanat, halk istemese de kaldırılmalıydı.

 

Olaylara ve gelişmelere vakıf olan bazı kimseler, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının gerçek niyetlerini sezmişlerdi ve halk içerisinde de bu söylentiler gittikçe yaygınlaşmaya başlamıştı. Meclisi kuranların asıl niyetlerinin, halifeye isyan ederek hilafeti yok etmek olduğu söylentilerine cevap verme ihtiyacı da elbette ki Mustafa Kemal’e düşecekti.  Mustafa Kemal bir beyanname yayınlayarak Halifeye ve Dini İslam’a bağlılığını ilan etmek zorunda kalmıştı. Beyanname şu şekildeydi:

 

 

Büyük Millet Meclisi'nin Memlekete Beyannamesi

 

Anadolu'nun her köşesinden gelen vekillerinizin teşkil ettiği Büyük Millet Meclisi; olanı biteni dinleyip anladıktan sonra millete hakikati söylemeye lüzum gördü.

İngilizler tarafından satın alınan ve milleti birbirine düşürmek maksadını güden bazı hainler sizi aldatmak için türlü türlü yalanlar söylüyorlar. İzmir'in, Antalya'nın, Adana'nın, Ayıntab ve Maraş ve Urfa havalisinin düşmanlar tarafından işgali üzerine silaha sarılan  milletdaş ve dindaşlarımızı yine size mahvettirmek için Padişah ve Halifeye isyan sözünü ortaya atıyorlar.

Millet Meclisi, Halife ve Padişahımızı düşman tazyikinden kurtarmak, Anadolu'nun parça parça şunun bunun elinde kalmasına mani olmak, payitahtımızı yine Anavatana bağlamak için çalışıyor.

 Biz vekilleriniz Cenab-ı Hak ve Resul-ü Ekremi namına yemin ederiz ki Padişaha ve Halifeye isyan sözü bir yalandan ibarettir ve bundan maksat vatanı müdafaa eden kuvvetleri, aldatılan Müslümanların elleriyle mahvetmek ve memleketi sahipsiz bırakarak elde etmektir.

Hind'in, Mısır'ın başına gelen halden mübarek vatanımızı kurtarmak için İngiliz casuslarının sizi aldatmak üzere uydurdukları yalana inanmayın!...

Büyük Millet Meclisi emriyle Reis Mustafa Kemal 25 Nisan 1920 [1]

 

Mustafa Kemal açık bir şekilde,  hilafet ve saltanatın kaldırılacağını söyleyenleri hain ve İngilizlere satılmışlar olarak niteliyordu. Bu sözlerini ise  “Biz vekilleriniz Cenab-ı Hak ve Resul-ü Ekremi namına yemin ederiz ki Padişaha ve Halifeye isyan sözü bir yalandan ibarettir”  diyerek yeminle destekliyordu. Bu sözlerden iki yıl sonra saltanat kaldırılmış, dört yıl sonra da hilafet kaldırılmıştı. İleride göreceğiz ki o toplumu istediği şekle getirmek için ne gerekiyorsa yapmaya hazırdı ve bunu da bir dönem gizlemesi gerekli idi, bunun çok iyi farkındaydı. Yine bu zamanlar için Nutuk'ta şöyle der:

 

Diyebilirim ki, ben milletin vicdanında ve geleceğinde hissettiğim büyük gelişme kabiliyetini, bir millî sır gibi vicdanımda taşıyarak, yavaş yavaş bütün bir topluma uygulatmak mecburiyetinde idim.”[2]

 

Bir başka örnek daha verelim:

 

1798 yılında Napolyon, Mısır’ın İskenderiye liman şehrine çıkarma yapar. O dönemde aslen köle kökenli olan Memlükler tarafından yönetilen Mısır, Osmanlıya bağlıdır. Ancak Osmanlı ile Memlüklerin arası da iyi değildir. Halk ta yönetimden rahatsızdır. Napolyon, Memlükleri yener ve Kahire’yi ele geçirir.  İskenderiyye şehrini ele geçirdiği sırada Napolyon’un Mısır halkına hitaben yaptığı konuşma, yukarıdan beri bahsettiğimiz halkın gözünü boyama ve aldatma stratejisinin bir farklı versiyonunu içerdiği için, burada aktarmakta fayda görüyoruz. Hitabe şu şekilde tarih sayfalarında yerini almıştır;

 

Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla, Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed onun elçisidir.

Eşitlik ve özgürlük üzerine kurulan Fransız ulusunun adına, Fransız ordusunun büyük generali ve lideri Mısır vatandaşlarının dikkatine sunar. Ezelden beridir ülkenizde hakim olan Memlük beyleri Fransız ulusunun onurunu kırmış ve tüccarlarına işkence etmiştir. İntikam saati geldi! Yüz yıllar boyunca köle takımı dünyanın en güzel ülkesine eziyet etti. Ama Allah, göklerin hakimi, onların saltanatının sona ermesini istedi. 

Mısır halkı! Size, buraya dininizi yok etmeye geldiğimi söyleyecekler, onlara inanmayınız: Haklarınızı geri vermeye, zorbaları cezalandırmaya geldiğimi ve Tanrıya, onun peygamberine ve Kur’an’a, Memlüklerin gösterdiğinden daha fazla saygı gösterdiğimi söyleyiniz. Onlara ayrıca akıl, yetenek, ve erdem hazretleri dışında bütün insanların Tanrı önünde eşit olduğunu söyleyiniz. Peki hangi akıl, yetenek ve erdem Memlükleri diğerlerinden ayırır onlar hayatın bütün zevk ve nimetlerini haksızca ele geçirmişken. Güzel bir arazi varsa, Memlüklere aittir. Güzel bir köle kız, yakışıklı bir küheylan yada iyi bir ev varsa, hepsi Memluklere aittir. Ama Allah insanlara karşı esirgeyen ve bağışlayandır ve onun inayetiyle Mısırlılar onların yerini almaya çağrılmaktadır…

Napolyon bu konuşmasıyla Mısır’daki birçok müslümanı kandırmıştır. Hatta ulemadan bir grup Napolyon’u müslüman bile ilan etmiştir. O’nun Mısır işgaline ses çıkarmadıkları gibi, destek verenleri bile olmuştur. Napolyon’un Ezher ulemasından 60 kişiye nişane taktığı da yazılanlar arasındadır.

 “Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar; Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü  ederdi?”[3]

 İbret alınmadığı için tarih tekerrür etmiştir. Halen de etmektedir. Napolyon’dan yıllar sonra, İslam dünyasında kan akmadık bir yer bırakmayan Amerika’nın lideri Obama’nın adının Hüseyin olduğu, aslında gizli müslüman olduğu, desteklenmesi gerektiği,  yoksa çok daha tehlikelilerinin geleceğini söyleyen muhafazakar iktidarlarımız ve muhafazakar medyamız ile Napolyon’un meddahlarının ne farkı var ki? Obama’nın sarfettiği şu sözler ile Napolyon’un ne farkı var ki;

“ABD hiçbir zaman İslam’la savaşta değildir, olmamıştır, olmayacaktır.”

“Biz ABD olarak dostluk elini herkese ulaştırdık.”

“ABD Müslüman aileler tarafından zenginleşti. Pek çoğunun ailesinde Müslüman var ve ben de bunlardan birisiyim.”[4]

 Obama dönemi biterken başka denizlere yelken açıyoruz ve bu sefer “falan zalim daha iyi O’nu seçelim” demeye başlandı bile. En iyi zalim, bizim zalimimiz!

 “Onlar  tuzak kurup komplolar hazırladılar; Allah da Kendi iradesini uygulamaya koydu. Allah, tamamen hayra dayalı olarak Kendi iradesini hakim kılan, (mü’minlere karşı kurulan tuzakları, onu kuranlar aleyhinde bir tuzak olarak icra eden)’dir.”  (Al-i İmran, 3/ 54)

 Konunun başından beri verdiğimiz gerek Mustafa Reşid Paşa, gerek Mustafa Kemal Paşa, gerekse de Napolyon Paşa! örneklerinde gördük ki, halkı kontrol etmenin en önemli şartı, halka rağmen bir politika izlememektir. Batıl yolda halklarını yönetmiş birçok lider, halklarını bu strateji ile yıllarca yönetmişlerdir.

Burada “peki halk, liderin istediği şeyleri istemiyorsa”  gibi bir soru akla gelebilir. Bu sorunun cevabı bu tip liderler için açıktır. Yapılması gereken zamanın medyası, eğitim araçları neyse bunları kullanarak “halka ne istemesi gerektiğini öğretmek”tir. Sonra da istediklerini vermektir. [5]

Mesela bir dönem Arapça ezan isteriz diyen kalabalıklar için, ezanın Arapça aslına dönmesi ile mesele bitmiştir. Arapça ezanı yeniden serbest bırakan Adnan Menderes’in “Din ile siyasetin kat'î surette birbirinden ayrılması esasında en küçük tereddüde dahi tahammülümüz yoktur” [6] sözleri kimsenin umrunda olmamıştır. Zira O halkın istediğini vermiştir.

Günümüzde başörtülü avukat isteriz diyenler için başörtülü avukatın davalara girmesiyle sorun çözülmüştür. Kimse çıkıp ta bu bacılarımız hangi kanundan hak talep edecekler diye sormamıştır. Müdafii oldukları kimsenin hakkını ararken, acaba Hak’ın hakkını kaçırdıklarını, gözardı ettiklerinin farkında mıdırlar? Allah Teala’nın Kur’an ve Sünnette hırsıza, yol kesene, içki içene, ihtikar yapana, iffetli kadınlara iftira atana, tefecilik yapana, zina yapana, haksız yere adam öldürene vs. uygun gördüğü cezalar dururken, bunları yok sayarak İtalyan’ların, Fransız’ların  veya Alman’ların hiçbir delile dayanmaksızın kendi hevalarından uydurdukları ceza yasalarını alarak uygulamak ve bunlarla hak ve adaleti aramak  hangi akıllı insanın işidir? Başörtülü olarak bu cinayeti işlemekle, başörtüsüz olarak işlemek arasında bir fark var mıdır acaba? Bunun adına ister demokrasi deyin, ister özgürlük, ister laiklik deyin…

Necip Fazıl’ın dediği gibi: “Demokrasi, kendini çölde hayal edenlerin serabıdır.” Bir düşünün, seraba koşarak hangi hakikate ulaşabilirsiniz?

Günümüzde at izi it izine karışmış bir vaziyette. Konuşması gerekenler susarken, susması gerekenleri susturana aşk olsun. Batılın değirmenine su taşıyan kimseler ilim ehli tarafından “takiyye yapıyor, öyle dediğine bakma” diye geçiştirilirken, halk bu söylemleri benimsemiş durumda. Ahmet bin Hanbel dönemin iktidarı tarafından hapishanede tutulurken,  amcası İshak gelir ve şöyle der: “Ya Ahmed! Gördüğüm gibi arkadaşlarının hepsi cevap verdiler ve kurtuldular. Zindanda bir tek sen kaldın.” Ahmed bin Hanbel şöyle cevap verir:

“Ey amcacığım! Cahiller cehalet içinde iken alimler takiyye yaparlarsa, hak ne zaman ortaya çıkar?”

Laik iktidar makinesinin dişlilerini yağlamakla görevli Diyanet Teşkilatı da bu filmde baş aktör olarak görevini aksatmadan sürdürüyor. Tüm mesaisini, laiklik ve demokrasinin İslam ile ne kadar güzel bir birliktelik oluşturduklarını dillendirmekle geçiriyor. Aslında Hak-batıl savaşında saflarını belli ediyor.  Bu savaşta, şeytan stratejisinin canlı bir örneğini sergiliyor.

Eski Diyanet İşleri Başkanlarından Ali Bardakoğlu’nun laiklikle alakalı bir röportajından bir bölüm ve akabinde Osmanlı’nın son ulemalarından, Şeyhulislam Mustafa Sabri Efendinin vekili olan Zahidu’l-Kevseri’nin laiklik ile alakalı fetvasını vererek yazımıza ara verelim. Görelim Hak ile batıl günümüzde nasıl birbirine karıştırılıyor ve gerçekler nasıl halktan gizleniyor…

  “Ali Bardakoğlu; “Türkiye'de laiklik oturmuştur. Laiklik o kadar çok beğeniliyor ki, herkes kendi düşüncesini onun üzerinden anlatmaya çalışıyor. Dinin laiklikle bir sorunu yok, laikliğin de dinle bir sorunu yok…

Türkiye'de laiklik hiçbir zaman tartışılan bir kavram olmadı. Türkiye'nin dindarlığı Osmanlı'dan beri devam eden çok kalıcı bir tercihidir. Türkiye dindarlıktan da, laiklikten de, demokrasiden de vazgeçecek değildir…”[7]

 Bu açıklamaya karşılık, Zahidu’l-Kevseri’nin laiklikle alakalı fetvasını burada serdedelim ve yazımızı sonlandıralım. Bakalım laiklikle alakalı durumun aslı neymiş. Sonra da şeytanın yeryüzü halifelerinin hakkı batıla nasıl karıştırdıkları ve halkı gerçeklerden uzak tutmak için ne tür sinsiliklere başvurduklarını görelim?

“Halep ulemasından bazıları benden bir fetva istedi: Müslüman olan bir kimse İslam hükümetine şöyle bir teklifte bulunup dese ki, “Devletin Dini, İslam’dır” maddesi anayasadan kaldırılsın da, şeriat kanunlarının yerine laik düzen getirilsin. Yani din devletten, devlet dinden uzaklaştırılsın. İşte böyle dese ve böyle bir talepte bulunsa, bu adam hakkında şeriatın hükmü nedir?

 

 Kudret-i Yüce olan Allah’u Teâlâ’nın lutuf ve inayetine sığınarak derim ki, bu öyle büyük, öyle korkunç bir beladır ki, imanında sadık olan her mümin titrer ve kalbi bu teklif karşısında erir. Hususiyle mazide İslam’a büyük hizmeti geçmiş olan Şam müminlerinin.

 

Böyle bir teklifte ve böyle bir talepte bulunan bir müslümanın (aklı başında ise) hakkında verilecek hüküm şudur: Artık o, mürted olmuştur. İslam Devleti tarafından ona mürted hükmü icra edilir. Şayet İslam Devleti yoksa, ceza olarak, kimse onun yüzüne bakmaz, onunla konuşmaz, kimse münasebet kurmaz, alış-veriş dahi yapmaz ki yeryüzü ona dar gelsin de tevbekar olsun!..

 

Kur’an ayetleri ve hadis-i şerifler delalet eder ki, İslam Dini hem dünyadır hem de dindir. Bunda en ufak şüpheye mahal yoktur.

 

0 halde, dini devletten ayırmayı istemek ve böyle bir teklifte bulunmak demek, dine karşı yönelmiş bir düşmanlık demektir; Allah’ın koyduğu hükümlere karşı çıkmak, harp ilan etmek ve savaş açmak demektir. Dolayısıyla bu adam dinden ayrıldığını, dinden koptuğunu kendi ağzıyla itiraf ve ikrar etmiş demektir. Ve artık biz onu İslam cemaatından kopmuş ve İslâm inancından ayrılmış olduğuna hükmederiz. Artık onun ne nikahı sahih olur ne de kestiği hayvanın eti yenir. Çünkü o ne müslümandır ne de ehl-i kitaptır. [8]

 

 “Onlar, Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa Allah, kendi nurunu tamamlayıcıdır; kafirler hoş görmese bile.” (Saf, 61/ 8)

 

Dipnot

 


[1]- Lozana Hayır Diyenler - Muzaffer Taşyürek-İhtar Yay. Shf. 37

[2]- Nutuk – Milli Sır

[3]- Mehmet Akif Ersoy

[4]- http://www.pressmedya.com/?aType=yazarHaber&ArticleID=1929

[5]-  “Demokratik süreç: Müstakbel diktatörleriniz, önce düşüncenizi şartlandırır. Neyin, nelerin sizin için yararlı olacağını, neler istemeniz gerektiğini size dikte ettirirler. Sonra size bunları vaad eder, oylarınızı alırlar.”(Alan Coren)

[6]-   Bu konuşma Konya’da yapılmıştır ve tamamı 14.01.1956 tarihli milliyet gazetesinde tekraren yayınlanmıştır.  Ayrıca Risalei Nur külliyatı içinde emirdağ lahikasında da bu konuşmadan aynen bahsedilir.

 

[7]- http://yenisafak.com.tr/Roportaj/?t=23.06.2008&c=16&i=124650  

Diğer diyanet işleri başkanlarının da laiklik ve demokrasi ile ilgili görüşlerini  buraya almak isterdik ama satırlarımız müsaade etmiyor.

 

[8] Makâlatu’l-Kevseri- Zahidu’l-Kevseri- shf.329

 

 

 

 

 

Yazar:
Mustafa Seyir
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul