21 Ocak 2018 - Pazar

Şu anda buradasınız: / BATIL, HAKKIN DÜŞMANI OLDUĞU GİBİ, HAK DA BATILIN AMANSIZ DÜŞMANI DEĞİL MİDİR?

BATIL, HAKKIN DÜŞMANI OLDUĞU GİBİ, HAK DA BATILIN AMANSIZ DÜŞMANI DEĞİL MİDİR?

BATIL, HAKKIN DÜŞMANI OLDUĞU GİBİ, HAK DA BATILIN AMANSIZ DÜŞMANI DEĞİL MİDİR?

“Andolsun ki Biz: Allah'a ibadet edin ve tâğuttan sakının diye her ümmete bir resûl gönderdik.” (16/Nahl 36).

 

Hak dendiğinde ilk akla gelmesi gereken Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm ve İslâm Dini olmalıdır. Bu bağlamda tevhide dayalı inanç sistemi, ahlaki değerler, hayat tarzı ve hukuk sistemi de “hak” kapsamında yer alır. Doğru yol, gerçeklik, gerçeğe uygun tutum ve davranışlar ve gerçek üzerinde tanıklık da “hak” ile özdeşleşir.

 

Hakkı bir manzume gibi düşünüp insanın ulaşabileceği her alana teşmil etmek mümkündür. Öncelikle inanç manzumesi ve ahlaki değerlerde kök salması gereken “hak bilinci”vicdani kanaat, aklıselim ve ilmi disiplinler ile örtüşüp kaynaşır. Yüce Allah tarafından tespit edilen kaide ve nizama uygun düşer. Fıtrat, tabiat, hakikat ve zekâ tarafından test edildiğinde doğruluğu ve isabetli olduğu kanıtlanan her tür bilgi ve düşünce hakkın içinde mütalaa edilebilir.

Mutlak Manada Hak Olan

 

Mutlak manada “hak”, ancak Yüce Allah tarafından belirlenebilir. Onun sözleri ve tespitleri demek olan vahy de hakkın kıstasıdır. Resûller veya nebîler bu kaynaklardan beslendikçe hakkı söylerler, tutum ve davranışlarını hakka uygun biçimde uygulamaya koyarlar. Onların ardından Allah’ın veli kulları gider. Şehitler, salih kullar ve sadıklar da onları izlerler.

 

Hak kavramının aslı, uygunluk ve uyumluluktur. Mesela kapıyı tutan ayağının kendisi için hazırlanmış sabit yuvaya uygun gelmesine ve düzgün bir şekilde orada çalışabilmesine, sağa sola dönebilmesine “hak” denmektedir. Çünkü burada iki şey birbirini kabul etmekte ve birbirine uygun düşmektedir. İslam literatüründe hak kavramı birçok farklı anlamda kullanılmaktadır. Bu manaları Kur’ân-ı Kerîm kavramları üzerinde derin tahlilleriyle ünlü Râğıb-ı İsfehânî’nin çözümlemelerinden izleyelim:

 

1)Bir şeyi hikmetin gereği olarak yaratana “hak” adı verilir. Bunun için Yüce Allah: “Hak olan Mevlalarına döndürülürler” (6/En’âm 61)  buyurur. Ayrıca: “İşte şu sizin hak olan rabbinizdir; haktan öte dalaletten başka ne olabilir ki?” (10/Yûnus 30) buyurmuş olması da buna birer misaldir.

 

2) Hikmetin gereği olarak yaratılan şeye de “hak” adı verilir. Bu açıdan Yüce Allah’ın her fiili, her yaptığı iş, her uygulaması haktır, denir. Tıpkı “ölüm haktır”, “Diriliş haktır” denmesi gibi. Bu manada Yüce Allahşöyle buyurur: “Allah, bunları, hakkın dışında bir şekilde yaratmamıştır (10/Yûnus 5). Kıyamet hakkında ise: “Sana: O ceza günü gerçek midir? diye soruyorlar. De ki; Rabbim hakkı için, evet. O, gerçektir (10/Yûnus 53) buyurur. Apaçık gerçeği teslim etmeyip onu saklamaya çalışan Ehl-i Kitabın namussuzlarını tanımlarken: “Onlar hakkı gizliyorlar (!)” (2/Bakara 146); “Hakkı, batıl ile karıştırmayın ve bile bile hakkı gizlemeyin” (2/Bakara 42) betimlemesinde bulunur.

 

3) Bir şeye, gerçekte olduğu şekildekine uygun biçimde inanmak da “hak” diye tanımlanmıştır. Bu bağlamda: “Falanın diriliş, sevap, ceza, cennet ve cehennem hakkındaki inancı haktır, denir. Allah buyurur: Bu arada Allah, iman edenleri, anlaşmazlığa düştükleri gerçeğe iletti (2/Bakara 213).

4) Gerektiği yerde, gerektiği kadar, gerektiği zaman ortaya konan fiil/hareket ve söze de “hak” adı verilir. Tıpkı: “Senin yaptığın haktır” ve “Seninsözün haktır” denmesi gibi. Allah buyurur ki: “BöyleceRabbinin sözü hak (gerçekleşmiş) oldu (10/Yûnus 33). “Cehennemi, mutlaka tamamen dolduracağım, sözü hak olmuştur” (32/Secde 13).

 

İhkâk-ı hak (hakkın gerçekleştirilmesi) iki şekilde olur.

 

1) Hakkın delillerini ve âyetlerini ortaya koymaktır (4/Nisâ 91).

 

2) İlahi yasası tamamlamak, şeriati kemale erdirip umuma hâkim kılmaktır. “Hakkı, hak yapmak için” (8/Enfâl 8) sözü bu anlama işaret eder. Yüce Allah, sadece hak olarak kalmaz, hakkı söyler, hakkı tutar ve hakkın kaim olması için ona destek verir. İşte: Allah nurunu tamamlayacaktır;kâfirler istemeseler de (61/Saf 8); Kendi dinini diğer bütün dinlere karşı üstün getirmek için peygamberini doğru yol ve gerçek din ile gönderen O’dur (9/Tevbe 33) sözleri buna işaret etmektedir (Müfredât, Yarın Y. 2015, s. 276-277).

 

Âlemlere uyarıcı olsun diye Kuluna (Muhammed’e) Furkan’ı indiren Allah, yüceler yücesidir” (25/Furqân 1). Kur’ân-ı Kerîm’in getirdiği din İslâm’dır. Bu yeryüzündeki yegâne hak dindir. Onun önerdiği düsturlar, öğütler ve bilgiler mutlak doğrudur. İnsanlığı davet ettiği yol, sırat-ı müsteqîmdir (doğru yoldur). Yani Allah kelamı olan Yüce Kur’ân, insanı hem doğru, hem de ciddi olmaya çağırmaktadır. Onun önerisi insanın ruhen, fikren ve vicdanen hakka yönelmesi, batılı ortadan kaldırmaya kalkışmasıdır.

 

Resûllerin yolu, hayat nizamı ve ana düsturu Allah’a bağlılık yanında tâğûttan sakınmaktır. Onlarda her şey çifttir; çift yüzlüdür. Hayatın bir yüzü güzeldir, toz pembedir ve iyidir. İnsanlık ve adalet ile birlikte ehliyet ve hakkaniyet burada tecelli eder. Diğer yüzü bunun tam tersidir.

Hak (Hakikat) ve Tabii Gerçekler

 

Hak, güneş gibidir. Nasıl ki, güneşi saklamak mümkün değilse, hakkı saklamak da öyledir. İnsanlık içinde hakkı tamamen yok etmek imkânsızdır. Tıpkı güneş gibi onu yok etmek insanın takatini aşar. Hakkın somut bir misali (bir artı bir eşittir iki) şeklinde formüle edilebilir. Bu gerçeklik ne zamanla ne de mekânla ne de iklimde değişebilir. Ne renk ne de ırk ile bir ilgisi vardır. Batıl ise, yanlış iliklenmiş bir gömlek düğmesi gibidir. Kim, nerede, ne zaman, hangi mevsimde bunu yaparsa yapsın sonuç değişmez.

 

Hakka göre, insanların önce öze dönmeyi, zulüm ve kölelikten kurtulmayı gönülden arzu etmeleri ve bu şiddetli arzularını, belli başlı hareketler ve uygulamalarla desteklemeleri gerekir. Sırf temenniler kimi arzu ve istekler ile sınırlı kalan şeyler pratikte bir değer taşımaz.

İnsan şiddetli ihtirasına ve heveslerine, kibir ve gurura dayandığında hakkın veçhesini kaybeder. Hak ile kendisi arasına perdeler inmeye başlar. Bu insanın kendi özüne yabancılaşmasıdır.

Bâtıl Kavramının Muhtevası

 

“Bâtıl” kavramı “hak” kavramının zıddıdır. Hakta değişmez bir sabite vardır. Bâtılda herhangi bir sabite söz konusu değildir. Bu açıdan bakıldığında Kur’ân-ı Kerîm’de “bâtıl” sözcüğü, aslı astarı olmayan yalan sözler, iftiralar, tapınma amaçlı edinilen putlar, hakkı örtmek için kullanılan perdeler “batıl” diye tanımlanmış ve öyle gösterilmiştir. Bu böyledir. Allah haktır ve onların Allah dışındaki imdada çağırdıkları ise batıldır (22/Hac 62).

Batıl kavramı, kimi zaman söz ve fiillerin ölçü alınmasında da kullanılır. “Böylece hak ayan beyan oldu ve onların bütün marifetleri batıl oldu (7/A’râf 118). 

 

Batıl kendini büyük ve sağlam gösterme eğilimindedir. Gerçekte ise alabildiğine zayıftır. “Hak” sistemleştirildiğinde ortaya “İslâm” çıkar. “Batıl” düzenli hale getirildiğinde ise “inkâr” olur; kâfirlik veya zındıklık meydana çıkar.

 

Dünyevî ya da uhrevî herhangi bir fayda gözetmeden hareket edene “battâl” denir. Bir de hiçbir tehlikeden sakınmayan, aşırı cesur kişinin kanının heder olacağı anlamında “Batal” denmiştir. Bu, öldürüldüğü halde ne intikamı alınan ne de diyeti ödenen kişi demektir (Müfredât, s. 136-7).

 

Bâtılın Somutlaşan Biçimleri

 

Kurumlar bazında bir batıl düşünüldüğünde en iyi bir numune-i misal Birleşmiş Milletlerdir.

 

İktisadi alanda bir batıl örneği Dünya Bankasıdır.

 

Daha batıl bir kurum tasavvur edilirse Uluslararası Para Fonu akla gelir.

 

Devlet bazında bir batıla misal verilecek olursa buna da Filistin’de kurulan Siyonist Devlet iyi bir örnek olabilir. 

 

Tâğûtî güçleri sembolize eden örgütler düşünüldüğünde soldan sağa, sekülerinden ateistine kadar birçok terör örgütü akla gelebilir. Bunların nefsin kölesi, iblisin uşağı ve deccalın askeri sayılırlar. Her ülkede farklı isimlerle anılmaları hakikati değiştirmez.

Devleşmiş (veya Devletleşmiş) Bâtıl

 

Devletleşmiş bâtıl için en iyi misaller, Hitlerin Nazi Almanya’sı, Mussolini’nin Faşist İtalya’sı, Mao Zedung’un Komünist Çin’i, Lenin, Troçki ve Stalin’in SSCB’si, Enver Hoca’nın Arnavutluk’u, Saddâm’ın Irak’ı, Nasır’ın veya Sisi’nin Mısır’ı, Kazzâfî’nin Libya’sı, Burgiba’nın Fas’ı, Markos’un Irkçı Güney Afrika’sı, II. Dünya Harbinden beri Amerika, öteden beri İngiltere vb. ülkeler sayılabilir.

 

Batıl üzerine kurulan sistemlere misal dünyanın her tarafına hükmeden günümüz iktisadi sistemidir. Batıl üzerine oturmuş güç odaklarınca kontrol edilen ülkeler, kavimler ve milletlere misal ise Çeçenistan, Kore, Vietnam, Filistin, Keşmir, Balkanlar, Kafkaslar ve Mezopotamya gösterilebilir. Suriye, Libya, Yemen, Afganistan, Irak vb. ülkeler bu batıl güçlerin ceremesini çekmektedir. Onun için buralarda harpler ve silahlı çatışmalar bitmez; kavga esaslı ve süreklidir. 

 

Günümüzde Batıl Nizamlar

 

Batıl üzerine kurulu siyasi sistemler insanlık için huzursuzluk kaynağıdır. Bunlar yeryüzüne barış getirme yerine tam tersine sürekli çatışmaları arttırırlar ve onu yeryüzünün her tarafına yayarlar. Mesela çizgi dışına çıkmaya kalkışan İran’ın başına Irak musallat edilerek böylece yıllar süren bir savaş çıkartıldı. Aynı şekilde Körfez savaşına zemin hazırlandı ve harp körüklendi. Afganistan kurtuluş umuduyla tuzağa çekildi ve ardından adeta işgal edildi. Çeçenistan’da Müslüman bir halk devletiyle birlikte imha edildi; dünya seyretti; hala da bahsini açan olmadı. Bosna ve Azerbaycan’da tarihin ilk sahnelenen katliamları yapıldı. Somali’de olduğu gibi birçok ülkede yerli halkı ezmek için ülke işgal edildi. Adım adım bütün dünya sömürüldü ve köleleştirildi veya boyun eğmeye mecbur hâle getirildi. Bu bağlamda Müslümanlığa nispet edilen birçok halk veya ülke haksız ambargolara maruz kaldı.

 

Medeniyetler ve Hak-Bâtıl

 

Hak-batıl mücadelesini medeniyetler bazında ele almak emin adımlarla ilerlemeyi tökezletebilir. İnsanlık tarihinde, birkaç istisna dışında, öyle dört başı mamur sadece hakka dayanan bir medeniyet kurulabilmiş değildir. Kimi yönleriyle İslâm’a hizmet eden kurumlar, kuruluşlar gün yüzüne çıkmıştır. Ama tamamen batıldan arındırılmış bir medeniyetten söz etmek öyle kolay değildir. Esasen medeniyet tasavvuru masum değildir. Her medeniyetin kimi temel ayırıcı özellikleri vardır. Çin ve Hint medeniyetleri ana hatlarda birbirine yaklaşır. Mısır ve Mezopotamya medeniyetleri birbirine koşut giderler. Grek ve Roma medeniyetleri birbirine benzeşirler. Önce Kadim Mısır medeniyetinden söz etmek gerekir. Babil’i es geçemezsiniz. Yunanı ve Roma’yı göz ardı etmek olmaz. Bugünkü batı medeniyeti dâhil bunların hepsi batıla dayanan Firavun veya Nemrut izinde olan medeniyetlerdir.

 

Peki, neden böyledir?

 

Zira bunlarda hak anlayışı güdüktür. İnsanların zihinleri ve gönülleri yanlış yöne sevk edilmiştir. Onlar millet ve devlet olarak “hak” gerçeğini kuvvet, kudret, çıkar, imtiyaz veya çoklukta aramışlardır. İnsanların doğal haklarına saygı duymamışlardır; onları çiğnemiş, hâk ile yeksan etmişlerdir. Yani onlar hayata, ırz ve namusa, ahlak ve değere, nesil ve mülkiyete, akıl ve inanca hürmet etmemişlerdir. Emeği takdir etmedikleri gibi sözleşme hakkına da riayet etmemişlerdir.  

 

Batı uygarlığı özde “batıl temeller” üzerinde kurulmuştur ve bu temeller gerçekten çürümüş ve çökmüştür. Günümüzde batıda hayat durma noktasına gelmiştir. Batı bu açığını dünyanın dört bir yanından devşirdiği unsurlarla kapatmaya çalışmaktadır. Batıda sosyal ilişkiler çökmüştür. Komşuluk ilişkileri bitmiştir. Dostluk ve arkadaşlık tarihte kalmıştır. Aile çözülmüştür. Anne-baba ve çocuklar birbirinden kopmuştur. Aile içinde envaı çeşit dramlar, rezaletler işlenmektedir. Ev, artık bir sığınak ve barınak olmaktan çıkmıştır. Evlerin huzurundan eser kalmamıştır.

 

Batılı Hayat Tarzında Devlet

 

Batıda devlet şimdilerde tanrı yerine konmuştur. Herkesin korktuğu aygıt devlettir. Kimse devlet denen acımasız çarkın dişlilerine karşı teyakkuz halinden çıkamaz. Ama kimse Allah’tan korkmaz, İsa’dan utanmaz; İncil’e bakmaz. Onlar polisi bilirler ve onu gönderen ağadan (devlet) çekinirler. Batının geliştirdiği devlet sisteminde belirleyici renk ya komünizm ya da kapitalizm tarafından belirlenir. Liberalizm veya hürriyet, despotizm veya sosyalizm bunun diğer veçhesidir. Her iki sistemde de güç ve iktidar kutsanır. Herkesin kıblesi kuvvettir. Askeri manada kuvvet PolitBüro’da somutlaşır. Oraya mensup olan ve bu ziguratta birkaç tür atan müreffeh lâ-yus’el kesime dâhil olur. Üstüne itaat, altına emreder. Bu sınıfa dâhil olmayan her vatandaş paryadır. Sol Blokta bir asra yakın bir zamanda milyarlarca insan bir böcek gibi yaşadı; hayvanlaştırıldı; zombileştirildi, insanlıktan çıkarıldı. Bunlar “bâtıl”a teslim olmanın faturasıydı. Hakkı tanımayan, onun yanında yer almayan ve mücadelesini onun üzerinde kurmayan insan veya cemiyet eninde sonunda kendi kendisine yabancılaşır; insanlıktan çıkar; sürüleşir, bir sürüngen konumuna düşer. Tibet, Kamboçya, K. Kore, Çin ve Rus, Romanya vb. gibi halkların düşünce, inanç, ahlak ve değer sistemlerini göz geçirmek bu felaketin insanlık için neye mal olduğunu idrak etmemize bir nebze ışık tutabilir.

 

Batılı Hayat Tarzı ve İnsanlığın Ahvali

 

Batının diğer kolu yine bir “bâtıl” üzerinde kurulan liberalizm veya kapitalizme yönelmiştir. Burada da cemiyetin çok az bir kesimi, tıpkı Polit Büro mensupları gibi, pek çok imkâna sahip yaşarken insanların yüzde 60-70’lık kesimi kendi çarkını döndürmeye, ekmek parası peşinde koşmaya gayret eder durumdadır. Yüzde 30-40’lık kesimi ise açlık sınırındadır. Yüzde 10-15’i ise evsiz-barksızdır. Aile ve akraba diye bir şey bilmez. Huzur veya saadetten haberi yoktur. Burada “insanlık”kelimesi tam anlamıyla bir sömürü, haksızlık ve zulüm döneminde yaşamaktadır. Buna “gerçek barbarlık” demek daha uygun düşer. Kimsenin ne uzay çalışmalarıyla ne uzay gemileriyle ilgilendiği vardır; hepsinin tüm derdi, tasası karnını doyurmaktan ibarettir.

 

Burada kimse ABD, İngiliz, Alman, Rus veya Çin’in “batıl” üzerinde kurulu olan emperyalist emelleriyle alakadar olmaz. Burada üretilen her iki nizamın da temeli batıldır. Batılın ise insanlığa mutluluk ve huzur getirmesi mümkün değildir. Onlar ancak tekeller, karteller, tröstler inşa edebilir. Dev binalar, fabrikalar, kuleler, iş merkezleri, muhteşem saraylar ve harika evler yapabilirler. Ama içinde insanların mutlu-mesut yaşadıkları, huzur buldukları evler değil, sırtlanlar ve kurtların cirit attıkları, çakallar ve domuzların kol gezdiği binalar, evler, merkezler… 

 

Artık hak geldi(ğine göre); bâtıl yıkılıp gitti (demektir). Zaten bâtıl (her hâlükârda) yıkılmaya mahkûmdur.” (16/İsrâ 81).

 

Elde Kur’ân Gibi Bir Furqân Varken

 

Kur’ân-ı Kerîm’in kendisi “Furqân” olduğu gibi bir suresinin ismi de “Furqân’dır. Bu onun hakkı bâtıldan ayırmaya geldiğine işaret eder. Demek ki, ona iman edip gösterdiği yolu izleyen kişi için hakkı batıldan ayırt etmek zor değildir.

 

Hakkın batıldan yolunu ayırdığı ilk adımında mücadele kazanılmış demektir. Hak, batılla yan yana durdukça, potansiyel enerjisinden yer. Bâtıl, hakka yakın durdukça güçlenir. Sureti haktan göründükçe ömrünü uzatır. Onun için daima çareyi hak ile batılı karıştırmada bulur. Zira salt anlamda batıl, mutlak manada hak ile bir saniye yüzleşemez. Onun karşısında birkaç zaman bile direnemez. Anında toz duman olur gider.

 

Yazar:
Muhammed Tarik
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul