24 Kasım 2017 - Cuma

Şu anda buradasınız: / DARBECİLER KAYBETTİ, DEMOKRASİ KAZANDI(!)

DARBECİLER KAYBETTİ, DEMOKRASİ KAZANDI(!)

DARBECİLER KAYBETTİ, DEMOKRASİ KAZANDI(!)

Sizce Müslümanlar da kazandı mı? Bu sorunun cevabını Kur’ân ve Sünnet ölçüleri içindeki bir bakış açısı ile hanif bir Müslüman olarak, yani şirkten ve onun türevlerinden şiddetle sakınılması gerektiğini bilen bir Müslüman olarak, tahlil etmekte fayda görüyorum.

Bugünkü insanların ortak fikri, insanların fiilî ve fikrî dayatmalardan uzak olarak, serbest tercih haklarını kullanarak istedikleri şekilde yaşamalarıdır. Baskıcı ve yasaklayıcı rejimlerin günümüz dünyasında kabul görmediği aşikârdır. Birde bunun özellikle geçmiş dönemlerdeki darbeler sonucu insanların özgürlüklerinin kısıtlanarak zulme maruz kaldıkları Türkiye’de olduğunu düşünürsek. Türkiye’deki bu toplumun geçmişten gelen bir öfke ile bu darbe girişimine şiddetle karşılık vermesinin bir sebebi de bu birikimdir. Sadece AKP taraftarları değil, diğer insanlar da sokaklara dökülmüş ve demokrasiyi sahiplenmişlerdir. Şu bilinen bir hakikattır ki İslâm Milleti, tarih boyu yegâne hayat nizamı İslâm'a karşı yapılan sivil ve askerî bütün darbelere karşı durmuş ve hepsini reddetmiştir. Ben de bir Müslüman olarak, darbeyi ve diktatörleri şiddetle reddediyorum ve kınıyorum.  Fakat aynı zamanda yine bir Müslüman olarak, demokrasiyi de aynı şiddetle reddediyorum. Belki de Müslümanların içinde bulundukları safhaya baktığımız zaman demokrasinin diktatörlükten daha da fazla İslâm’a ve Müslümanlara zarar verdiğini düşünmekten de kendimi alamıyorum. İkisi de birbirinden kötü. Hangisini daha çok reddetsem bilemiyorum.  Allah (c.c.)’ın hükümlerini tanımayan, O’nun hâkimiyet hakkını, kanun koyma hakkını kabul etmeyerek bu hakkı kendilerinde gören diktatörler ile Allah’ın indirdiği ceza hukuku, miras hukuku ve diğer kanunlarını Kur’an’dan değil de milletvekili sıfatı ile kendilerinde, meclislerinde ve referanduma sundukları halk kitlelerinde gören demokratlar arasında şirk koşma ve Allah’a asi gelme yönünden hiçbir fark yoktur. Her iki rejimde tağuti rejimlerdir. Müslüman’a düşen bütün tağutları reddetmesidir. İsterse bu rejimlerin başındaki insanlar biz de Müslümanlardanız desin durum değişmez. İsterse bu insanlar, Kur’an kanunlarının tamamına inansın ve hatta insanları yönettikleri şirk kanunlarını tamamen reddetsin durum yine aynıdır. O rejim İslâm nazarında tağuti bir rejimdir. Orada iktidarda bulunan insanlar “Biz de Müslümanız, biz burada bu küfür kanunlarını yok etmek, yerine İslâm kanunlarını getirmek istiyoruz” dese ve gerçekten bu niyetlerinde samimi de olsalar da yine o rejim Allah’a savaş açmış, zalim bir otorite olmaktan bir adım öteye gidemez. Şirk başlıbaşına bir zulümdür ve Allah (c.c.) koymuş olduğu hayat düzenine karşı gelenleri asla affetmeyecektir. (Nisa,4/48) Orada iktidarda olan insanların Müslüman olarak kabul edilmesi veya edilmemesi Müslümanların istila fıkhına uygun hareket etmelerini asla değiştirmez. Bir belde de Allah’ın hükümleri uygulanmıyorsa Müslümanların nasıl hareket etmesi fıkıh kitaplarında mevcuttur. Müslümanların anın vacibini yerine getirmek, halleri ile ilgili ilmihal bilgilerini öğrenerek Allah’ın emri nedir? Nasıl yerine getirilir? Araştırmasına girmeden mevcut tağuti rejimlerin kendilerine açık bıraktıkları kapılardan içeri girerek ilimsiz amel etmeleri ayrı bir problem olduğu gibi,  haramı ve şirki gerektiren birçok söz ve harekete şeriat maskesi ve din kılıfı giydirerek dini tahrif etmeleri de ayrı bir zulümdür.  Zamanla zorlama ve uydurma delillerle temize çıkarmaya çalıştıkları fiillerini kanıksamış ve doğru görür olmuşlardır. Allah (c.c.) böyle kimseler için Kur’an-ı Kerim’de “Amel bakımından ahirette en çok hüsrana uğrayan kimseleri size bildireyim mi? Onların dünya hayatındaki çalışmaları boşa gitmiştir. Oysa onlar güzel iş yaptıklarını sanıyorlardı”(Kehf,18/103-104) buyurarak ilme uygun hareket etmeyen kimselerin boşa giden amellerinden bahsetmiştir. Bugünde Müslümanlar demokrasiyi bir araç olarak gördüklerini söylerken, süreç içerisinde kısmen kendileri, genelde ise halefleri bunu amaç haline dönüştürerek demokrasi havarisi kesilmişlerdir. İnandığı gibi yaşamayan, yaşadığı gibi inanır psikolojisi üzerine demokrasi mücahitleri türemiştir. Allahuekber nidaları arasında, darbecilere karşı demokrasi korunmuş, tüm camilerden okunan ezan sesleri ile Müslümanlar demokrasinin tesisi için kıyama kalkmışlardır. Ölenler de demokrasi şehidi(!) Ya Rabbi sen bizi helak etme. Sen bize ilme uygun bir mücadele azmi ver.  İlimsiz amel edenlerin şerrinden bizleri koru. Önce aklına göre yapan, sonra ona şeriattan dayanaklar bulmaya çalışanlardan bizleri muhafaza et.

İslam dini akıl dinidir, fakat akıl İslâm dini değildir. Şeriatta bir şeyin doğru veya yanlış olduğunu o fiilin sonuçları değil, naslar tayin eder. İslâm’a uygun olmayan bir fiil veya söz neticesinde çok büyük faydalar elde edilebilir. Veya İslâm’a uygun olan bir amel neticesinde de birçok zararlar olabilir. Fakat bu sonuçlar bize Allah’ın dinini değiştirme hakkı vermez. Kafamıza göre hareket etme yetkisi hiç vermez. Müslüman Allah’ın emri nedir? Sorusuna cevap arayan ve sonra O’nu ihlâsla yapan kimsedir. Allah’ın emirlerini emretmediği gibi yapanlarda hata içerisindedirler. Fıkıh usulünde bir kaide vardır, ”Hükümler hikmetler üzerine değil, illetler üzerine kurulur” Yani bir emir varsa onun emredilişindeki sebep, hikmet değil o emrin illeti esas alınır. Mesela yolculukta namazların kısaltılması, oruç tutmaya izin verilmemesinin hikmeti yolculuktan gelen meşakkat ve sıkıntıdır, zorluktur. İlleti ise seferdir. Yani belli bir mesafeyi gitmektir. Bugünkü yolculukların çoğunda zorluk ve sıkıntı yoktur, bilakis zevk bile vardır. Şimdi yolculuklardaki meşakkat gitti diye seferiliğin getirdiği hükümleri yok mu sayacağız? Ya da sıkıntıyı, zorluğu delil alıp da asfalt ve fırın işçileri gibi kimseleri de oruçtan muaf mı tutacağız? Tabi ki biz bu hususta müctehidlerin usül çerçevesinde Kur’an ve Sünnet’ten çıkardıkları hükümlere tabi olacağız. Bugünde Müslümanlar İslâm’ı hâkim kılarken göreceli fayda ve zarar durumlarından ziyade fıkha uygun hareket etmek zorundadırlar. Meyhanedekilerinde hidayet bulması için içki içerek meyhanedekilere tebliğ etmek yerine, içki içmeden masalarına oturup anlatabiliriz. Eğer orada tebliğ ederken tebliğcilerimizin de nefislerine uyarak içki içme tehlikesi varsa oraya iyi niyetle de olsa gitmek haram olur. İslâm’ı hâkim kılmak için hiç kimse putlar adına yemin edemez, elfazı küfür ve efali küfrü gerektiren amellerde bulunamaz. Allah’ın kanunlarının dışındaki kanunlarla hükmedemediği gibi bunları da bilakis kendisi oluşturamaz. Şeriattan buna izin veren tek bir delil bile bulamazsınız. İsterse kişi bu işleri yaptığı halde kesin olarak şeriat gelse bile yine de böyle bir şeye izin yoktur. Sonuçları ne kadar Müslümanlara yararsa yarasın Allah (c.c.) buna izin vermedi ise, bunun delili yok ise o iş reddedilir ve terk edilir. Allah Rasulü (s.a.s.) bile bir keresinde iyi niyetle böyle bir durumu aklından geçirdiği için Allah (c.c.) tarafından şiddetle uyarılmıştır. Olayı ilgili ayetlerle naklederek açıklayalım: “Neredeyse onlar sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı uydurman için seni bile fitneye düşürecek ve o takdirde seni samimi bir dost edineceklerdi.  Eğer sana sebat vermemiş olsaydık, az da olsa, onlara neredeyse meyledecektin.” (İsra,17/73-74)

Bedrettin Çetinel, “Esbabı Nuzül”  isimli eserinde İmam Suyuti’den naklen bu ayeti kerimelerin sebebi nuzülü hakkında şu rivayetleri yapar:

Ümeyye ibn Halef, Ebu Cehl ibn Hişâm ve Kureyş'ten diğer bazıları Rasûlullah (s.a.s.)'a gelerek: "Ey Muhammed, gel, bizim tanrılarımızı bir kerecik meshediver ki biz de seninle birlikte senin dinine girelim." dediler. Hz. Peygamber (s.a.s.), kavminin İslâm'a girmelerini çok istiyordu. Onların İslâm’ına sebep olacağı için neredeyse bu isteklerine meyletmek üzereydi ki Allah Teâlâ bu âyeti kerimeleri indirdi. Bu âyeti kerimelerin nüzul sebebinde rivayet edilenlerin en sahihi bu olup isnadı ceyyiddir ve bunu destekleyen başka rivayetler de vardı

Ayet-i kerimelerin iniş sebeplerine bakarsak müşriklerin istemiş oldukları tavizler ve Rasulullah’ın da onları İslâm’a kazanmak ve daha rahat bir tebliğ ortamı oluşturmak için içinden bir an için (acaba?) diye geçirmesi ve ilahi uyarıya muhatab olması görülüyor. Günümüzde de aynı benzer durumlar her zaman olacaktır. Daha rahat tebliğ imkânı, sıkıntısız İslâm’ı yaşama arzusu, Allah (c.c.) için daha fazla hizmet düşüncesi ile müşriklerin demokratik seçimlerine ve tekliflerine, onların batıl seçim sistemlerine iştirak ederek putlar arası ehven-i şer tercihi yapmak, birçok küfrü gerektiren amellerde ve sözlerde bulunmak asla caiz olamaz. Bu konuyu daha iyi anlamak için tefsir kısmına girelim.-“ Yüce Allah'ın peygamberini etkisinden kurtardığı bu girişimler, her zaman iktidar sahiplerinin dava adamlarını, yoldan çıkarmak için başvuracağı girişimlerdir. Az da olsa onları davanın doğru yolundan ve sağlam metodundan saptırma girişimleri sürekli söz konusudur. Dava sahiplerini yoldan saptırma uğruna ufak bir taviz için büyük servetleri feda ederler. Bazı dava sahipleri bu tekliflere kanabilirler. Zira bunun çok basit bir ödün olduğunu görürler. Yani iktidar sahipleri dava adamlarının davalarını bütünü ile bırakmasını istemezler. Tüm istedikleri, ufak tefek birtakım değişikliklerdir. Hâlbuki yolun başında ufak bir ödün, küçük bir sapma yolun sonuna varıncaya kadar köklü, büyük bir sapmaya yol açar. Küçük de olsa davanın bir parçasından vazgeçmeyi, basit de olsa davanın bir tarafını gözden çıkarmayı kabul edebilen bir dava adamı daha önce vermiş olduğu bu ödünü durdurma imkânını kaçırmış olur.

İktidar sahipleri, dava sahiplerine, dava erlerine yavaş yavaş sokulurlar. Dava erleri herhangi bir noktada ufak bir taviz verdiklerinde saygınlıklarını ve sağlamlıklarını yitirirler. Artık iktidar sahipleri pazarlığın sürmesi ve fiyatın arttırılmasıyla davanın tamamını teslim alabileceklerini öğrenmiş olurlar!”1

Bu ayeti kerimenin tefsiri ile ilgili, Üstad Mevdûdi’de şu çok dikkate değer açıklamayı yapar:

"Hiç kimse, hatta Allah'ın Rasûlü bile, Allah'tan yardım almaksızın bâtıl ve küfrün saptırıcı metodlarına karşı koyamaz." 2

Peygamberi bile kandırabilecek derecede etkili olan şeytan ve uşakları her devirde olacaktır. Müslümana düşen, asla İslami delillerin dışına çıkmamaya, Allah’ın Kur’an ile uyarıcılığına dikkat etmeye azami riayet ederek batıla düşmemesidir. Bugün insan psikolojisini inceleyen bilim adamları elde ettikleri verilerle toplumları istedikleri gibi yönlendirmektedirler. Madde planında ön planda olan Amerika ve İsrail bu konuda da uzmandır. Müslüman ancak vahyin kontrolü altında olursa bu tuzaklardan etkilenmez.

Darbeci, diktatör rejimler Müslümanlara kaba usul ile yaklaşarak onları sustururlar, hapsederler, öldürürler. Bu yüzden Müslümanlar için açık ve mücadele edilmesi gereken bir düşman olarak her zaman bilinmişlerdir. Müslümanlar bu gibi zalimler yüzünden çok şehit vermiştir. Demokratik rejimler bunu kolay kolay yapmaz. Onların taktikleri daha başkadır. Fikir özgürlüğü, daha çok konuşma hakkı, birçok kurum ve din adamları vasıtasıyla ortaya konan kontrollü bir İslâm! Bunların yanında da daha önce yasak olan bazı dini hususların serbest bırakılması dinamik ve mücadeleci bir yapıya sahip olan Müslümanları yatıştırarak uysal koyun sürüleri haline getirebiliyor. Hatta mevcut demokratik rejimlerin başına getirilen İslâmi söylemli kişiler vasıtasıyla o zamana kadar mevcut yapıyı reddeden Müslümanlar bir anda tağuti rejimlerin destekçileri ve yılmaz bekçileri bile olabiliyor. Müslümanlara verilen üç beş taviz onları Allah’a savaş açmış rejimlerin düşmanı iken bir anda sahiplendiği bir yönetim oluveriyor. Bu yol Müslümanların da çok hoşuna gidiyor. Mevcut rejim içinde birçok göreve gelerek sistemden nemalandıkları gibi, sinekkaydı traşlarını olup, gravatlarını bağlayıp, temiz, pak, tehlikeden uzak, hem makam mevki sahibi, hem saygın görünen, hem de çok para kazandıran bir usul ile Allah’ın emrettiği cihadlarını yapıyorlar ve İslâm’a hizmet ediyorlar(!) Bu işten tağutlar da memnun. Mevcut sistemlerini canı pahasına koruyan, çalmayan, çırpmayan, devlete hizmetini kutsal gören, milletin gırtlağına çöküp almış olduğu vergilerle ekonomilerini düzelten ve kendilerine de itaatte ufak tefek istisnalar hariç kusur etmeyen bir yönetim. Bankalar bile veznedarlarını özellikle namaz kılan insanlardan seçiyor. Çünkü onlar çalmaz, itaat eder ve daha faydalıdırlar. Faiz işlemlerini eli abdestli kimselere yaptırırlar. İşte demokratlarda rejimlerini bazı tavizler sonucu eli abdestliler vasıtası ile muhafaza ederler.

 Demokratik rejimler insanları diktatörler kadar öldürmezler, hapse o kadar çabuk atmazlar. Onların bedenlerini çok incitmezler. Korku devleti oluşturup insanları baskıcı rejimler gibi zorla yönetmezler. Ama onlar kurmuş oldukları düzenler vasıtası ile insanların psikolojilerini tahlil ederek onların ruhlarını zincirlerler. Sistemlerini meşru gösteren dini kuruluş ve din adamları vasıtası ile onları İslâm’ın gerçek yüzünden uzaklaştırıp işlerine yarayacak kısımlarını bayraklaştırarak tağuti rejimlerine destek ederler. İnsanlara ucube bir İslâm anlayışı sunarak onların ruhlarını öldürürler, kalplerini kilitlerler böylece insanları imanlarından ederek, dünya hayatlarını değil, ebedi olan ahiret hayatlarını heder ederler. Bedenler değil, ruhlar ölür. Sulandırılmış ve bulandırılmış bir İslâm, kontrol edilebilir bir Müslüman onların hedef kitleleridir. İslâm’ın gerçek yüzünü anlayan Müslümanlara karşı da her zaman hazır asker düzenin bekçileri ve savunucularıdırlar. İşte Fethullah Gülen, onların adamıydı ama işi bitti, limon gibi sıkıldı ve kenara atıldı. Çünkü araya başka şeytanlar girdi. Hala İslâm topraklarında belki de yüzlerce böyle adamlar var. Bu adamları rehber edinmiş binlercede Müslüman grup.  Sizce hangisi veya hangileri hak üzere? Hangileri ise şeytanın oyuncağı? Sorsan herkes karşı tarafı gösterir. Ama doğru cevap nedir? Doğru cevap, hangisi Allah’ın tarif ettiği ölçülere uyuyorsa o hak üzeredir. Bu ise ancak ilimle bilinir. İlimsiz olarak amel edenler, duygularına ve akıllarına göre hareket edenler çölde serap görenlerdir. Onu, su sanırlar ama o ancak kavurucu kumdan başka bir şey değildir. Ahirette de hüsrana uğrayanlar onlardır.

Gerçek demokrasinin olduğu ülkeler, diktatör dayatmacı ve yasaklayıcı rejimlere göre “şer” olarak görülmekle birlikte “ehven” olabilir. Müslümanlar da elfaz-ı küfre ve efâl-i küfre düşmeden tercihlerini yapabilirler. Çünkü böyle rejimlerde Müslümanlar daha rahat tebliğ imkânına sahiptirler. Dinlerine de müdahele söz konusu değildir. Fakat Türkiye gibi gerçek demokrasinin olmadığı, Bizantizmin olduğu, dinin devlete karışamadığı, fakat devletin dine karıştığı rejimler belki de despotizm’den de daha kötüdür. Çünkü böyle yönetimler bizzat devlet eli ile dini kontrol altına alarak Müslümanların dinlerini belli alanlara çekerek ve gizleyerek dini bozarlar. Sulandırırlar ve insanların şeytanlara ve tağutlara karşı gardını düşürerek onları “en güzel İslâm” yalanı ile oyalarlar. Allah (c.c.) Bakara suresi 208. Ayetteki  “Ey iman edenler, İslâm’ın tamamına girin, (İslâm’ın bir bölümüne uyarak) şeytanın adımlarına uymayın” emrine aykırı hareket ettirirler. Bu ayetin tefsirinde Fahruddin er-Râzi tefsirinde Vahidi (rh.a.)den naklen: “Buradaki (kaaffe) kelimesi İslâm’a atfedilir” diyerek; “Ey Müslümanlar; İslâm’ın tamamına girin, (İslâm’ın tamamına girmeyerek) şeytanın adımlarına uymayın” şeklinde açıklama getirir. İçinde bulunduğumuz rejim ise İslâm’ın hükümlerini uygulamadığı gibi, yeni hükümler icad ettiği gibi, birde üstüne İslâm’a müdahale ederek onu bozmaktadır. İslâm’ın işine yarayan taraflarını körükleyip, işlerine gelmeyen yerlerini gizlemek veya tevil etmek suretiyle tahrif etmektedir. İsrail’in Müslümanlara yaptığı öldürme, katletme fiilinden daha da kötü olanı fitneyi besleyerek ruhlarımızı öldürmektedir. Allah (c.c.) bu hususta, Kur’an-ı Kerim’de “Fitne katl (Öldürmek) ten beterdir” (Bakara,2/191) buyurarak, Müslümanları öldürenlerden daha çok fitneye düşürenlerden sakındırmıştır.

Rasulallah (s.a.s.)  “Ümmetim hakkında sapık ümeranın (yöneticilerin) şerrinden korkuyorum” buyurarak iktidar sahiplerinin insanlara verebileceği zarara dikkat çekmiştir. Yine “Söz sihirdir” diyerek, günümüzde ağzı laf yapan politikacılara karşı da dikkatli olmamız gerektiğini bizlere uyarı mesajı olarak vermiştir. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmayalım. Darbeciler kötüdür, ama bu demokratları daha iyi yapmaz. T.C. hükümetine karşı oluşturulan paralel devlet yapılanmasını mevcut rejim asla kabul etmediği gibi, bizleri yaratan ve yöneten rabbimizde kendi hayat düzenine, emirlerine karşı gelenlerin oluşturduğu şeriat karşıtı paralel oluşumları, devletleri, demokratları ve darbecileri asla kabul etmez. Asıl  “paralelciler” şeriatın hükümlerine paralel olarak hüküm koyanlardır. “Kalkışma” içinde olan paralel destekli zalimlerindarbe teşebbüsünü nefretle kınıyorum, aynı zamanda da Allah’ın hükümlerine karşı “kalkışma” da bulunan demokratları da şiddetle reddediyorum.

Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:

“Allah'a ve ahiret gününe iman eden hiç bir kavim (topluluk) bulamazsın ki, Allah'a ve elçisine başkaldıran kimselerle bir sevgi (ve dostluk) bağı kurmuş olsunlar; bunlar, ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşiretleri (soyları) olsun. ”  (Mücâdele, 58/22)

Allah (c.c.), biz Müslümanları kalkışmacılardan, paralelcilerden ve demokratlardan korusun.

 

    Dipnot

1- Fi Zilalil Kur’an, Seyyid Kutub. İsra, 73-74.

2-  Tefhimu'l-Kur'ân, Mevdudî, İsra, 73.   

Yazar:
İbrahim Dönertaş
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul