24 Kasım 2017 - Cuma

Şu anda buradasınız: / AKSA TEHLİKEDE

AKSA TEHLİKEDE

AKSA TEHLİKEDE

Arapçadan çeviren: Mustafa Genç

Giriş
1- Mescid-i Aksa’nın İnşa Tarihi
Mübarek Mescid-i Aksa’nın inşa tarihini Nübüvvet’in o saf ve berrak pınarından açık ve net bir biçimde öğreniyoruz. Buhari ve Müslim’de rivayet edildiğine göre, Ebu Zer (r.a.) şöyle demektedir: 
“Bir gün Allah Resulü’ne; ‘Ey Allah’ın Resulü! Yeryüzünde ilk önce hangi mescit inşa edilmiştir?’ diye sordum. Resulullah; ‘Mescid-i Haram.’ buyurdu. ‘Peki, sonra hangisi?’ diye sordum. Bana; ‘Mescid-i Aksa.’ buyurdu. Ben de; ‘Aralarında kaç sene vardı?’, dedim. Bunun üzerine; ‘Kırk sene.’ şeklinde karşılık verdi.” (Buhari, Enbiya 12; Müslim, Mesacid 1.)
Bu hadis-i şeriften de açık bir şekilde anlıyoruz ki, yeryüzünde inşa edilen ilk mescit Mescid-i Haram idi, onun inşasından 40 yıl sonra da Mescid-i Aksa inşa edildi. Bildiğimiz kadarıyla Mescid-i Haram’ı inşa eden ilk kişi Âdem (a.s.) olduğuna göre, tabii olarak Mescid-i Aksa’yı ilk kuran kişinin de Âdem (a.s.) olması gerekir. En azından onun oğullarının Mescid-i Aksa’yı inşa etmeleri ihtimali bulunmaktadır. İbn Hişam, el-Hattâbi ve İbn Hacer el-Askalani’nin görüşleri bu yöndedir. Diğer bir ifadeyle Mescid-i Aksa, Kuds-ü Şerif yahut başka herhangi bir mescit yahut bir havra veya kilise ya da herhangi bir binanın olmadığı bir tarihî evrede vücut bulmuştur. Bunun anlamı şudur: Kuds-ü Şerif’in bizzat kendisi dâhil olmak üzere, Kudüs şehrindeki her yapı mutlaka Mescid-i Aksa’dan sonra varlık sahnesine çıkmıştır. Bu sebeple Mescid-i Aksa’nın, kendinden önceki bir binanın enkazı üzere kurulmuş olduğu iddiası, hem dinî hem de tarihî gerçeklere uymayan düpedüz bir yalan ve iftiradır. Mescid-i Haram ve Mescid-i Aksa, her zaman tevhidin adresi ve peygamberlerin mirası olarak imar edilmiş ve koruma altına alınmıştır. Nitekim Hz. İbrahim ve Hz. İsmail (a.s.) Mescid-i Haram’ı yeniden inşa etmişlerdir. Daha sonra defalarca yıkılan yapı, her seferinde yeniden yapılmıştır. Bugüne kadar hiç kimse de, Mescid-i Haram’ın tekrar tekrar inşa edilmesinden ötürü, mahiyetinin yahut isminin değiştirildiğinden söz etmemiştir. Keza hiç kimse, Mescid-i Haram’ı defalarca yenilendiği için bir mabet (Siyon Mabedi) yahut havraya dönüştüğünü de söylememiştir. Mescid-i Aksa da aynı şekilde defalarca yıkılmış ve tekrar tekrar inşa edilmiştir.
İşte Mescid-i Aksa’nın imar ve himaye sorumluluğunu üstlenen Hz. İbrahim (a.s.)’dır. Ve Hz. Yakub (a.s.) -Hafız İbn Kesir’in “el-Bidaye ve’n-Nihaye” adlı eserinde naklettiğine göre- Mescid-i Aksa’yı yeniden inşa etmiştir.
Allah’ın peygamberi Yûşa b. Nun (a.s.) da -İbn Kesir’in tefsirinde aktardığına göre- Mescid-i Aksa’yı himaye görevini deruhte etmiştir. Yine Allah’ın elçisi Davud (a.s.) da -İbn Teymiyye’nin “Mecmuu’1-Fetava” adlı eserinde anlattığına göre-  Mescid-i Aksa’nın yeniden inşası için gerekli her türlü malzemeyi hazırlamasına rağmen, ecelinin yaklaştığını hissedince bu vazifeyi oğlu Süleyman (a.s.)’a vasiyet etmiş, o da Mescid-i Aksa’yı yeniden yapmıştır. Mescid-i Aksa’nın yeniden inşa ediliş süreçleri, bir açıdan yıkılış aşamalarını da göstermektedir. Nitekim Nabukadnazar MÖ 587 yılında Mescid-i Aksa’yı yıkınca, mescit daha sonra tekrar inşa edildi. Yine Romalı komutan Titus MS 70 yılın-da Mescid-i Aksa’yı yıkmaya yöneldi. Ardından başka bir Romalı komutan Hadriyanus gelip Kuds-ü Şerif’i, Mescid-i Aksa binasının kalıntıları da dâhil olmak üzere, baştan sona sabanlarla bir tarla gibi sürdü ve taş üstünde taş bırakmadı. Mescid-i Aksa, binası yıkık olmasına rağmen temelleri ve kapsadığı alanı belirgin bir vaziyette öylece kaldı. Ve Halife Hz. Ömer dönemine kadar yeniden bir mescit olarak inşası için hiçbir girişimde bulunulmadı. Hz. Ömer döneminde ise mescidin binası ahşaptan yapılmaya başlandı. Daha sonra Abdülmelik b. Mervan, halifeliği döneminde Mescid-i Aksa’nınyeniden inşa faaliyetine koyuldu. Bunun peşinden Mescid-i Aksa’nın imar ve himaye aşamaları devam etti. Ebu Cafer el-Mansur’un, onun ardından Halife Mehdi’nin, sonra Halife Me’mun’un bu süreçlerde önemli katkıları oldu. Daha sonra Kanuni Sultan Süleyman bu vazifeyi deruhte etti. Nihayetinde de Sultan II. Abdülhamid bu görevi üstlendi. Daha sonra 1996 yılının başlarında ise, Kültür Kurulu’nun iş birliğiyle Vakıflar İdaresi ve İmar Kurulu’nun gözetiminde “Müessesetü’l-Aksa”nın gayretleri sonucu el-Mervani Namazgâhı ve Eski Aksa’nın yeniden imarı gerçekleştirildi.
Aktardığımız bu kısa tarihçede, Mescid-i Aksa’nın uzun tarihî sürecinde imar ve yıkım aşamalarının nasıl peş peşe gerçekleştiği dikkatlerden kaçmamaktadır. Bu sebeple herhangi birinin çıkıp da Mescid-i Aksa’nın mahiyetinin değiştiğini; birinci ve ikinci mabede veya havraya dönüştüğünü yahut duvarlarından birinin, mesela Batı Duvarı’nın mahiyetinin değişerek “Ağlama Duvarı”na dönüştüğünü veya Mescid-i Aksa’nın bölümlerinden biri sayılan el-Mervânî Namazgâhı’nm Süleyman Ahırları hâline geldiğini yahut Mescid-i Aksa’nınkapalı tutulan güney kapılarından biri olan Nebi Kapısı’nın Halde Kapısı olarak değiştirildiğini iddiaya kalkışması ne akıl, ne hukuk, ne gelenek ve ne de tarihî gerçeklerle bağdaşır. Ayrıca 1996 yılında bir gece vakti Bibi Netanyahu tarafından törenle açılan tünele “Haşmunaim Tüneli” isminin verilmesi de hiçbir şekilde doğru değildir. Bu, Mescid-i Aksa hakkında uydurulmuş apaçık bir yalanın dayatılmasıdır. Evet, bütün bunlar asılsız iddialar olup ne dinî ne de tarihî gerçeklerle bağdaşmaktadır.
Yahudilerin dinî kaynakları incelendiğinde aklı başında her insan, “birinci veya ikinci mabet” söylentisinin tamamen bir kuruntu ve saptırmadan ibaret olduğunu görür. Çünkü Yahudilerin dinî kaynakları, hiçbir gerçekliği olmayan hayal âlemindeki bir mabetten söz etmektedir. Üstelik bu dinî kaynaklarda mabedin nitelikleriyle ilgili anlatılanlar birbiriyle çelişmektedir. Bazen onun altından yapıldığını; bölümlerinin, sunaklarının ve mihrabının altından olduğunu söylerken, bazen de sözü edilen bu müştemilatın gümüşten yapıldığını belirtmektedirler. Ayrıca bu dinî kaynaklar, mabedin mekânı konusunda da çelişkili ifadeler kullanmaktadır. Kimi kaynaklar mabedin yerini “Iybal” olarak belirlerken kimi “Cerzim”, kimi “Beyt Lahm” kimisi de “Murya” olduğunu iddia eder. Aklı başında bir insan, bütün bu saçmalık ve çelişkilerin birbirini çürüttüğünü ve gerçekte ne “birinci” ne de “ikinci” bir mabedin olduğunu rahatlıkla kavrar.
Söz konusu mabet iddiasının aslında bir kuruntu ve gerçekleri saptırmadan öte bir anlam ifade etmediğini gösteren delillerden biri de şudur:
Tarihî kaynaklar bize Titus’un MS 70 yılında Kudüs’ü yaktığını; ardından da Had- riyanus’un MS 135 yılında gelip Kudüs’ü baştan sona tırpanladığını ve taş üstünde taş bırakmadığını söylemektedir. Bu tarihten itibaren Kudüs’te Yahudilere ait hiçbir yapının olmadığını, bunun ancak 1967 işgalinden sonra oluşmaya başladığını herkes bilmektedir. Bütün bunları bildiğimiz bir zaman diliminde, çıkıp hâlâ “Batı’daki Kudüs duvarının, mabedin kalıntılarından biri olduğu” iddiasını ısrarla savunan zavallılara şu soruyu sormak gerekir: Hadriyanus, Kudüs’ü taş üstünde taş bırakmayacak bir biçimde tırpanlamışken böyle bir şey nasıl olabilir?
Hadriyanus’un Kudüs’e ait bütün binaları tarumar ettiğini bilmemize rağmen “Süleyman Ahırları” veya “Halde Kapısı” yahut “Haşmunaim Tüneli” gibi hayali yapılardan, sanki mabedin kalıntılarıymış gibi bahsetmek mümkün müdür? Bütün bunların tek kaynağı gerçeklerin çarpıtılması değil midir?
Ayrıca çağdaş arkeolog ve araştırmacıların sözlerini inceleyen aklı başında her insan, birinci yahut ikinci mabet gibi bir söylentinin tamamen bir kuruntu ve saptırmadan ibaret olduğunu rahatlıkla kavrayabilir. Nitekim Comfield, Ben Dof, Hertsoc, Mazar ve Ben David gibi isimler, Mescid-i Aksa’da on yıllardır sürdürülen kazılar sonucunda Mescid-iAksa’nın hareminde geçmiş dönemlere ait ve adına “mabet” denebilecek -küçük de olsa- bir kalıntıya rastlanmadığını itiraf etmek zorunda kalmışlardır. Hatta arkeolog Mazar şöyle söylemektedir: 
“Ben David’in, Mescid-i Aksa’nın hareminin doğusunda sürdürdüğü kazı çalışmalarında Yahudilere ait hiçbir tarihî eser veya kalıntıya rastlanmamıştır.”
Bu noktada 07.06.1998 tarihli İsrail’in Yediot Ahronot gazetesinde yayınlanan bir habere dikkat çekmek istiyorum. Gazetede tarihî eser araştırmacıları Prof. İsrail Fankalştin ve David Usişkin’in şu görüşlerine yer verilmektedir: “Kudüs, -el-Mikrat’ta da bahsedildiği gibi- Kral Süleyman döneminde bir imparatorluğun başkenti değil, sadece küçük bir site idi. O sebeple ortada önemli bir soru var: Kral Süleyman, Tanah’ta geçtiği gibi gerçekten birinci mabedi inşa etti mi?” Yine Samiri Yahudileri cemaatinin lideri Haham Abdülmu- in Sadaka da şöyle demektedir: “Dinimizde ‘mabet’ diye şey yoktur. Sadece ‘toplanma çadırı’ veya ‘mişkan’ (mesken) vardır. Toplanma çadırı da Kudüs’te değil Cerzim Dağı üzerindedir... Kudüs’ün bizim geleneğimizde hiçbir yeri yoktur... Tekrar ediyor ve diyorum ki, biz Kudüs’e inanmayız ve Tevrat’ta Kudüs diye bir şey olmadığı gibi beş kitabın (Tekvin, Çıkış, Levililer, Sayılar, Tesniye ve Yeşu) hiçbirinde Kudüs’ten bahsedilmez.” Bütün bunlar “birinci veya ikinci mabet” iddiasının tamamen bir safsata ve çarpıtmadan ibaret olduğunu göstermektedir.
2- Mabedin İnşa Projesi
Bizatihi kendileri de “mabet” söyleminin asılsız bir iddia olduğunu bilmelerine rağmen, bu iddiada ısrar etmelerinin sebebi ise, bunun üzerinden mevhum bir siyasi hak elde edebilme düşünceleridir. Bu itibarla Mescid-i Aksa’nın yerine bir mabet inşası talebi, İsrail makamlarınca da kabul edilen yasal, resmî ve ulusal bir proje hâline gelmiştir. Hatta bu proje, sağcısıyla solcusuyla laik veya dinî siyasi örgütlenmeler tarafından, kısacası İsrail toplumun bütün kesimlerince kabul görmeye başlamıştır. İşte size birkaç örnek: Öncelikle herkes Ben Gorion’un şu sözünü âdeta slogan edinmiş durumdadır: “Kudüs’süz İsrail’in hiçbir kıymeti yoktur. Mabet’siz de Kudüs’ün hiçbir değeri olamaz.”
1. Menahem Begin, 1982 yılında Lübnan savaşında öldürülen Yekotil Âdem isimli üst rütbeli bir komutanının ölüm yıldönümünde onu anarken şu cümleyi kullanmıştır: “Sen, mabedin inşasında kullanılacak pirinç sapını getirmek için Lübnan’a gittin.”
2. İzak Rabin, hatıratında 1967 yılı Kudüs işgalini anlatırken şöyle diyor: “Sabırsızlanı¬yorduk. .. Bu tarihî fırsatı kaçırmamamız gerekiyordu. Ağlama Duvan’na yaklaştıkça heyecan artıyordu... İsrail’i başkalarından farklı kılan Ağlama Duvarı... Hep katkı sağlamayı hayal etmişimdir... Sadece İsrail Devleti’nin kurulma aşamasına değil, aynı zamanda Kudüs’e dönüş ve Ağlama Duvarı bölgesinin Yahudi egemenliği altına girmesi sürecine katkı sağlamayı...”
3. Kudüs kaynaklı el-Hayat gazetesi, 07.03.1997 tarihli nüshasında yayınlanan bir habere göre; Hüsnü Mübarek, Benyamin Netenyahu’nun 05.03.1997 tarihinde Kahire’ye yaptığı ziyaretinde, İsrail’in gizlice hazırlattığı üçüncü mabedin imar planlarını önüne koyarak bir açıklama yapmasını istemiştir. Yine gazetenin Mısırlı birtakım yetkili kaynaklardan aktardığına göre Netenyahu, Hüsnü Mübarek’in karşısında, Kuds-ü Şerif’teki Mescid-i Aksa ve Kubbetü’s-Sahra mevkiinde inşa edilmesi planlanan mabedin mimari projelerinin belgelerini yalanlamamıştır.
4. Haham Makufer de şöyle diyor: “Hiç şüphe yok ki, kayanın üzerine kurulu olan altın kubbeli cami mutlaka yıkılıp yerine bütün ihtişamıyla yeniden inşa edilecek olan yeni Kudüs mabedi dikilecektir.”
5. “Kah” örgütünün uzantısı olan “Kaim Hay” örgütünün yetkilisi, Mabedin Yeniden İnşası Konfederasyonumun yedinci yıllık (olağan) kongresinde şunları söylüyor: “Mabet Dağı’na hareket edin... Onun uğruna savaşın; mabet, salonlarda ve sadece lafla özgürleştirilemez... Şimdi biz, canlarımızı ve ruhlarımızı feda etmeye davet ediliyoruz... Bu neslin misyonu, Mabet Dağı’nı kurtarmak ve üzerindeki kiri ve pisliği yok etmektir... Harem’in toprağı üzerinde İsrail bayrağını dalgalandıracağız... Ne sahra (kaya), ne kubbe ve ne de mescitler kalacak... Sadece ve sadece İsrail bayrağı... Bu bize farz kılınmış bir görevdir.”
6. İsrail Tarihî Eserler yetkilisi Joseph Sirc de şunları söylemektedir: “Mescid-i Aksa’nınarazisi üzerine üçüncü mabedi yeniden inşa edeceğiz. İsrail, modern teknikleri kullanarak Aksa’yı temelden sarsabilir.”
7. El-Eyyam gazetesi, 19.9.2000 tarihli nüshasında, İsrail eski Başbakanı Ehud Barak’ın ofisinin yayınladığı bir açıklamaya yer verdi. Açıklamada şöyle deniyordu: “İsrail, sadece Mabet Dağı üzerinde Filistinlilerin söz sahibi olmasına karşı çıkmıyor, o aynı zamanda oranın egemenliğinin herhangi bir İslami kuruluşa devredilmesini de kesinlikle reddetmektedir.”
8. Yine el-Eyyam gazetesi, Eylül 2000 tarihli nüshasında, dönemin İsrail Savunma Bakan yardımcısı Efraim Sinih’in şöyle bir demecine yer vermektedir: “Hükümetimiz, Mescid-i Aksa’nınidaresini ele geçirmeyi istemektedir. Çünkü Yahudi inançları, üçüncü mabedin bu mekânda kurulması gerektiğini göstermektedir.”
9. Keza, İçişleri Bakanlığı yapmış ve Dışişleri Bakanlığı görevini vekâleten yürütmüş olan Şalomu ben Ami de, Eylül 2000 tarihinde bazı Avrupa ülkelerine yaptığı bir ziayarette şu açıklamayı yaptı: “İsrail, Aksa’nın idaresini elinde bulundurma konusunda ısrarlı. Yahudilerin Aksa hareminde ibadetlerini yerine getirme taleplerini anlayışla karşılamak gerekir.”
10. Yine Yediot Ahronot gazetesi, 10.08.1999 tarihli nüshasında, Barak hükümetindeki üst düzey bir bakanın şu sözlerini aktarmaktadır: “Biz Mabet Dağı’nın idaresini ele geçirme konusunda geciktik. Zira Mabet Dağı bizim değil.” 
11. Nakuda dergisi de Yahuda Atsiyon’un şu sözlerine yer vermektedir: “Mabet Dağı’nın idaresi meselesi, şehrin mülkiyetinin İshakoğullarına mı, yoksa İsmailoğullarına mı ait olduğu sorununa da son noktayı koyacaktır.”
12. Burada ayrıca Kudüs Eski Müftüsü Şeyh İkrime Sabri’den duyduğum şu anekdotu da aktarmak istiyorum. Müftü Efendi bana, barış görüşmelerine katılan Filistinli bir şahıstan naklen, Barak hükümetindeki önemli bakanlardan biri olan Yusi Serid’in şöyle dediğini aktardı: “Mescid-i Aksa’nın bulunduğu alanda mabedin inşasına onay vermediğiniz sürece Kudüs meselesinin nihai çözümünü beklemeyin.”
13. 2001 yılında da, dönemin İsrail Başbakanı Ariel Şaron’un ofisinden yayımlanan bir açıklamaya da burada temas etmeliyiz. Bu açıklamaya göre Şaron, güvenlik birimlerinden, yakın zamanda Yahudilerin Mescid-i Aksa’ya yapacakları ziyaretlerin güvenliğini sağlamalarını talep etmektedir. Bu mesele, başlı başına, Yahudilerin -ileride Aksa’nın yerine inşa edilmesi düşünülen mabedin yapımına bir adım olmak üzere- dinî merasimlerini Mescid-i Aksa’da yerine getirmelerini normal bir olgu olarak dayatmalarının ön hazırlığıdır.
14. Yine duyduğumuza göre İsrail eski Devlet Başkanı Moşe Ketsab, Halil kentindeki el-Mescidü’l-İbrahimi’de olduğu gibi Mescid-i Aksa’nın da Müslümanlarla Yahudiler arasında paylaştırılmasını talep etmiştir.
Buraya kadar aktardığımız açıklamalar, sadece birkaç örnektir. Bunların dışında daha onlarca açıklama var ki, İsrail’in mabet inşa etme projesinin artık İsrail’in bütün resmî ve sivil kuruluşlarından tam destek almış bir proje olduğunu ortaya koymaktadır.
3- Aksa Tehlikede
1. Mescid-i Aksa işgal altındadır, dolayısıyla tehlikededir. Eğer işgalden kurtulamazsa, tehlike devam edecek ve söz konusu tehlike ancak İsrail işgali ortadan kalkarsa sona erecektir.
2. Mescid-i Aksa’yı bağrında taşıyan Kudüs işgal altındadır ve tehlikededir. Bugün için artık Kudüs’ü çepeçevre kuşatan tehlike ile Mescid-i Aksa’yı saran tehlike arasında bir fark söz konusu değildir. Zira, tehlike tektir ve kaynağı da aynıdır; o da İsrail işgalidir. Bu işgalin güttüğü hedeflerin sonuncusu ise, ancak bütün bir Kudüs Yahudileştirilir ve Mescid-i Aksa’nınbulunduğu mekâna efsanevi mabet(!) inşa edilirse gerçekleşmiş olacaktır.
3. Bundan dolayı tarihî Siyonist projenin ve İsrail’in işgal stratejilerinin mimarlarından biri olan David ben Gorion şöyle der: “Kudüs’süz İsrail’in hiçbir kıymeti yoktur. Mabed’siz de Kudüs’ün hiçbir değeri olamaz.”
4. Kudüs’ün Yahudileştirilme planı, İsrail işgalcilerinin hesaplarına göre Mescid-i Aksa’nın yalnızlaştırılıp izole edilmesi hedefine yöneliktir. Mescid-i Aksa’nınyalnızlaştırılması ise, onun üzerindeki mutlak İsrail egemenliği için atılması gereken zorunlu bir adımdır. Bu yolla Aksa üzerinde egemenlik kurmak isteyen herhangi İslami bir yapı devre i ışı bırakılacak ve daha sonra da arazisi üzerine efsanevi mabet inşa edilecektir.
5. Şu hususu iyi anlamak gerekir: Mescid-i Aksa’nınyerine inşa edilecek olan ef-sanevi mabet, Amerika’daki “Siyonist Protestanlar” (Evanjelistler) olarak bilinen yeni muhafazakârlar tarafından da kabul edilmektedir. Bunlar, Mescid-i Aksa’nınyıkılıp yerine efsanevi mabedin yapılmasının, “Armagedon Savaşı”nm hızlandırılması anlamına geldiğine inanıyorlar.
6. Bu gerçek de göstermektedir ki, Mescid-i Aksa, Siyonist politikanın yanı sıra yeni muhafazakârlar tarafından da düşman ilan edilmiştir. Bu sebeple Aksa kıskaç altındadır, bu da onun gün geçtikçe daha büyük tehlikelere maruz kalacağının bir alametidir.
7. Ayrıca şu yanılgıya da düşmemek gerekir ki, bugün için Mescid-i Aksa’ya yapılan saldırı ve düşmanlıklar -iddia edildiği gibi- sadece belli bir grup aşırı Yahudi’nin işi değildir. Tam tersine bu saldırıları sürdürenler, bizzat işgalci İsrail’in resmî kurumlandır.
8. Şu ana kadar Kudüs’ü de Mescid-i Aksa’yı da işgal altında tutan kurumlar bunlardır. Ayrıca Kudüs’ü Yahudileştirmek ve arazilerine, evlerine, mukaddesatına ve kurumlarına işgalci ellerini koyma hedefiyle her türlü yıkım yönteminin planını yapıp uygulama geçirenler de onlardır.
9. Mescid-i Aksa’ya yönelik her çeşit saldırının planlayıcıları ve uygulayıcıları da onlardır. Mesela, 1967 yılından bu yana, Mescid-i Aksa’nın altında birbirine bağlı ağlar kuracak tünelleri kazma işini bizatihi onlar yürütmektedir.
10. Mescid-i Aksa’nın bölümlerinden biri olan “Burak Duvarı”na çeşitli yalanlarla Ağlama alanı” adını verip orayı göz göre göre ele geçirme emelinin bir ön adımı olarak ' .06.1967 tarihinde el-Meğaribe mahallesini yerle bir edenler de onlardır.
11.    Mescid-i Aksa’yı bütünüyle ele geçirme planının bir başlangıcı olarak onun kapılarından biri sayılan el-Meğaribe Kapısı’nın anahtarlarına el koymak suretiyle 1967’den bu yana söz konusu kapının idaresine tam anlamıyla egemen olanlar da onlardır.
12.    Daha sonraları Mescid-i Aksa’nın bütün kapılarının idaresine el koyan, askerlere bu kapıların önünde gece-gündüz nöbet tutturan ve âdeta Mescid-i Aksa kendi özel -ülküymüş gibi dilediğinin girmesine müsaade edip dilediğini engelleyenler de onlardır.
13.    Mescid-i Aksa’nın bütün kapılarının kontrolünü eline aldıktan sonra düşmanlığında sınır tanımayan ve bugün o bölgede olup biten her şeyi tam anlamıyla kontrol altına alma çabası içerisinde Mescid-i Aksa için zorunlu hâle gelen restorasyon malzemelerinin ile içeriye alınmasına engeller çıkartan, oruçluların iftariyeliklerine müsaade etmeyen, mescitte vaaz veren davetçileri tutuklayan ve hatta bazı Müslümanları, el-Meğaribe Kapısı,nın yakınında namaz kıldıkları gerekçesiyle tutuklayacak kadar haddini aşanlar da onardır.
14. En sonuncusu 2007’nin başlarında yaşanmış olan birçok cinayeti Mescid-i Aksa’nın hareminde işleyenler de onlardır.
15. Mescid-i Aksa’nın altındaki tünellerde Yahudi havrası inşa edenler de onlardır.
16. Mescid-i Aksa’nın altındaki tünellerde bir İsrail müzesi kuranlar da onlardır.
17. 1967’den sonra Mescid-i Aksa’nın müştemilatından biri olan Tenkiziye Medresesine el koyup daha sonra Aksa’nın namazgâhlarından biri olan bu medresenin namazgâhını bir Yahudi havrasına dönüştürenler de onlardır.
18. Mescid-i Aksa’nın her tarafına gizli veya açık kameralar yerleştirip ahalimizin mescit içerisindeki bütün hareketlerini gözetlemeye çalışanlar da onlardır.
19. Mescid-i Aksa’ya her gün istihbaratçıları, işgal askerleri ve özel birlikleriyle baskınlar düzenleyen ve hiçbir sınır tanımadan Kubbetü’s-Sahra’ya, Mescid-i Aksa’ya el- Mervani namazgâhına girip namaz kılan mümin erkek ve kadınların önünden pervasızca geçen ve hatta namaz kılmakta olan bir kısım Müslüman’ı tutuklayanlar da onlardır.
20. İsrail halkını zorla da olsa Mescid-i Aksa’ya girmeye teşvik edip dinî merasimlerini orada yapabilmeleri için her türlü güvenlik önlemlerini alanlar da onlardır.
21. Her gün binlerce yarı çıplak kadın ve erkek turisti Mescid-i Aska’ya fütursuzca sokanlar da onlardır.
22. Yine, 2007 yılının başlarında Mescid-i Aksa’nın müştemilatından biri sayılan el-Meğaribe yolunun yıkımını başlatan ve el-Meğaribe Kapısı’m yıkıp söz konusu yol üzerine sağlam bir askerî köprü yapma niyetinde olduğunu açıkça ifade eden ve tankların, kamyonların ve iş makinelerinin bu sağlam köprü üzerinden kolaylıkla geçip Aksa’ya gireceğini ilan edenler de onlardır.
23. Mescid-i Aksa’nın namazgâhlarından biri olan Burak Namazgâhını bir Yahudi havrasına dönüştürme niyetinde olduklarını açıkça belirtenler de onlardır.
24. Keza, Mescid-i Aksa’nın müştemilatından biri olan Tenkiziye Medresesi’nin enkazı üzerine dünyanın en büyük havrasını inşa ederek Aksa’nın iç avlularını bu büyük havranın avluları hâline getirme arzusunda olduklarını açıkça ifade edenler de onlardır.
25.    Ayrıca yalan ve hileyle Mescid-i Aksa’nın iç avlularını kamuya ait alanlar gibi lanse eden ve -söz konusu alanların Mescid-i Aksa’nın ayrılmaz birer parçası olduğunu çok iyi bilmelerine rağmen- bunların Kudüs belediyesinin yönetimine bağlı olduğunu iddia etmeye başlayanlar da onlardır.
26. El-Mervani Namazgâhına ve eski Mescid-i Aksa’ya açılan ve hâlihazırda kapalı tutulan birtakım dış kapıları açarak söz konusu namazgâhların Yahudi havralarına dönüştürülme planlarını yapanlar da onlardır.
27. Eski Kudüs’ün ve bütün Selvan semtinin altından Mescid-i Aksa’ya doğru uzanan tüneller ağını kazma faaliyetlerini aralıksız sürdürenler de onlardır.
28. Şunu özellikle vurgulamak gerekir ki, işgalci İsrail kurumlarının bugün yapmak da oldukları faaliyetler, sadece Mescid-i Aksa’nın yerine kurulması planlanan mabedin önadımlarıdır.
29. Bu sebeple işgalci İsrail kurumları; arazi, servet ve bütün imkânlara sahip olmalarına rağmen şimdiye kadar bir mabet inşa etmiş değillerdir. Çünkü onların hedefi, sadece Mescid-i Aksa’nın yerine efsanevi bir mabet inşa edebilmektir.
30. Bütün bunların yanı sıra, işgalci İsrail kurumları, Mescid-i Aksa’yı çepeçevre kuşatacak bir biçimde bir dizi Yahudi havrası inşa etmeye de gayret göstermektedirler.
31.    Öte yandan İsrail, yıkıcı gayretlerini işgalci İsrail kuruluşlarıyla birleştirerek Kudüs’ü  Yahudileştirme ve Mescid-i Aksa’nın yerine efsanevi mabedi inşa etme çabası içerisindeki aşın Yahudi örgütlerinin güvenliğini sağlamaktadır. Çok sayıdaki bu örgütlerin en meşhur olanları el-Ad, Atrat Kuhenim ve Mabed Mütevellileri’dir.
32. Bütün bunlar Mescid-i Aksa’nın tehlikede olduğu anlamına gelmektedir. Bu da   mescide ve Kuds-ü Şerif’e yardım etmenin her birimiz için acil ve kaçınılmaz bir vazife olduğunu göstermektedir. Hiç kimsenin bu görevden kaçınmasının bir mazereti olamaz, en zayıf noktası, işgal altındaki Kudüs’e ve Mescid-i Aksa’ya sahip çıkmaktır. Bu dava, İsrail’in onlar üzerindeki işgali sona erinceye kadar asla bitmeyecek bir davadır.

*48 Toprakları İslam Hareketi Başkanı

Yazar:
Şeyh Raid Salah
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul