22 Ocak 2018 - Pazartesi

Şu anda buradasınız: / LAİK REJİM MÜSLÜMANIN NİKÂHINA KARIŞAMAZ

LAİK REJİM MÜSLÜMANIN NİKÂHINA KARIŞAMAZ

LAİK REJİM MÜSLÜMANIN NİKÂHINA KARIŞAMAZ

Yaşadığımız ülkede, “ben müslümanım” diyen insanlar üzerinde etkin olan iki sistem var. Biri Allah’ın Kitab’ı Kur’an hükümleri, diğeri ise Allah’ın hükümlerini hayattan uzaklaştıran Laik-Kemalist rejimin yasaları.

Bu hal çok zor bir hal. Zira müslümanlar hayatlarını cebri olarak Laik-Kemalist rejimin esaslarına göre düzenlemek zorunda. Ancak aynı müslümanlar, aynı hayatlarını, aynı esnada Allahu Teala’nın müslümanlara değişmez hayat rehberi olarak emir buyurduğu Kur’an hükümlerine göre de düzenlemek zorunda. Çünkü bundan hesaba çekilecek ve ebedi hayatının hangi mekânda geçeceği buna bağlı.

Bu durumda müslümanlar, eğer gerçekten “müslüman” iseler, hayatlarını düzenlemeye icbar edildikleri beşeri rejimin hükümlerini, hayatlarını düzenlemekle yükümlü oldukları ilahi hükümler ışığında tartıp tanımlamak ve buna göre red ve kabul boyutuna geçmekle mükellef.

“Laiklik”in veya “Laik rejim”in ne olduğunu tekrarlamaya gerek yok. Çok kısa olarak hatırlatırsak Laiklik, “Allah’ın yasalarını fert, aile, toplum ve devlet ölçeğinde; siyasi, idari, hukuki, adli, iktisadi, mali, içtimai, tedrisi, askeri, itikadi, ibadi vb. tüm alanlardan uzaklaştırmak ve vicdanlara hapsedilmiş bir inaç demeti haline getirmek” demek.

Yani Laiklik, “Lâ Allah” demek, “Lâ İslam” demek, “Lâ Kur’an” demek...

Hal böyle olunca, müslümanlar, Laik rejimin tüm tasarruflarını ve tüm yasalarını tam da rejimin “lâ” dediklerine; Allah’a, İslam’a, Kur’an’a göre elemeden geçirmek zorunda. Çünkü rejimin “lâ” dedikleri bizim “ana kabullerimiz”i oluşturuyor ve biz müslümanlar, müslüman olmak için, bu ana kabullerin hilafına olan her ne varsa ona “lâ” demekle ancak müslüman olabiliyoruz.

Bu cümleden olmak üzere şunu diyebiliriz ki, “Laiklik”e “lâ” demeyen bir kimsenin iman ve İslam iddiası yalandır. Çünkü Laik olan bir kimsenin müslüman olabilmesi mümkün değildir; bir kimse Laik ise müslüman değildir, müslüman ise Laik değildir. Bir kalpte aynı anda iman ve inkâr bulunabilir mi?

İşte bizim müslümanlar olarak genel ölçeğimiz bu ve bu yazının konusu olan “nikâh” kavramını bu genel ölçek dahilinde işlememiz lazım.

Bildiğiniz üzere Laik rejimde nikâh, “Medeni Kanun” çerçevesinde düzenleniyor. Medeni Kanun’a göre yapılmayan nikâhın Laik devlet nezdinde hiçbir geçerliliği bulunmuyor.

İşte bu “Medeni Kanun”, Kur’an’a uygun olmayan Anayasa’nın 174. maddesinde koruma altına alınmış. Buna göre, 17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı “Türk Kanunu Medenisi”yle kabul edilen, “evlenme akdinin evlendirme memuru önünde yapılacağı”na dair “medeni nikâh” hükmü “anayasal koruma” altına alınıyor. Bu hususu biraz açalım.

Anayasa’ya ve Medeni Kanun’a göre evlenme akdi, yani nikâh, sadece evlendirme memuru önünde ve Laik yasalara uygun olarak yapılır. Bu husus, Medeni Kanun’un 118-160. maddelerinde düzenleniyor. Bu maddeleri incelediğimizde, baştan itibaren İslami hassasiyetleri gözetmeyen bir niteliğinin olduğunu görüyoruz. Ancak incelememize başlamadan önce 1926’ya gidelim ve Medeni Kanun kabul edilirken, hangi kriterlere göre ve ne için kabul edildi, ona bakalım.

1926’da, İslam Hukuku kaldırılarak yerine ikame edilen “T.C. Medeni Kanunu”nun, zamanın Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt tarafından hazırlanan “Esbab-ı Mucibe Layihası”ndaki, yani gerekçesindeki şu ifadelere dikkat edin:

“Hayat yürür, ihtiyaçlar süratle değişir. Din kanunları, mutlaka ilerleyen hayatın huzurunda şekilden ve ölü kelimelerden fazla bir kıymet, bir mânâ ifade edemezler.”

Görüyorsunuz, Medeni Kanun’un kabul edilirken, gerekçe olarak İslami yasalar “ölü kelimeler” olarak tanımlanıyor ve zamanın ihtiyaçlarını karşılayamayacağı iddia ediliyor. İslami hükümler zamanın ihtiyaçlarını karşılamadığı için yeni bir yasa yapmışlar. İddia bu. Zaten bunun için İslam’ı vicdanlara hapsetmek amacıyla, aynı “Esbab-ı Mucibe Layihası”nda şöyle deniyor:

“Değişmemek, dinler için bir zarurettir. Bu itibarla dinlerin sadece bir vicdan işi olarak kalması, çağımızın medeniyetinin esaslarından ....birisidir. ”

Görüldüğü gibi, İslam olmayan bir medeniyet kurmak amacıyla yeni Medeni Kanun yapılmış. Yine aynı “Esbab-ı Mucibe Layihası”ndaki şu ifadelere dikkat edin:

 “Esaslarını dinden alan kanunlar, uygulandıkları toplumları nazil oldukları ilkel devirlere bağlarlar ve ilerlemeye engel olan belli başlı tesirler ve etkenler arasında bulunurlar.”

Yani İslam kanunlarının indiği dönemler ilkel dönemlermiş, İslami kanunlar insanları ilkel dönemlere hapsedermiş, yine İslam yasaları gelişmeye, ilerlemeye engelmiş de, bunun için yeni bir kanun yapmışlar. “Esbab-ı Mucibe Layihası” devam ediyor:

“Türk halkı adaletin tatbikinde düzensizliğe ve sürekli karışıklığa maruz kalmaktadır. Halkın mukadderatı belirli ve istikrarlı bir adalet esasına değil, talihe ve tesadüfe bağlı ve birbiriyle çelişkili ortaçağ fıkıh kaidelerine bağlı bulunmaktadır. Cumhuriyet, Türk adaletinin bu keşmekeşten, yokluktan ve bu pek ilkel vaziyetten kurtarılmasını, inkılabın ve çağımız medeniyetinin gereklerine uygun yeni bir Türk Medeni Kanunu’nun süratle vücuda getirilmesini ve kanunlaştırılmasını zaruri kılmıştır.”

Görüldüğü gibi, önce İslami yasaların adaleti tatbike yetersiz olduğu, sürekli karışıklığa yol açtığı, bu birbiriyle çelişkili Ortaçağ fıkıh kurallarıyla adaletin tecellisinin ancak tesadüf olabileceği ve bunun ilkellik olduğu vurgulanıyor. Sonra, adalet sisteminin bu ilkel vaziyetten kurtarılması için yeni Medeni Kanun’un yapıldığı ifade ediliyor.

“Esbab-ı Mucibe Layihası”nın ilerleyen kısımlarında, müslüman Türkiye toplumu ile Hırıstiyan Avrupa milletleri arasında hiçbir farkın olmadığı, bu yüzden Avrupa yasalarının aynen alınarak müslüman topluma tatbik edilmesinin hiçbir mahzurunun olmadığı belirtiliyor. Bunun, Türk milletinin kabiliyet ve kapasitesini kısıtlayıp kuşatan Ortaçağ teşkilatı ve dini kuralları ile dini müesseselerinden kurtarılmasının ve muasır medeniyeti kayıtsız şartsız bütün prensipleriyle kabul etmenin bir gereği olduğuna vurgu yapılıyor. Bunun için belirlenen usulü de şöyle beyan ediyor:

“Türk Milleti, muasır medeniyeti kendisine değil, kendisi muasır medeniyetin gereklerine her ne pahasına olursa olsun ayak uydurmak mecburiyetindedir.”

Yani toplumu zorla Batı hayat tarzına uygun olarak değiştirmek ve dönüştürmek için Medeni Kanun’un yapıldığı açıkça ilân ediliyor. Böylece İslam kanunlarına “Ortaçağ Kanunları” deniyor ve medeni olabilmenin yolu için İslam kanunlarının iptal edilip yeni kanunların yapıldığı vurgulanıyor.

Bu “Esbab-ı Mucibe Layihası”nın tümünü incelediğinizde, İslam’a dair getirdiği tanamlamanın ana unsurlarının şunlar olduğunu göreceksiniz:

1- İslami hükümler toplumun ihtiyaçlarını karşılayamayacak kadar ilkel kurallardır.

2- Kanunları dine dayalı olan devletler kısa bir zaman sonra memleketin ve milletin taleplerini karşılayamazlar. Çünkü dinler değişmez hükümler ifade ederler ve dini hükümlerin, yürüyen hayatın, süratle değişen ihtiyaçların karşısında şekilden ve ölü kelimelerden fazla bir kıymeti anlamı yoktur.

3- Dinin sadece vicdan işi olarak kalması, çağın ve medeniyetin esaslarındandır.

4- Esaslarını dinden alan kanunlar, uygulandıkları camiaları Allah’tan inen yasaların tatbik edildiği ilkel devirlere bağlarlar ve ilerlemeye engel olurlar.

5- Türk Milleti’nin mukadderatını, medeni dünyanın hilafına Ortaçağ hükümlerine ve kurallarına bağlayan, dinin değişmez hükümlerinden ilham alan ve Allah ile daima temas halinde olan kanunlar kabul edilemez.

6- Türkiye Cumhuriyeti hakimleri derme çatma fıkıh kitaplarından ve din esaslarından dolaylı anlamlar çıkarmak ve yorumlamaya çalışmak suretiyle yargılama yapamazlar.

7- İslam kanunları, halkın mukadderatını belirli ve istikrarlı bir adalet esasına değil, talihe ve tesadüfe bağlı ve birbiriyle çelişkili Ortaçağ fıkıh kaidelerine bağlı tutar.

8- Türk adaletinin bu pek ilkel vaziyetten kurtarılması, inkılabın ve çağımız medeniyetinin gereklerine uygun yeni bir Medeni Kanun’un süratle yapılıp kanunlaştırılması zaruridir.

Gördüğünüz gibi, bugünkü nikâh işlemlerini de düzenleyen Medeni Kanun’un “Esbab-ı Mucibe Layihası”, İslam’a hayat hakkı tanımama esası üzerine yapılmış bir yasadır. Her müslümanın, kendisine icbar edilen böyle bir yasaya uygun bir hayatı sorgulaması ve Allah’ın yasalarına uygun bir hayatı tesis etmenin azami gayreti içinde olması gerekmez mi?

Aslında, Medeni Kanun’un “Esbab-ı Mucibe Layihası”nda daha çok şey söyleniyor; lâkin meramı anlatmada bu kadarı yeterli. Şimdi gelelim mevcut Medeni Kanun’daki evlenme/nikâh bahsine...

Medeni Kanun’daki “evlenme engelleri” arasında “süt kardeşle evlenme yasağı” yok. Yani halihazırda üzerimizde tatbik edilen Medeni Kanun’a göre süt kardeşinle evlenebilirsin. Oysa biliyorsunuz bu, İslam’a taban tabana zıt bir hüküm. Yine Medeni kanuna göre, bir mü’min ile bir müşrik, bir ahlâklı ile bir zani, bir mü’min kadın ile bir gayrimüslim erkek arasında nikâh kıyılabilmesi mümkün. Yani Medeni Kanun, bu hususlarda İslami nikâh engellerini tanımıyor; İslam’a göre nikâh engeli sayılan hususlar, Medeni Kanun tarafından engel olmaktan çıkarılmış. Yanie Medeni Kanun, bu hususta İslam’da reform yapmaya kalkışan bir kanun.

Görüldüğü gibi, “evlendirme memuru”nun huzurunda ve mevcut Medeni Kanun’a göre yapılacak nikâh, İslami gereklilikleri gözetmediği gibi, özellikle İslami hükümleri hayattan uzaklaştırmak maksadıyla ve o işlevi taşıyacak şekilde hazırlanmış.

Meselenin bir de Ceza Hukuku’ndaki boyutu var. Laik rejim İslami olmayan bir evlenme mekanizması kurmuş da seni kendi haline bırakmamış. Eğer bu mekanizmaya uymaz isen, çeşitli yaptırımlarla karşılaşırsın. Nitekim Ceza Kanunu’nun 230. maddesinde, evli olmasına rağmen, başkasıyla evlenme işlemi yaptıran kişinin, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılması hükme bağlanıyor. Böylece Allah’ın yasalarındaki “teaddüt-ü zevcat” hükmü, Laik yasa ile suç sayılıyor. Yine aynı maddenin 5. fıkrasına göre, aralarında resmi evlenme sözleşmesi olmaksızın dini evlenme akdi, yani nikâh yaptıranlar hakkında hapis cezası öngörülüyor. Yani sen dini nikâh yatırmadan önce resmi evlenme sözleşmesini yaptırmazsan, hapis cezası alırsın. Hatta onunla da bırakmamışlar, 6. fıkrada, İslam’a aykırı Medeni Kanun’a göre yapılmış evlenme akdi olmadan evlenme için dini tören yapana da hapis cezası getirilmiş.

Görüldüğü gibi sistem/rejim, kendi niteliklerinden asla taviz vermiyor ve kendi yasalarına aykırı bir işlemde, senin dininin kurallarını önemsiz sayarak cezai yaptırım uyguluyor. İşin özü ve esası bu.

Peki, Laik rejim İslam’a hayat hakkı tanımazken ve kendi niteliklerden asla ödün vermezken, bizim müslümanlara ne oluyor da rejiimin mekanizmalarına meşruiyet ve hayatiyet kazandıracak fıkhi fetva veya ruhsat arayışına giriyorlar? İşte bunun için, bu tür ruhsatlara itibar edilmemesi gerektiğini ve “stratejik duruş” olarak, İslam davasını sürdüren müslümanın, “İslami Nikâh”a işlerlik kazandırması gerekir diyorum.

O halde, şimdi şu konuda anlaşalım: Hangi fıkhi ruhsat bulunursa bulunsun, bir müslümanın, Allah’ın kanunları hakkında böyle bir tanımlama yapan ve onun yerine ihdas edilen kanunları kabul etmesi, bunları değiştirmeye çalışmaması, bunlara hayatiyet kazandıracak tasarruflara girişmesi vs. İslami olmaz. İman ve İslam ile bağdaşmaz. Müslümanın “stratejik duruş”una uymaz.

Şimdi bu genel ifadeden, tekrar konumuz olan “nikah” bahsi özeline geçersek... Soru şu: İslami olmayan bir rejim içinde müslümanlar, rejimin belirlediği nikâhı evlenmek için yeterli ve geçerli kabul edebilirler mi?

Bu noktada, müslüman bir belediye başkanının, bir imamı getirip İslami usullere uygun olarak “icap” ve “kabul” şartlarını sağlaması halinde bile, bence müslümanlar, stratejik olarak bu nikâhı kabul etmemeli ve mutlaka, öncelikle İslami nikâhlarını kıymalı. Çünkü mevcut mekanizma, yukarıda da gördük, İslam’a hayat hakkı tanımama esası üzerine kurulu. Bu mekanizmaya hayatiyet kazandırmak İslami olamaz herhalde, değil mi?

Tüm meselelerimizde olduğu gibi nikâh meselesine de, öyle fıkhi tahlillere, fetva boyutuna, şekli şartlara falan takılmadan, öncelikle bir “İslami duruş stratejisi” olarak bakmamız icabediyor. Meseleyi bu stratejiyle ele almak ve eğer İslami duruşa zarar veriyorsa, fıkhi ruhsatlara bile itibar etmemek gerekiyor. Çünkü İslam’ın egemen olmadığı ortamlarda, insanların “tağuta itaat”e bile “fıkhi fetva” bulabildiklerini görüyoruz; zira müslümanları bağlayan bir otoritenin olmayışı, bu tür saçma sonuçlara götürebiliyor insanları. O yüzden benim kanaatim, önce “İslami diriliş stratejisi” belirlenecek ve ancak bu strateji içinde fıkhi fetvalara dayanılacak. Ne zamana kadar? Müslümanlar İslami otoritelerine kavuşana kadar...

Ben meselenin fıkhi boyutlarına girecek değilim; zira az önce ifade ettiğim gibi, fıkhi bakımdan hangi ruhsatlar olursa olsun, Allah’ın yasalarının hakim olmadığı bir ortamda müslümanların birinci önceliği, “Allah’ın yasalarını hayata hakim kılacak stratejik duruş”u göstermeye çalışmak olmalı. Bu yüzden, rejime meşruiyet katacak, rejimin İslam’a uymayan tasarruflarına hayatiyet kazandıracak hiçbir şeye, velev ki fıkhen ruhsat olsa bile, zaruret ve icbar şartları hariç, müslümanlar asla itibar etmemeli diye düşünüyorum. İşte nikâh meselesine de bu kapsamda bakmak icabediyor.

Tabiî ki bu noktada müslümanların kesinlikle, İslami manada “cemaat” olmaları lazım. Çünkü resmi bir yaptırım olmadığı için, İslami nikâhın istismar edilmesi, özellikle evlenen kadını, nikâha bağlı haklarını alamadan ortada bırakan olumsuz örneklerin yaşanması, bunun yeni bir “birlikte yaşama furyası”nın kılıfı haline getirilmesi gibi çok kötü uygulamalar var ve buna da İslami cemaat, asla müsaade etmemeli.

Bir müslüman için “Belediye Evlenme Sözleşmesi” nikâh olamaz. Ancak biri çıkıp bunun nikâh olduğuna dair ruhsatlar bulsa, veya İslami nikâhın şekli şartları sağlanarak “Belediye Evlenme Sözleşmesi” bile, “dava adamı”nın bu ruhsatı çiğneyip geçmesi ve “stratejik müslüman duruşu”nu göstermesi lazımdır.

Çünkü Laik rejimin, müslümanın nikâhına karışmaya hakkı olmadığı gibi, müslümanın da nikâhını Laik rejime tayin ettirme hak ve yetkisi yoktur.

Yazar:
Faruk Köse
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul