24 Kasım 2017 - Cuma

Şu anda buradasınız: / İSLÂM, LAİKLİK VE TÜRKİYE

İSLÂM, LAİKLİK VE TÜRKİYE

İSLÂM, LAİKLİK VE TÜRKİYE

Rasulullah (s.a.s.), Medine’ye hicretinden sonra siyasî yapılanmanın bütün gereklerini yerine getirerek, bir İslâm Devleti kurdu. Bu devlete: “Medine İslâm Devleti” diyoruz. Bu devlet anlayışı, batının siyasî tarihinde görülen etnik unsurlara dayalı şehir devletlerinden farklı bir yapıya sahipti. Kavmiyete, ırka, kabileye, renge ve inanca dayalı bir devlet değildi. Farklılığı, etnik bir yapılaşma değil de, her türlü inanca açık bir siyasî oluşum sergilemesiydi. Rasulullah (s.a.s.), farklı inanç topluluklarıyla siyasî temelli, eşit haklara sahip bir yazılı sözleşme yaptı. (Medine Vesikası). Kendisi de hem devlet başkanı, hem de başkomutan oldu. İnsanlar arasında, herkes için geçerli hukukî ilişkileri düzenledi, kurumsallaştırdı. İslâm Devleti’nin ilk hâkimi O idi. Ekonomiyle ve tarımla uğraştı. Pazar yerini bile kendisi tespit etti ve kurallarını koydu.

Bu anayasa, hem ilk İslâm Devleti’nin, hem de yeryüzünde bir devletin ilk anayasası olma özelliğini taşır. Bu anlaşmanın en büyük özelliği, Müslümanlar ile Yahudîler arasında, dinî, hukukî ve kültürel özellikleri koruyup teminat altına alan, çoğulcu bir örnek olmasıdır. Bu vesika, İslâm devletinde din özgürlüğünün ve emniyetinin en önemli göstergesidir.

 

Bu anayasa yapılırken, hiçbir gruba baskı yapılmamıştır. Herkes olduğu gibi kabul edilerek, birbirlerinin düşüncelerine ve yaşamlarına karşılıklı saygı çerçevesinde yapılmıştır. Anlaşma gereği, her inanç grubu kendisini istediği gibi tanımlayabilecek, ayrıca yargı kararlarını, dinî eğitimlerini, kültürel, sanatsal ve ticarî faaliyetlerini de özgür bir şekilde sürdürebilecektir.

 

Rasulullah (s.a.s.) burada, “Sizin dininiz size, benim dinim bana” ilkesine göre hareket etti.

Bu anayasaya göre, devlet başkanı, ordu komutanı ve ihtilafların çözümünde en üst yargı merci Resulullah (s.a.s.) idi. Böylece, Allah’tan getirdiği dini, devlet olmakla pratiğe ve uygulamaya dönüştürdü.

 

Allah’ın dininin ve hadlerin uygulanması, adâletin ve güvenliğin sağlanması, kamu işlerinin yürütülmesi, zekâtın toplanması ve cihad kararının alınması ancak devlet kararıyla olur. Bütün

bunlarda, bir devlet başkanının (halifenin/imamın) varlığı ile mümkün olur. İslâm ile devlet (hükümet), bir bütünün iki parçasıdır. Devletin ve kurumlarının varlık sebebi, insanın yaratılış gayesi olan yalnızca Allah’a ibadet etmeyi gerçekleştirmektir. Devlet ve bütün kurumları, İslâm’ın şeriatının/hukukunun/hükümlerinin uygulanması, medeniyetinin kurulması ve insanların yaratılış gayesine hizmet için birer araçtır. Her Müslüman, inandığı değerlere uygun devletini kurmakla görevlidir. Fakihlerin ittifakıyla, devletin kurulması, imametin oluşturulması farzdır. Aksi takdirde, İslâm şeriatı/kanunları uygulanamaz ve sosyal adâleti de gerçekleştiremez. İslâm Devleti, vahiy kaynaklıdır. Gücünü Kur’ân’dan ve Sünnet’ten alan idarî ve siyasî bir yapının adıdır.

 

İslâm Devlet anlayışı, İslâm fıkhını esas alan, insanı merkeze koyan, hak eksenli bir anlayıştır. Yeryüzünde, Allah’ın hükümlerini tatbik etmekle sorumludur. Sosyal bir hukuk devletidir. Refahı tabana yayarak, sosyal adâleti gerçekleştirmeyi hedefler.

 

İslâm Devleti’nde, hüküm Allah’ındır. Kanun koyma hakkı, nebir devlet başkanına, ne bir aileye, ne de bir meclise aittir. Bu yetki, sadece Allah’a aittir. İslâm Devleti’nde, siyasî, ekonomik, hukukî ve sosyal bütün hukukî düzenlemeler İslâmî esaslara/şeriata göre düzenlenir. Yasama, yürütme ve yargı Müslümanlar tarafından şer’i kurallara göre icra edilir. Kısaca İslâm’da devlet ve hükümet İlâhî hükümlere bağlıdır. Kişilerin konulmuş İlâhî kurallara muhalif kural ve kanun koyma yetkisi yoktur.

 

İslâm Devleti demek, tebaasındaki bütün insanlara (Müslim/gayr -i müslim) İslâm şeriatını uygulayan devlet demek değildir.

 

İslâm Devleti demek, tebaasındaki her insana kendi şeriatını (çok hukukluluk) uygulama özgürlüğünü veren devlet demektir. İslâm’da din-devlet, din-toplum, toplum-devlet, fert-toplum ilişkileri İlâhî emirlere ve referanslara göre düzenlenir.

 

Dinî kurallar/şeriat, Müslümanların hayatını tanzim etmiyorsa, İslâm’ı, devlet anlayışına hâkim kılmıyorsa, artık insanlar için esprisini, hikmetini, iddiasını ve anlamını yitirmiş demektir. Çünkü İslâm Devleti’nde, birey ile devlet arasındaki hukukî ortak sözleşme Kur’ân ve Sünnet’tir. İslâm, bütün kurum ve kurallarıyla ancak İslâm Devleti’nde yaşar.

 

Demokratik-laik yönetimlerde bu uygulama yoktur, yasaktır. Her inanç sahibi insan, tek bir kanuna muhataptır. Ondan sorumludur. Anayasanın, kanunların ve tüzüklerin kendi inançlarına uygun olup olmadığına bakılmaz, herkesi bağlar. Bu da, zorbalıktır ve insanlara zulmetmektir.

 

Onun için İslâm adâlet ve özgürlük, demokratik-laik yönetimler zulüm ve dayatmacı prensibine dayanır. Görüldüğü gibi İslâm’ın laiklikle uzaktan ve yakından hiçbir ilgisi ve bağı yoktur.  İslâm tamamen anti-lâik bir yaşam tarzıdır.

 

Ulus devlet-demokratikleşmek-laikleşmek birbirleriyle sürekli etkileşim içerisindedirler ve birbirlerini tamamlayan unsurlardır. Onun için laikliğin en hararetli savunucuları Ulusalcılar ve demokratlardır. Bunlar, dini insanların zihinlerinde yalnızca bir inanç olarak kodlamış ve toplumsal, ekonomik ve siyasi düşüncelerden soyutlamışlardır.

 

Dini kuralları/şeriatı emredici ve bağlayıcı olmaktan çıkarıp, bağımsız, kişisel inançlar ve ahlaki kurallar olarak inandırmışlardır. Din özgürlüğünü inanç özgürlüğüne döndürerek ve bunun yanında laik düzene tehdit oluşturmayacak bir takım törensel hakların kullanılmasına müsaade verirler.

 

Lâik kelimesi Latince “Laicus” aslından alınma Fransızca bir kelime. Sözlük manası; dinle ilgisi olmayan kimse, dini olmayan şey, fikir, müessese, sistem, prensip demektir.

Türk Dil Kurumu ise “Din işlerini devlet işlerine karıştırmayan, devlet işlerini dinden ayrı tutan.” diye açıklıyor.

 

Laiklik/sekülerizm/dünyevileşme genellikle eş anlamlı kavramlardır. Bu açıdan baktığımızda;

İlâhi ve manevi hedeflerden uzaklaşarak, dünyanın cazibesine kapılıp her şeye maddi açıdan bakma, en fazla haz alma ve dünyevi hedefleri yaşam tarzı haline getirmektir.

 

Laikliğin en önemli kuralı din ve devlet işlerinin ayrılığıdır. Yani siyasal iktidarın dinsel iktidardan ayrılmasıdır.

Siyasi iktidarın referans kaynağının dini/İlâhî kurallara göre düzenlenmemesini savunan görüşler “laik” görüşlerdir.

 

Devlet, resmi olarak belli bir dini kabul ettiğini belirtemez ve anayasasına böyle bir madde koyamaz.

 

Laik bir devlette din kurumları devlete ait fonksiyonları yerine getireme­yeceği gibi, devlet kurumları da din kurumlarına ait fonksiyonları yerine getir­mez. Devlet ve din kurumlarının herhangi bir şekilde birbirlerinden bağımsız olmalıdır. Laik devlet yapısı, içinde dini kurumların olmaması gerekir. “Devlete bağlı dini kurum” veya “dine bağlı devlet kurumu” olamaz.

 

Laikliğin en önemli özelliğinden biride din hürriyetini sağladığını iddia etmesidir. Bu da inanç ve ibadet hürriyeti olmak üzere ikiye ayrılır. Din hürriyeti bireyin istediği dini seçebilmesi yanında, hiçbir dine inanmaması özgürlüğünü de kapsar. Dini sadece ahlaki ve vicdani bir olgu olarak değerlendirir. Dini bireyin iç dünyasına hapsetmeyi istemektedir. Bireysel bir temele oturtturur. Böylece toplumsal ve kamusal alandan bunu dışlamış olur.

İnanç zaten bireyin tercihinde olan bir haktır. Devlet istese de istemese de bunu engelleyemez. Ama laik devlet bunu vatandaşına bir lütufmuş gibi sunmaktadır.

 

İnanç hürriyetinin yanında birde ibadet hürriyetini sağlar. Fakat ibadetten kastı ayinlerinin ve törenlerinin yerine getirilmesinde sağlanan hürriyet anlayışıdır. Vatandaşına bu hürriyetleri vermesinden dolayı da bazı çevreler, laikliğin dinsizlik olarak algılanmasına karşı çıkmaktadır.

 

 

Laik devletin bir özelliği de, o devletin bütün dinlere karşı eşit mesafede olması gerekliliğidir. Yaygın bir dinin inancını, kurallarını ve prensiplerini topluma anlatamaz, öğretemez bunlarla ilgili bir faaliyette bulunamaz. 

 

Bir başka prensibi de, farklı dinlere mensup tüm vatandaşlarına eşit davranması, aralarında farklı davranmaması prensibidir. Örneğin devlet tüm din mensuplarına eşit hukuki kurallarını uygular.

 

İnsanların, inançlarını öne sürerek bunu iç mesele olmaktan çıkarıp siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel zeminde yani kamusal alanda uygulamaya koymasını talep edemez.

 

Laik sistemde farklı inanç gruplarının kendi hukuklarını yaşama hakları yoktur. Oysa bir insanın hukuku, dini inancının bir parçasıdır.

 

Modern toplum diye isimlendirilen, demokratik-laik örgütlenme ve yönetim, kalıplaşmış belirli bir yaşam tarzını topluma dayatmaktadır.

 

Bu yüzden, İlâhi değerler ile demokratik-laik toplumun kuralları birbirleriyle sürekli çatışma halindedir.

 

Türkiye’de din-devlet ilişkilerinde esaslı değişim ve dönüşümler Cumhuriyet’in kurulması ile başlamıştır. Cumhuriyet’i kuranlar laik bir devlet ve seküler bir anlayışı hedeflemişlerdir.

 

Bu hedefe varmak içinde, siyasi, hukuki, kültürel ve sosyal bir değişimi çok hızlı bir şekilde uygulamışlardır.

 

Hilafetin ve şeyhülislamlık makamının kaldırılması, medreselerin, tekke ve zaviyelerin kapatılması, hukuk sisteminin Avrupa Ülkelerinden alınması,  alfabemizin değiştirilmesiyle geçmişimizle olan bütün bağlarımızın kopartılmaya çalışılması, ezanın Türkçe okutulması gibi faaliyetler laik devlete uyum için örnek gösterilebilecek önemli değişimlerdendir.

 

Devletin dinden dışlanması ve soyutlanması ile başlamış, dinin devletin kontrolüne girmesi ile sonuçlanmış.

 

Türkiye’de laiklik çoğu zaman, siyasetin, yazılı ve görsel medyanın üst sıralarında yer alan ve hakkında pek çok şey söylenen, zaman zamanda soğutulan bir konu olmuştur.

 

Laiklik yalnız anayasal boyutta kalmamakta, hukuksal, siyasal ve toplumsal boyutlarıyla da hayatımızın her yanını etkileyerek bir takım çalkantılara ve kaoslara sebep olmaktadır.

 

Laiklik tabulaştırıldı. Bunları yaşatmak ve ayakta tutabilmek için, zaman zaman hayali düşmanlar icat edildi, dikkatler dağıtıldı. Topluma sürekli korkular ve vehimler enjekte edildi.

Laiklik yıllarca, siyasette ve yargıda tehdit aracı olarak kullanıldı. Laiklik bahane edilerek darbeler yapıldı, muhtıralar verildi, partiler kapatıldı, gençlerin eğitim hakları ellerinden alındı, meslek liseleri kapatılarak sanayicilerin hayat damarları kesildi. Müslümanlara yapılan her türlü haksızlık, zulüm ve hak gaspları laiklik adına yapıldı. Binlerce insan mağdur edildi.

 

Türkiye’de laiklik var mı sorusu sorulmalı. Dünyada eşine az rastlanır bir uygulama var. Birbirlerinden bağımsız din ve devlet anlayışı yerine devlete bağlı devletin kontrolünde bir din var.

 

 

Devlet laikliği, halkın nasıl inanacağını ve inandırdığı dini nasıl yaşayacağını kurumları vasıtasıyla karar verip yönlendirmesi olarak kullanmaktadır. Yani bu laiklik anlayışında din devlete karışamıyor ama, devlet dini istediği gibi kendi ideolojik menfaatlerine yarar sağlayacak şekilde dizayn ve kontrol ediyor.

 

Dinin kuralları/emirleri laik sisteme entegre ettiriliyorsa o zaman sorun yok demektir. Ama dinin kuralları/emirleri devlet yönetimine talip olmaya çalışıyorsa çatışma başlıyor demektir. Dinin kuralları fırsatını buldukça devlete yönelmekten vazgeçmiyor, dolayısıyla devlet de İlahî yasaları kendi nezdinde kullanmayı devamlı engellemeye çalışıyor. Bu yüzden sürekli devletle gerginlik ve çatışmada devam ediyor. Çünkü bu ülke topraklarında her an hareketlenmeye hazır İslâm var.

 

Türkiye’de, dünyada eşi görülmemiş laiklik anlayışı uygulanıyor. Buna ister otoriter laiklik deyin, isterseniz jakoben laiklik deyin, isterseniz ideolojik laiklik deyin fark etmez, hepsine uyar!

Yazar:
Fatih Oruç
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul