18 Kasım 2017 - Cumartesi

Şu anda buradasınız: / LAİK DEVRİMLER HUKUKEN GEÇERSİZDİR

LAİK DEVRİMLER HUKUKEN GEÇERSİZDİR

LAİK DEVRİMLER HUKUKEN GEÇERSİZDİR

Türkiye’deki siyasi ve idari sorunların en önemlisi, icraatların “yasasız” ve “hukuksuz” olarak yapılması, siyasi kararların ise “toplumsal fayda ve onay”ı gözetmemesidir. Aslında “rejimin temel niteliği”nin de yasasız ve hukuksuz olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Malûmunuz, ülkemizde hüküm süren rejimin temel niteliği “Laiklik”tir. Laiklik ilkesinin niçin “yasasız” ve “hukuksuz” olarak hüküm sürdüğünü somut delillerle ispatlamadan önce, bu kavramın ülkemiz açısından nasıl bir “fiili anlam” taşıdığına bakalım.

 

Laiklik Nedir?

“En vahşi ve en şeytani tuğyan ideolojisi ve uygulaması” olan Laiklik;

- Dini vicdanlara ve mabedlere hapseder, maddi hayatın ve dünyanın işlerine karıştırmaz,

- Din işleri ile devlet işlerini, din kurumları ile devlet kurumlarını, din ile devleti birbirinden ayırır,

- Dinin siyasal ve toplumsal hayata karışmasını engeller; siyasal ve toplumsal sistemi ve rejimi din dışı kurallarla biçimlendirir,

- İdarenin dayandığı “irade”yi; “egemenlik”i, “yönetme hak ve yetkisi”ni vahiy dışı, din dışı kaynaklarda arar,

- Dini ve dini çevreleri devletin kontrolüne vererek sürekli kontrol, denetim ve yönetim altında tutar, hudutlandırır,

- Dini ilim, hukuk, sanat, iktisat, siyaset ve içtimai hayattan ayırır ve uzaklaştırır,

- Dinsizliği ve din dışılığı esas alır, her türlü dini inançtan uzaktır,

- Dini inanç bakımından devletin tarafsız olmasını öngörür,

- Dine ait olan hükümleri de birbirinden ayırır; bazı temel ilahi hükümleri yok sayar, iptal eder,

- Dini tahrif eder, Hakkı batıla karıştırır,

- Dinin inanç ve ibadetteki kimi hususları hariç, sosyal, kültürel, siyasi, idari, hukuki, adli, eğitim, iktisadi, ahlâki vb. hükümlerinin yaşanmasına izin vermez; bu alanlarda gerek kurallar bakımından, gerekse kurumlar bakımından dini geçersiz kılar,

- Dindarın kamu hizmetlerinde görev almasına karşı çıkar,

- Dini kuralları müeyyide altına alan bir devlet düzeni öngörür,

- Devletin mevzuatında, icraatında, işlem ve tasarruflarında dini kuralları dikkate almaz,

- Dini ve ilâhi kaynaklı bir otorite tanımaz,

- Allah’a isyan, insanı putlaştırma ve ilâhi kaynaktan gelen her şeyi reddetme vasfını taşır,

- İman ile aklın sahalarını ayırır, imanı alın sahasına müdahale ettirmez, ancak kendisi imanın sahasına müdahale eder,

- Allah’ı, bireysel girişim, eylem ve niyetlerle ilgisi bulunmayan evrensel bir yasa olarak tanımlar,

- Allah’a ve Allah’ın mutlak otorite ve tasarrufuna karşı durur.

İşte bu nitelikleriyle hayatın tüm alanlarını kuşatmış olan Laiklik adına yapılan devrimler, aslında zamanın anayasasına aykırı olarak yapılmıştır. Nasıl, şimdi ona bakalım.

 

1937’ye Kadar Lâiklik

1921 Anayasasının 7. maddesinde, TBMM’nin görevleri arasında, “Ah-kâm-ı Şer’iyye’nin tenfizi” de vardı. Bu, “Şeriat’ın hükümlerini tatbik etmek, yürütmek” anlamına geliyor. Nitekim maddenin sonunda, TBMM’nin, çıkaracağı kanunlarda ve tanzim edeceği nizamlarda Şeriat’ın hükümlerini ihtiva eden fıkha, hukuka, âdaba ve muamelâta uyması zorunluluğu getirilmiş ve böylece Şeriat, Anayasal düzenin esasını teşkil etmiştir. 1923’te aynı Anayasanın 2. maddesinin, “Türkiye Devleti’nin dini, Din-i İslâm’dır, Resmi dili Türkçe’dir” şeklinde düzenlendiğini ve Devletin, İslam’a göre biçimlenmesinin daha da kuvvetlendirildiğini görüyoruz.

Demek ki, 1921 Anayasasına göre, yeni Türkiye resmen ve Anayasal olarak Şeriat Devleti’dir. Yani Lâik bir devlet değildir. Çünkü 1921 Anayasasının esasını Şeriat ahkâmı oluşturmaktadır.

1924 Anayasasına geldiğimizde, Devletin hâlâ Lâik bir devlet olmadığını görüyoruz. Çünkü Anayasanın 2. maddesine göre, “Türkiye Devleti’nin dini, Din-i İslâm’dır.” 1921 Anayasasının 7. maddesi, 1924 Anayasasında 26. madde olarak yer buluyor. Buna göre, TBMM’nin görevleri arasında “Ahkâm-ı Şer’iyye’nin tenfizi” de var. Yani TBMM, Şeriat hükümlerini tatbik edip yürütecek, kanunları Şeriat’a uygun olarak yapacak, kanunların yorumlanması veya değiştirilmesi Şeriat’a uygun olacak. Yani Laiklik yok.

İşte bu iki hüküm, Anayasadan 10 Nisan 1928’de kaldırıldı. Demek ki bu tarihe kadar devlet, Anayasal olarak “İslâm Cumhuriyeti” olup, yapılacak yasal düzenlemelerin “Şeriat hükümleri”ne aykırı olmaması, anayasa gereğiydi.

Lâiklik ise Anayasaya 5 Şubat 1937’de girdi. Yapılan değişiklikle, Anayasanın 2. maddesine M. Kemal’in 6 ilkesi yazıldı. Bu 6 ilkeden biri de Laiklik idi.

Demek oluyor ki, kuruluşundan 1937 yılına kadar, 14 yıl boyunca Türkiye Cumhuriyeti Anayasal olarak Lâik Devlet değildi. 1928’e kadar Şeriat Devleti olarak kalmış, bu tarihte Şeriat devleti olma özelliğine son verildiği halde, 1937’ye kadar, devletin Lâik olduğuna dair bir Anayasal düzenleme yapılmamıştı.

Ancak, her ne kadar devletin Lâik olduğuna dair Anayasal düzenleme kuruluştan 14 sene sonra yapılmışsa da, yapılan devrimlerle; getirilen hukuki, sosyal, siyasal ve ekonomik düzenlemelerle, devletin Lâik niteliği her geçen gün biraz daha pekiştirilerek, Devlet önce Lâikleştirildi, sonra da bu, Anayasaya kural olarak yazıldı. Çünkü başta da ifade ettiğimiz üzere, Türkiye’deki siyasi ve idari sorunların en önemlisi, icraatların yasasız ve hukuksuz olarak yapılması; siyasi kararların ise toplumsal faydayı ve onayı gözetmemesidir.

Görüyoruz ki, daha devlet Lâik değil iken, zamanın anayasasına aykırı olarak Lâik devrimler yapılmıştı. Şimdi, önce 1921 Anayasasına, ardından da 1924 Anayasasına aykırı olarak yapılan Lâik devrimlere değinelim.

 

1921 Anayasasına Aykırı Devrimler

1- Lozan Barış Andlaşması: 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Andlaşması’nın 37'nci maddesinden 44'üncü maddesine kadar olan hükümleri uyarınca, T.C.’nde yapılacak hiçbir yasa, hiçbir yönetmelik ve hiçbir resmi işlem, bu maddelerle çelişik olamayacak ve bu madde hükümlerinden üstün tutulamayacaktır. Sözkonusu maddelere göre, T.C. için öngörülen siyasi, idarî, hukuki, eğitim-öğretim, sosyo-kültürel sistem ve rejim; azınlıkların din, dil ve inançlarına uygun olmak durumunda. Yani bütün bu hususlarda müslümanlar da azınlıkların tâbî oldukları hükümlere tâbî olacaklardır; çünkü Lozan’da sistem, azınlıkları esas alarak kurulmuştur. Medenî hukuk alanında olsun, ceza hukuku veya diğer hukuk alanlarında olsun, esas olan, yahudi ve hıristiyan azınlıkların din ve inançlarıdır. İşte bu nitelikleriyle, ilgili hükümleri dönemin Anayasasına aykırı olan Lozan Andlaşması, 23 Ağustos 1923 tarihili ve 340 sayılı yasayla TBMM’nde kabul edilip onaylandı. İşte bu 340 sayılı yasa, dönemin Anayasasına aykırıdır; çünkü Anayasaya göre bütün hukukî ve sâir düzenlemeler, Şeriat hükümlerine uygun olmak zorundaydı. Oysa bu andlaşma hükümleriyle, Şeriat hükümlerinin iptali sözkonusuydu ve “devletin dininin İslâm olduğu” hükmüne aykırılık vardı.

2- Hilâfet’in Kaldırılması: 3 Mart 1924 tarihli ve 431 No’lu yasa uyarınca Halifelik makamı kaldırıldı. Oysa Şeriat ahkâmına göre, müslümanların başlarında bir Halifenin bulunması şarttır ve kimi ibadetler, Halifenin varlığına bağlıdır. Bu nedenle, 431 sayılı yasa, dönemin Anayasasının 2. ve 7. maddelerine aykırıdır.

3-  Şer’iyye ve Evkaf Vekaleti’nin Kaldırılması: Yine 3 Mart 1924 tarihinde, 429 No’lu yasayla “Şeriat ve Vakıflar Bakanlığı” kaldırıldı. Oysa Anayasaya göre kanunlar Şeriat’a uygun olmak zorundaydı; bu uygunluğu ise Şeriat Bakanlığı ve TBMM’ndeki “Şeriat Komisyonu” sağlamakta idi. Yine, Şeriat ahkâmının özel bir önem verip ayrıntılı olarak düzenlediği vakıflara da el konuldu, böylece Şeriat ile ters düşüldü. Demek ki 429 sayılı yasa ve getirdiği yeni düzenlemeler, dönemin Anayasasının 2. ve 7. maddelerine aykırıydı.

4-  Medreselerin Kaldırılması: 3 Mart 1924 tarihli ve 430 sayılı yasa ile, tüm medrese ve okullar Eğitim Bakanlığı’na devredildi; medreselere ayrılan ödenek kesildi ve yerine “Lâik devlet hocası” yetiştirecek İmam-Hatip okulları ile İlahiyat Fakülteleri kurularak medreseler kapatıldı. Oysa medreseler, Şeriat ahkâmının eğitim ve öğretimini yapan Şer’î eğitim kurumalarıydı. Demek ki, 430 sayılı yasa da dönemin Anayasasının 2. ve 7. maddelerine aykırıydı.

5- Şeriat Mahkemelerinin Kaldırılması: Bir devletin Anayasal düzeninin esasını Şeriat oluşturuyorsa ve Anayasasında devletin dininin İslâm olduğu yazıyorsa, o devlette yargı ve adliye sistemi de elbette Şeriat’a göre düzenlenecektir. İşte bu görevi yapan Şeriat Mahkemeleri, 8 Nisan 1924 tarihli ve 469 sayılı yasayla kaldırıldı. Haliyle bu, dönemin Anayasasının 2. ve 7. maddelerine aykırıydı.

 

1924 Anayasasına Aykırı Devrimler

 

Ülkemizi “Lâik devlet tasallutu”na sokan kimi devrimler de, 1924 Anayasasının hükümlerine aykırı olarak gerçekleştirildi. Şu örnekleri verebiliriz:

1- Takrîr-i Sükûn Kanunu: 4 Mart 1925 tarihli ve 578 sayılı Takrir-i Sükûn Kanunu, Şeriat ahkâmını tatbik etmesi gereken devlette, yapılan Şeriata aykırı icraatlardan ötürü muhalefet edenleri imha etmeyi öngörüyordu. Bu, Anayasanın 2. ve 26. maddelerine aykırıydı.

2-  Hıyanet-i Vataniyye Kanunu: 25 Şubat 1925’te, 556 sayılı Hıyanet-i Vataniyye Kanununun 1. Maddesine göre din ve siyaset birbirinden ayrılmıştır. Oysa o sırada Anayasaya göre devletin resmi dini İslâm’dı ve kanunlar, tüzük ve yönetmelikler “Şeriat Ahkâmı”na uygun olacaktı. Bu yasanın Anayasanın 2. ve 26. maddelerine aykırı olduğu besbelliydi.

3-  Medeni Kanunun Kabûlü: 17 Şubat 1926’da 743 sayılı kanunla İsviçre’den tercüme edilen ve Hıristiyanlık kültürü ile hazırlanmış Medeni Kanun, halkı müslüman olan T.C.’nin Medeni hukuku olarak kabul edildi ve böylece, Şeriat ahkâmını ihtiva eden Mecelle yürürlükten kaldırıldı. Böylece Medeni Hukuk, Anayasanın 2. ve 26. maddelerine aykırı olarak yapıldı.

4-  Ceza Kanununun Kabûlü: 1 Mart 1926 tarihli ve 765 sayılı kanun ile, İtalya’dan tercüme edilen Ceza Kanunu T.C.’nin Ceza hukuku olarak kabul edildi ve Şeriat’ın ceza kanunları yürürlükten kaldırıldı. Şeriat devletinde Şeriat yasalarının kaldırılması, Anayasanın 2. ve 26. maddelerine aykırıydı.

5-  Kıyafet Devrimi: 25 Kasım 1925’te, 671 No’lu kanunla şapka giyilmesi zorunlu kılındı, böylece sarık takmak yasaklandı. 30 Kasım 1925 tarihli ve 676 sayılı yasayla da, İslâmî kılık-kıyafet giyilmesi yasaklandı.

Bu kanunların çıktığı dönemde, Anayasal düzenin esası İslâm’dı, Şeriat’tı. Zira, Anayasanın 2. maddesine göre devletin dini İslâm’dı. 26. maddesine göre de Meclis, Şeriat’ın hükümlerini tatbik etmekle ve kanunî düzenlemeleri Şeriat’a uygun yapmakla görevliydi. Anayasanın 2. ve 26. maddelerine göre, kanunlar İslâm’a, İslâm Şeriatına aykırı olamazdı. Bu yüzden sözkonusu yasalar anayasaya aykırı olarak çıkarılmıştı.

 

Devrim Yasaları Hukuken Geçersizdir

İşte bu hakikatten dolayı, rahatlıkla diyebiliriz ki Laik Devrim yasaları, -hukuki tabirle söyleyecek olursak- “mutlak butlan ile batıldır.” Yani hiç olmamış gibi, hiç yapılmamış gibi yok hükmündedir ve hukuken, eski sistem kendiliğinden geçerliliğini sürdürmektedir. Ama hukuken... Fiilen ise, hukuksuz olarak, yasasız olarak, zorla dikte edilmiş, esasen geçersiz olan yasalarla belirlenmiş bir rejim hüküm sürmektedir.

Yazar:
Faruk Köse
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul