22 Ocak 2018 - Pazartesi

Şu anda buradasınız: / İHTİLAFLI MESELELERDE VASAT ÜMMETİN TAVRI -1

İHTİLAFLI MESELELERDE VASAT ÜMMETİN TAVRI -1

   


“Şüphecilik, incinmiş ruhların sadizmidir.”

Emile Cioran

Şeytanın Bir Taşla Vurduğu Çok Kuş

Bir zamanlar televizyonlarda,  dindar şahsiyetlerle laik olanlar tartıştırılır ve bundan rating devşirilmeye çalışılırdı. Ancak totaliter sistem içerisinde konformist bir zihinsel yapıya hapsolan statükocu mantık, düşünmeyi unutmamış ve fincancı katırlarını ürkütmeden meramını anlatmayı öğrenmiş olan Müslümanlara rakip olamadı. Bu dönemde bazı köşe yazarları, “neden dindarları birbirleriyle tartıştırmıyoruz?” fikrini ortaya attılar. Sonuçlarını internette görüyoruz. Bu fikri ortaya atanların akıl hocası olan şeytan, diğer tarafta da oldukça tecrübeliydi. Bununla da kalmadı, onlar birbirleriyle tartışmayı da hayır kisvesi altında güzel gördüler ve diğerleriyle uğraşmaktan daha çok sevdiler. Tarih boyunca da, şeytanın iğvası ve imtihanın bir gereği olarak, küffara İslâm’ı tebliğ etmek ve din kardeşine hakkı ve sabrı tavsiye etmek, hiçbir zaman din kardeşini kendisinden aşağı görerek ona hücûm etmekten daha lezzetli olmadı.

Saadet Asrı’nda da, İslâm’ın altın çağlarında da ihtilaflar vardı. Ama bunlar teferruatta kalmaktaydı. Ashab-ı Kiram içerisinde mücahidler, eli açık zenginler, zahidler, fakihler ve bir çok farklı meşreb bulunmaktaydı ama iki bütünlük bozulmadan duruyordu: Zihinlerde, kalplerde İslâm’ın bütünlüğü ve İslâm Cemaati’nin bütünlüğü…

Sonra manevî kayıplar siyasî ihtilaflar şeklinde semerelerini verdi. Her birimizin önemsediği, yücelttiği kavramlar vardı. İslâm’ın bütünlüğü içerisinde hepsinin yeri vardı. Ama biz kendimizi ve kavramlarımızı o kadar önemsiyorduk ki, hüsn-i zannı nefsimize, sûizannı kardeşimize revâ görüyorduk. Hucurat Sûresi’nde, iman kalplerinde yerleşmeden “iman ettik” diyen bedevîlere yapılan ilâhî ikazı, nüzül sebebi olan kişilerle sınırlı algılamış olacağız ki, kendimize bir fazileti yakıştırmayı, onu kazanmaya önceledik. Söylem ve fikriyatımızda kabuk ve öz, zâhir ve bâtın bağlantısını kuramadık. Az yaptığımızı çok sayarken, kardeşimizin yapmadıklarını görmekte zorluk çekmedik. İlerleme imkânımızı yok ettiğimizin farkına varamadık.

Fitneler Çağında İlmin Adâb ve Mesuliyeti

Selef-i Salihin ilmi, Allah (c.c.)’a yaklaşmanın vesilesi görmüşler, “Allah’tan en fazla âlimler korkar” müjdesine mazhar olabilmek için ilim tahsil etmişler ve edebe son derece önem vermişlerdi. Zâhirî ilimle manevî kemâlâtı bir arada götürmeye gayret etmişlerdi. Rasulullah (s.a.s.)’ın: “Faydasız ilimden Allah (c.c.)’a sığınırım” buyruğu, onlar için büyük anlam taşıyordu. Hatta Ashâb-ı Kirâm’ın önde gelenleri tekeffülü (amel edilmeyecek şeyi öğrenmeye çalışmak) kusur görmüşlerdir. Dolayısıyla o devirlerde kişinin ilmi, amel ettiği kadar kabul edilmiş, bunun sonucu olarak da ilim öğrenenler kendilerine azimeti uygularken, insanlara ruhsat nazarıyla bakmışlar. İlmi diğer Müslümanları tekfir etmek için kullanma ortamı çok nadir oluşabilmiştir. Bu örnekler de Hariciler ve Mutezile gibi, siyasî tavrı veya aklı, vahyi bilginin önüne getirenlerde zuhur etmiştir. Sünnî ulemâ tekfir müessesesini Ehl-i Kıble’ye karşı kullanmama hassasiyetiyle maruf oldukları gibi, sahip oldukları ilim, onlara ilmin hakikî ufuklarını gösterecek boyutta olduğundan, tevazu peşinden zuhur etmişti. Onlar, sözlerini: “Bizim anladığımız bu kadardır, Rabbim en iyisini bilendir” diyerek bitirirlerdi. Bu edeple ilimlerinin deryada bir katre olduğunun ve kendi kendilerine bir kudrete sahip olmadıklarının bilincini göstermiş oluyorlardı.

İslâm âlemi, üzerinde fitne bulutlarının dolaşacağı, ümmetin fırkalara bölüneceği devirleri önceden haber veren pek çok hadis-i şerif vardır. Birini nakledelim:

Huzeyfe b Yemani (r.a.) rivayet ediyor:

İnsanlar, Rasulullah (s.a.s.)’a hayırdan soruyor, ben de başıma gelir korkusu ile şerden soruyordum. Bir gün dedim ki:

“Ya Rasulullah (s.a.s.)! Biz, cahiliye karanlıklarına batmış bir haldeyken, Allah Azze ve Celle bize bu hayrı getirdi. Acaba bu hayırdan sonra bir daha şerre mülaki olur muyuz?”

“Evet!” cevabını verdi.

Tekrar dedim ki:

- Ya bu şerden sonra bir daha hayır gelir mi?

“Evet! Ama her ne kadar hayır da olsa dumanlı olacak!” buyurdu.

Ben:

- Onun dumanı nedir? diye sordum.

“Benim sünnetimden yüz çeviren, benim yolumdan başka yolda giden topluluklar olacak! Onların kimini tanıyacak, kimini yadırgayacaksın” buyurdu.

Ben:

“Bu hayırdan sonra bir şer olacak mı?” diye sordum.

“Evet! Cehennemin kapılarında bir takım tellallar duracak! Cehenneme gitmek üzere bunlara kim icabet ederse onu oraya atarlar” buyurdu.

Ben:

-Ya Rasulallah! Onları bize tavsiye eder misin?” dedim.

“Evet! Bizim ümmetimizden birileri. Bizim dilimizi de konuşurlar” buyurdu.

“Ya Rasulullah (AS)! Bu başıma gelirse ne buyurursun?” dedim.

“Müslümanların cemaati ile imamından ayrılma!” buyurdu.

Ben:

- Şayet cemaatleri ve imamları yoksa?” dediğimde:

“Bu fırkaların hepsinden uzaklaş! Velev ki, bir ağaca sığınıp o ağacın kütüğünü yemek zorunda kalsan ve bu haldeyken ölüm sana gelse dahi kaç onlardan.” Buyurdular.2

Günümüzde, Abdurrahman Dilipak’ın güzel nüktesiyle ifade edecek olursak: Farzları yapmayanın haramda, sünnetleri yapmayanın kerahette, bizim gibi düşünmeyenlerin küfürde sayıldığı bir fikir ortamı doğması, ilim öğrenme edebini kaybetmemizle yakından alakalı olmasın? Bir başka deyişle, benim fark edebildiğimi fark edememiş olan, benim anlayabildiğimi anlayamamış olan, benim fark edemediğimi fark etmiş olan ya da benim anlayamadığımı anlamış olan Müslüman, benim gözümde sapık oluyor. Ben nasıl inkişaf edeceğim? Hatalı olan nefsimi ya da kardeşimi nasıl düzelteceğim? Son nefesime kadar en kemal noktada olduğum, benden az yapanın yetersiz, fazla yapanın aşırı olduğu ön kabulüyle halimden memnun mu yaşayacağım? Son nefeste hatamı anlarsam bunun bana bir faydası var mı?

“Allah'a yönelerek O'na karşı gelmekten sakınınız, namaz kılınız, dinlerinde ayrılığa düşüp fırka fırka olan, her fırkasının da kendisinde bulunanla sevindiği müşriklerden olmayınız.”3 ayet kime hitap etmektedir? İhtilaflarımızda burada bahsedilen müşriklerin durumuna düşmememiz isteniyorsa, bu boşuna bir uyarı -hâşâ- olamaz. Rahmet olan ihtilafın dışında, Müslümanların birbirleriyle mücadeleye girişmelerine sebeb olan gayr-ı meşru ihtilaflar Rasulullah, (s.a.s.)’ın gelecekle ilgili uyarılarında önemli bir yer tutmuştur. “Ey iman edenler, iman edin”4 Kur’ânî ikazı, kafamıza balyoz gibi inmeli. Delilsiz mücadeleye girişmeye kalkıştığımızda, karşımıza Mü’min Sûresi’ndeki Allah (c.c.)’ın ayetleri dikilmeli.5 Bu İlâhî ikazda geçen kibirden nefsimizi temize çıkarma telaşına düşmek yerine, Nebevî buyruğu hatırlamalıyız:

“Kibir, hakkı ibtal, halkı tahkirdir!”6

Herkes kendisini bu kıstaslarla hesaba çekebilmeli. Bizler, kendi yanımızdaki görüşlere kutsal metinlercesine bağlandığımız için, bunlarla açıklayamadığımız oluşlara karşı tavrımız sert oluyor. Hucurat Sûresi 49/ 11. Ayet- kerime7aslında özgüven bombası günümüz Müslümanına yeterince açık mesaj veriyor, ama yine de Hasan el Basri (rh.a.)’in: “Sûizan yapıp, isabet eden de mesul olur, hüsn-i zan yapıp isabet kaydedemeyen de ecir kazanır” şeklindeki ikazı, sayfalarca yazı yazmaktan beni, okumaktan sizi kurtarır sanıyorum.

İlimden nasibini almış olanlarımızdan beklentimiz, Selef-i Salihîn’in yaptıkları fedakârlıkları aynen tekrarlamaları ve hayatlarını tamamen hakkın tesisine adamaları gibi takat getiremediğimiz, haddimizi aşan temenniler de olmamalı. Ama en azından eskilerin yaptığı kadar olmasa da yaşantıda ve beyanda, takvaya sarılıp Müslümanlara hüsn-i zan ile bakmaları, emin oldukları hususlarda halkı bilgilendirirken, kat’i bilgi bulunmayan konularda tevakkuf etme (susma) düşünceliliğini göstermeleri, böyle bir fitne çağında elzem olsa gerektir. Kendi görüşlerini ön plana çıkardıkları ölçüde, tedavi bekleyen hastaya hastalıklarıyla ilgili magazin bilgisini aktaran doktor gibi, bal yapmayan arı mesabesinde kalmış olurlar. Nisa Sûresi 83. Ayet-i kerimesi avam olan bizlere karşılaştığımız konuları Rasulullah (s.a.s.) ve ulu’l- emr olanlara götürmemizi işaret ediyor.8 Başta İmam Râzî olmak üzere birçok müfessir, İbn Abbas’tan gelen bir rivayeti esas almış ve ulu’l- emr’den maksadın müctehid ulema olduğunu belirtmişlerdir. İbn Abidin de bu görüştedir. Bazı muhaddisler: “Âlimler peygamberlerin varisleridir” hadisindeki veraseti, ilmî ve siyasî hilafet olarak değerlendirmişlerdir. Mü’minlerin emîri, muttakî bir âlim olduğu zaman ihtilaf ortadan kalkar. Halife yoksa, muttakî bir âlimin fetvasıyla amel etmeleri gerekir.9  Ya biz ne yapıyoruz? Avam olarak fetvaları biz vermeye soyunurken, ilimden nasibini almış olanlarımız ise söylentiyi halka naklediyor ki bu durum, ayet-i kerimede işaret edilenin tam tersi gibi görünüyor.

(Eskimeyen) Yeni Tartışma: Tasavvuf!

Günümüzde, dünya genelinde yaşanan çalkantılara paralel olarak mü’minler arasındaki fay hatlarının derinleştirilmesine yönelik bir stratejinin eserlerini günlük hayatımızda yaşıyoruz. Sanki Türkiye’de modernist akımlar, hiç bir zaman olmadığı kadar çeşitlenmiş ve çok kişi tarafından savunulmaya başlanmış, buna karşın geleneksel kanat da gardını almış gibi görünüyor. Tasavvuf, bu alanda önemli bir kırılma noktası, zira İslâmî geleneği onun üzerinden geçmeden yıkmak mümkün görünmüyor. Diğer taraftan İslâmî gelenek, modernist çevrelerce İslâm âleminin bugün düştüğü durumun sorumlusu gibi görülüyor.

Bu noktada da,  siyasî mülahazalarla hükme varmaya çalışmanın, yeni bir sapık fırka oluşturmaya yol açacağını bilmek için İslâm tarihine kısaca göz atmak yeterli. Tasavvufun ne olup, ne olmadığını tartışmak ise, bu yazının boyutlarını çok aşacaktır. Ama en azından günümüzde iki kesim arasında en çok anlaşılmazlık konusu olan noktalara kısaca değinmekte yarar var.

Tasavvuf Ayrı Bir Dîn Mi?

Şeriatte vesileler, vesile oldukları şeyin hükmüne tabidirler. Kendisi ile farzın ifa edileceği şeyler farz, vacibin ifa edileceği şeyler vacib hükmünü almaktadır.10Hesap gününe hazırlanan her mükellefin hedefi, Allah (c.c.)’ın rızasını tahsil etmek ve imtihanı kazanmaktır. Bazı âlimlerin “fıkh-ı batın”, bazılarının “fıkh-ı vicdanî” terkibiyle ifade ettikleri kalple ilgili ilimler, hayatî öneme haizdir. Bu ilimlerin öğrenilmesi ve gereğince amel edilmesi gerekir. Ragıp el İsfahanî:

“Adalet, üzerine düşeni aynen yapmaktır. İhsân ise, hem üzerine düşeni yapmak, hem de bunu en güzel şekilde yapmaktır” diyerek ihsân ve adâlet arasındaki ilişkiye dikkat çekmiştir.

İbn Atiyye (r.a.), Nahl Sûresi 90. Ayet-i kerimede geçtiği şekliye ihsânı şöyle açıklamıştır:

“İhsân, farzların tamamlayıcısıdır. Mendûb olan şeylerin tümünü içine alır”.

 İhlâs ve ihsânla ilgili ilimleri öğrenmek farzdır.  İbn Abidin, “farzı ayn” olan ilimleri tasnif ederken, bu nokta üzerinde durmuş ve şu tesbitte bulunmuştur:

“Beş farz ile ilm-i ihlâs’ı öğrenmenin farz olduğuna şüphe yoktur. Çünkü amelin sahih olması buna bağlıdır. Helali, haramı ve riyâyı öğrenmek farzdır. Zira ibadet eden kimse riyâ yaparsa amelin sevabından mahrum olur.  Hased ile ucûb’u öğrenmesi dahi farzdır. Çünkü bu iki şey, ateşin odunu yediği gibi ameli yerler11

Hal böyle iken zâhirî hükümleri uygulamakla dînin özünü yaşadığını zannetmek insana yersiz bir güven verebilir. Bu da, kendi yaptığını ölçü kabul etmeye götürebilir. Zira büyük bir alanı yok sayarken şeytanın bu alandan gelecek saldırılarını savuşturabilmek aklen mümkün görünmemektedir.

Tasavvufta budizm, paganist Yunan vb. özellikleri olduğu iddiası özellikle müsteşriklerce gündeme getirilen bir husustur. Ancak hakikî tasavvufun kaynağı Kitap ve Sünnettir.12 Ebû Süleyman Dârânî’nin şu sözü bu yaklaşımın çarpıcı bir dışavurumudur:

“Çoğu kez, Sufilere gelen ilhâm ve varidat türü şeyler kalbime gelirdi de ben, onları iki âdil şahid olan Kitab ve Sünnete arz edip gelenin hak olduğuna dair tasdiklerini almadan kalbime girmesine izin vermezdim.”

Haris el Muhasibî de benzer şeyler söylemiştir.13Yine büyük âlim ve mutasavvıflardan olan İmam Gazalî’ye göre: “Dünyada Nübüvvet nûrundan başka kendisiyle aydınlanılıp Hakka gidilecek bir ışık yoktur.14

Kur’ân’da ve hadis-i şeriflerde tasavvuf kelimesinin geçmediğini dikkate alan bazı müsteşrikler bunun, Hindistan veya eski Yunan’dan geldiğini ispata çalışmışlardır. Ehl-i Sünnet uleması ise, tasavvufu: “Şer’î hudutları muhafaza ederek, Allah Teâlâ’yı zikirde müdavim olmak ve rıza makamına ulaşmak” olarak kabul ve tavsiye etmişlerdir. Bu durumda tasavvufun kaynağını Hindistan veya eski Yunan felsefesinde aramak boşuna bir gayrettir. Mü’minler, Rasul-i Ekrem (s.a.s.) ve Hulefa-i Raşidîn’in Sünnetlerine riâyet etmek durumundadırlar. Manevî hayatlarında da durum aynıdır. Şer’i şerîfin hudutlarına riâyet edilmediği müddetçe tasavvufî hayattan bahsetmek mümkün değildir. Tağutî güçlere duâ eden ve şeytanî vesveselerden kurtulamayan kimselerin, insanlara zühd ve takvayı öğretebilmeleri imkânsızdır. Zühd ve takva hayatı, cihadla yakından alakalıdır. Nefsin hevâ ve heveslerini durdurabilecek tek ilaç, cihad’dır.15

Mübah olan bir konuda bazen bir maslahata, bazen zarurete binaen onların şiarı (belirleyici vasfı, papazın zünnarı gibi) olmamak kaydıyla diğer kavimlerden istifade edilebileceğine kail olan âlimler vardır.16 Tarikatlar dönemiyle belli bir disiplin içinde müesseseleşen tasavvufî terbiyenin teferruat kısmındaki uygulamalarında diğer mistik anlayış ve terbiye metodlarından yapılan istifade ve intikaller fıkıh usulünde kabul ve amel edilen örf, maslahat ve şer’u men kablena delillerine uygun olarak gerçekleşmiştir görüşü de bulunmakla birlikte, bunu genel bir doğru olarak kabul etmek mümkün görünmemektedir. Evet, Kur’ân-ı Kerîm’in kitap haline getirilmesi ve teravihin cemaatle kılınması gibi sahabe dönemine kadar dayanan uygulamalar vardır ki, Rasulullah (s.a.s.) döneminde yapılmamış, hatta sahabe bu yüzden bu konularda da tereddüt etmiştir. Ama bu ve fıkıh kitaplarına geçmiş sayısız mevzuda, kıyas, istihsan, maslahat ve sedduz- zeraî  kaideleri göz önüne alınarak bu gibi uygulamalar yapıla gelmiştir. Bid’at-ı hasene kavramı, buradan neşet etmektedir. Ancak herhangi bir disiplinin içinde cereyan eden bütün bid’atlerin bu usûle ve dolayısıyla İslâm itikadına uygun olarak ortaya getirildiğini iddia etmek zordur. Karamıta mezhebi gibi sapık ve bâtıl fırkalar da, kendilerini tasavvufî geleneğe nisbet etmişler, bu gibi akımlara kendisi de hem müctehid, hem büyük bir mutasavvıf olan İmam Rabbanî’nin bakışı, bunların katlinin vâcib olduğu fetvasıyla olmuştur.17İbn Abidin, Reddül Muhtar’da şeriat, tarikat ve hakikat kavramlarının mahiyetini izah ettikten sonra şu tesbitte bulunur:

“Bu üç şeyden murad, kuldan beklenen kulluk vazifesinin, beklendiği şekilde yapılmasıdır.” İmam Seyid Şerif Cürcanî ise tasavvufu:

“Şeriatın zâhirî ve bâtınını, ahkâmını ve adabını bilip yaşamak” şeklinde tanımlar. Tasavvuf bir haldir, felsefe değildir.18Yusuf Kerimoğlu, adı geçen eserde son yıllarda tasavvufun İslâm’dan ayrı bir dîn olduğunu iddia eden yazarların artmış olduğunu, ancak iddia sahiplerinin de hangi kültürlerin bu noktada etken olduğunda anlaşamadıklarını belirterek, bu teorileri delilleriyle sıralamıştır. Netice olarak İslâm ilmi nazarında bu teorilerin bir değeri olmadığını belirtmiştir.19  

Biz bu görüşü kabul etmeyebiliriz, ama o zaman hayatımızı da bir gözden geçirelim. İnşallah hepimizin her yaptığı hareket, Sahabe döneminkine uygun olup, diğer kavimlerin alışkanlıklarına benzer değildir.

Bizde olmayan bir ilim alanının tüm birikimini reddettiğimiz zaman, kâinat boşluk kabul etmediği için kalan boşluğa dolan, nefsanî duygularımızın yönlendirdiği akıl yürütmeler olacaktır. Bunun ise sonunda nerede duracağı hiç belli olmaz. Akılcılığa kapılan –eskiden- ilim sahibi insanların bugünkü durumundan ibret alamazsak başka bir şey zaten bize kâr etmeyecek demektir. Zira Kur’ân ve Sünnet kavramlarını inhisarlarına alarak yola çıkanlar bugün, “Peygamber’e postacı, Kur’an’a tarihsel metin, Allah Teâlâ’ya ise olay gerçekleşmeden bilemez” demeye başladılar.

Sorunumuz biraz da çağımızın egemen düzen ve ideolojilerinden etkilenmeyle ilgili modern bir sorun olsa gerek. Türkiyeli Müslümanlar olarak çoğumuz kendimizi Ehl-i Sünnet içerisinde kabul ediyoruz, ama düşüncede daha ziyade Mutezile’ye benziyoruz. Her şeyi aklımıza sığdırmaya çalışıyor, kuşatamadığımız bir şey karşısında kalınca, kendimizi onu reddetmek zorunda hissediyoruz. Bu ciddi sakıncaları da beraberinde getiriyor. Abdullah ibn Mesud’un hatme benzeri tesbihât yapan kişilere: “Siz günahlarınızı sayın, hayrınızda bir eksilme olmayacağını ben garanti ederim” şeklindeki güzel ikazını tesbihât’a karşı gibi algılıyoruz ama araştırmadığımız için namaz tesbihâtını da terk ediyoruz. Cemaatle, komutla yapılanı değil, Sünnet olanı kast ediyorum. Sorsalar meşru olduğunu söyleyeceğiz ama pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da kafamız karışıp kaldığı için amel oluşamıyor, genellikle kaynayıp gidiyor. Ehl-i Tevhîd olma noktasında kendimizi en iyi makama lâyık görmeye devam edeceksek, zihnimizde bu gibi ikilikler de kalmamalı! Zikrin her hali gibi, kıtaldan nefsin terbiyesine, emri bil marufa kadar cihadın her şekli, naslardan fıkh-ı bâtın’a “iman, İslâm ve ihsân” hadisindeki üç unsurun da kapsama alanı, ahkâm ayetlerinden Hızır kıssasına kadar Kur’ân’ın tamamı, Sahih hadislerden aklımızın aldığı ve almadığı, hepsi bir yapbozun parçaları gibi birbirine tam olması gereken yerden eklemlenmiş olarak bütünü oluşturmalı. Tevhîd bunu gerektirmez mi? Ve bu Tevhîd’dir, İslâm âlemini de vahdet’e götürecek olan.

Farklı meşrebten Müslümanların yaptığı amellerle ilgili zannî görüşler seslendirip sonra bunlar onların ağzından çıkanlarmış gibi onları yargılamak; savcı ve hakim mevkilerini kimseye bırakmamak, sûizan olmanın ötesinde zulümdür de. Bir fırkayı sapık kabul etmeden önce, amelini ne niyetle yaptığı, kendi kaynaklarından öğrenilmeli değil midir? Söz gelimi, zikirle uğraşan tasavvufçuların Allah (c.c.)’ın emirlerini uygulamayıp sadece dille tekrarladığı, Kur’ânı okumak, anlamak, emir ve yasaklarını yapmayı bir kenara atarak sadece Allah (c.c.)’ın ismini tekrarlamakla yetindikleri, “La mevcude illalah” zikrinin kâinatın -hâşâ- Allah (c.c.) olduğu mânâsında anlaşıldığı çok ciddi ithamlardır. Vahdet-i vücûd, vahdeti şuhûd, panteizm, hulûl ayırımı yapmadan, bunlardan birini çağrıştıran bir virdi elfaz-ı küfür sayılan “panteizm” e dahil etmek, hangi usûle göre doğrudur? Bu konuda Ebubekir Sifil’in, Panteizm’in değişik şekillerini sıraladıktan sonra yaptığı şu tefrik bize yardımcı olacaktır:

“Allah Teâlâ’dan başka herhangi bir varlığa ulûhiyet izafe etmek şirk olduğu gibi, Allah Teâlâ’ya mahsus sıfatların bir başka varlığa izafe edilmesi de şirktir. Âlemde Allah Teâlâ’dan başka hakikî varlık sahibi yoktur, diğer varlıklar, varlığını O zü’l celâlden alır, varlıkları fanî ve izafîdir. Oysa Hak Teâlâ’nın varlığı mutlaktır ve Bakî’dir. Bütün varlıklar Allah (c.c.)’tan gelmiştir ve yine O’na dönecektir. O halde gerçek varlık tektir ve O’dur” anlamındaki vahdet-i vücûd inancı ise, Ehl-i Sünnet’e zıt değildir. Her şeyde Allah Teâlâ’nın kudret ve azametini görmek, âlemi, O zü’l celâl’in sıfatlarının yansıması ve tecellisi olarak telakki etmektir. İmam Rabbanî, Vahdet-i vücûd’a itiraz ederek, Vahdet-i Şuhûd’u savunmuştur. Ancak Vahdet-i vücûd’un yukarıda zikrettiğim anlayıştan ibaret olduğunu söyleyenler bakımından vahdet-i şuhûd bundan çok farklı değildir. Ancak Vahdet-i vücûd’un, “her şey aslında Allah’tır, âlem Allah’tır” anlayışından ibaret olduğunu söylemek doğruysa, İmam Rabbanî’nin de söylediği gibi, bunun savunulacak yanı yoktur.”20

Efendisinin söylediklerini tekrarlayıp duran, fakat yapmayan köle misali; zikir çekenleri değil, Kur’ân okuyanları anlatmaya daha uygundur. Zira Rabbimizin kelamı Kur’ân’dır. Zikrederken Allah Teâlâ’nın emirleri değil, isim ve sıfatları, Kur’ân ve hadislerde varid olmuş olan tesbihatlar, salâvat tekrarlanmaktadır ve bunları yapmak da, Allah (c.c.)’ın emri olan şeylerdir.21 Tasavvufta Kur’ân’ın okunması emirlerine yapışmaktan farklı olarak ve yalnız başına değerlendirilmemiştir. Sufiler: “Size verdiğimiz kitabı kuvvetle tutun” (A’raf Suresi, 7/171)” ayetinden onunla gereği gibi ameli; “Onu hakkıyla okurlar”(Bakara Suresi, 2/121)” ayetinden okunan her bir ayet-i kerimeye uygun hareket etmeyi anlamış ve buna uygun amel etmişlerdir²².

Meşrebimizden olmayan kardeşlerimize dair varsayımla, avam arasından çıkıp ilim sahibi insanlar arasında seslendirilmeye başlandığında, batılı ve işbirlikçi odaklara gün doğdu demektir: Onları bırakıp birbirimizi tadlil ve tekfir hastalığı yeniden hortlamış, meydan emperyalist kâfirler için ardına kadar açılmıştır artık… Zaten onlar da, İslâm Dünyası’nı mümkün olduğu kadar çok sayıda parçaya bölmek niyetindeler, aradıkları ihtilaf malzemelerini de vesveselerimizin dürtmesiyle biz ortaya çıkarıyoruz. Asgarî müşterekte birleşme ve birbirimizi anlama gayreti daha başlamadan, diğer tarafın zaten sapık olduğu ön kabulüyle bitirilmiş oluyor.

Burada şu sorulabilir: Zikrullah gibi önemli bir ameli ilgilendiren yanlışlar varsa dile getirilmeyecek mi?  Burada iki mesele ve iki çözüm ortaya çıkıyor:

1-                Yanlışın sınırlarını neye göre çizeceğiz? Kur’ân ve Sünnetin yorumunu aklımızla mı yapacağız? Fıkhî konularda ve şeriatte mücerred akılla hüküm vermek bid’at ve sapıklıktır. Tevhîd ve Sıfat ilminde yalnız akılla hükmetmek ise daha büyük bir bid’at ve sapıklıktır.²³  Burada çözüm tektir ve Ehl-i Sünnet âlimlerinin yolundan ayrılmamaktır.

2-                Yanlışı tesbit ettikten sonra da iş bitmiş olmuyor. Gözümüze kestirdiğimiz bir topluluğu toptancı bir yaklaşımla o yanlışa nisbet edebilir miyiz, yoksa Rabbimiz indindeki mesuliyetten kurtulabilmek için sadece yanlışı yaptığını kendi ikrarlarıyla bildiklerimizi mi ilzam edebiliriz? Herkesin yanlışını tek tek teyid edemeyeceğimize göre burada da çözüm, yanlışın ne olduğunu dile getirmek ve okurun eline bu ölçüyü vermek, onunla karşısındaki kişi ve toplulukları değerlendirmesine izin vermektir. Okuyucu, belirli bir meşrebin temsilcilerine zinhar yaklaşmasın istiyor olabiliriz ama bunun hakkaniyetten ayrılmadan yapılması mümkün gözükmemektedir.

Bugün Kur’ân’a aykırı hareket eden ama kendisini tasavvufa nisbet eden(ler) varsa, bunların tesbit ve teşhiri hakkaniyete uygun olarak yapılmalıdır ki, sapkınlıklarından mü’minler korunabilsinler.

Yazının diğer kısmına önümüzdeki sayıda devam edeceğiz biiznillah.

 

Dipnot

1-                Hucurat Suresi 49/ 14-16 meâlleri:  “Bedevîler: ‘İnandık/iman ettik’ dediler. De ki: ‘Siz iman etmediniz (daha imana ermediniz), (Öyle ise, iman ettik demeyin.) ama (zahiren): Boyun eğdik’ deyin. Çünkü henüz iman kalplerinize yerleşmedi. Eğer Allah'a ve elçisine itaat ederseniz, Allah işlerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. (Şunu bil ki, gerçek) Müminler ancak Allah'a ve Resûlüne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen-bütün şüphelerden uzak duranlardır, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşanlardır/cihad edenlerdir. İşte (iman iddialarında) doğrular ancak onlardır. De ki: Siz dininizi Allah'a mı öğretiyorsunuz?/Dindarlık derecenizi siz mi Allah’a bildireceksiniz?  Oysa Allah, göklerdeki ve yerdeki her şeyi bilir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir/her şeyin eksiksiz bilgisine sahiptir!”

2-                Müslim, Kitabu’l- İmâre,12

3-                Rûm Suresi 30/ 31 ve 32

4-                "Ey iman edenler! Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitab'a ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, sapıklığın en koyusuna düşmüş olur." (Nisa, 4/136)

5-                Mü’min Suresi, 40/56 ayeti kerime meali: “Kendilerine gelmiş kesin bir delil olmaksızın, Allah'ın âyetleri hakkında mücadele edenlerin göğüslerinde ancak yetişemeyecekleri bir kibir vardır. Sen, hemen Allah'a sığın. Çünkü her şeyi işiten ve gören O'dur.” Tefsirinde (Elmalılı M. Hamdi Yazır): “Din işinde söz söyleyebilmek için hüccet ve delile dayalı bir yetki gerekli olduğuna dair bir uyarıdır. Bununla birlikte "nesih", "tahsis" ve "takyid" kabilinden olan meselelerde olduğu gibi, Allah'ın âyetlerini yine Allah'ın âyetleriyle karşılaştırarak bahsetmek caiz olduğuna işarettir denilebilir. Fakat hiç böyle bir salahiyet, yetki ve delil olmaksızın Allah'ın âyetleri hakkında mücadele edenlere gelince, onların sinelerinde, gönüllerinde kibirden başka bir şey yoktur. Hakkı kabule tenezzül etmek istemeyen bir büyüklük davası, kuru bir azamet kuruntusu, fakat bir kibir ki onlar, ona yetişecek değillerdir.”

6-                Ebu Hureyre (r.a.) den: “kibir, hakkı ibtal, halkı tahkirdir” (Ebu Davud, Libas, 29/4092.)

7-                Hucurat Suresi 49/ 11. Ayet-i kerime meali: “Ey iman edenler! Bir topluluk, diğer bir toplulukla alay etmesin. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sora fâsıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte bu kimseler zalimlerdir.”

8-                Nisa Suresi, 83. Ayet-i kerime meali: “Hem emn-ü havfe dair bir haber geldiği vakit, kendilerine onu yayıveriyorlar. Hâlbuki onu, Peygamber’e ve içlerinden ulu’l- emr olanlara arz etseler, elbette bunların istinbata kadir olanları onu anlar bilirlerdi, eğer Allahın fazl u rahmeti üzerinizde olmasa idi pek azınızdan maadası şeytana uymuş gitmiştiniz.”

9-                Yusuf Kerimoğlu, Fıkhî Meseleler, 1.Usûl, Misak Yayınları, 2013 Ankara, Usûl, c.1, sf:95

10-            Prof. Muhammed Ebu Zehra, Fıkıh Usûlü. Fecr Yayınevi, Ankara 2013 sf.246

11-            Yusuf Kerimoğlu, Fıkhî Meseleler, Misak Yayınları, 2013 Ankara.Usûl, , cc.1, sf:57

12-            Kur’an ve Tasavvuf, Dilaver Selvi,Şule Yayınları, 1997, sf: 48

13-            A.g.e. sf:42

14-            A.g.e. sf:44

15-            M. Zahid Aydar, İmam-ı Rabbanî Hareketi ve Tesirleri. Mîsak Dergisi, Nisan 2013 sayı: 269,sf:43; atıf: Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler ve Kavramlar, Tasavvuf maddesi, İnkılâb Yayınları İst 2011

16-            Eşref Tahanevî, Hadislerle Tasavvuf. İst. 1966, sf:303-304

17-            Yusuf Kerimoğlu, Fıkhî Meseleler, Misak Yayınları, 2013, Ankara, Akaid C:2, sf:359

18-            A.g.e. C:2 sf:361

19-            A.g.e. C:2 sf:366

20-            Dr. Ebubekir Sifil, Sana Din’den Sorarlar. Rıhle Kitap, 2. Baskı, 2011, İstanbul. Sf 298

21-            “Azim olan Rabbinin ismini tesbih et (Vakıa Suresi, 74 ve 96)”, “A’la olan Rabbinin ismini tesbih et (A'la Suresi, 1)”, “Muhakkak ki, Allah ve melekleri, Peygambere hep salat ile ikramda bulunurlar. Ey iman edenler, haydi ona teslimiyetle salat ve selam getirin! (Ahzâb Suresi, 56)” ilâhî emirlerinin ifade ettikleri gibi. Kaldı ki, Allah’ın tesbih ve takdisi olsun, Kur’anın mücerred kıraati olsun ibadettir ve hükümlerini yapmaya engel değil, bilakis yardımcı olabilirler.

22-            Kur’ân ve Tasavvuf, Dilaver Selvi, Şule yayınları 1997, sf: 49

23-            Fıkh-ı Ekber Aliyyül Kârii şerhi, Çağrı yayınları. 6. Baskı. İstanbul, 2009. sf 11

 

 

 

Yazar:
Dr. Mehmet Demir
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul