18 Ocak 2018 - Perşembe

Şu anda buradasınız: / VEFA MUALLİMİNDEN VEFA DERSLERİ

VEFA MUALLİMİNDEN VEFA DERSLERİ


 


Âlemlere Rahmet olarak gönderilen Kutlu Nebi (s.a.s.), tüm ahlakî meziyetlerin tartışılmaz rehberi olduğu gibi, bugün hayatlarımızda pek de izi kalmayan vefanın da en büyük rehberidir.

Nedir vefa? Vefa en kısa anlamı ile; yapılan iyiliğin küçüğüne büyüğüne bakmadan onu unutmamak ve o iyiliğe misliyle yâda daha güzeli ile karşılık vermektir. Dolayısı ile vefa; nankörlüğün zıddıdır. Nankörlük yapılan iyiliğin kadrini bilmemek, o iyiliğe kötülükle karşılık vermektir. Bu anlamdan hareketle vefanın kime karşı gösterileceği hususunda çok geniş bir alan ile karşı karşıyayız. Elbette bir vefadan bahsedilecekse en başa kulun Allah’a (c.c.) karşı ortaya koyması gereken vefasını yazmamız gerekiyor. Sonra iki cihan saadeti olan aziz dinimiz olan İslam’a karşı vefa, hidayet rehberi, gönüllere şifa, dertlere defa Kur’an’a karşı vefa, o Kur'an'ı bizlere ulaştıran, tebliğ eden, ihtiyaç duyulan yerleri tebyin eden, bize bilmediğimiz binlerce şeyi talim eden ve bizleri arındırmak için tezkiye eden Hz. Peygamber’e (s.a.s.) karşı vefa, dosta vefa, dostun dostuna vefa, düşmana vefa, insana vefa, hayvana vefa, eşyaya vefa, yani tüm varlığa karşı vefa…

Vefanın en büyük muallimi olan Efendimiz’in (s.a.s.) hayatında burada sayılan tüm alanlara ait vefa izleri bulmak mümkündür. O'nun (s.a.s.) Allah'a (c.c.) karşı nasıl vefalı olduğunu Rabbi ile kurduğu o muhteşem bağda görmekteyiz. 23 yıl boyunca İslam'ın anlaşılması ve yaşanması konusundaki ızdırabı, İslam'a karşı vefasını ortaya koymaktadır. Kur'an ile olan münasebeti, vahyin emin meleği olan Hz. Cebrail ile tesis ettiği bağ, Kur'an'a karşı vefasını göstermektedir. Kendisi ile iletişimi, her teşehhüdde kendisine okuduğu dualar, Peygamber olarak bizzat kendisine karşı vefasını yansıtmaktadır. Yine O'nun (s.a.s.) dostlarına, akrabalarına, arkadaşlarına, eşlerine, çocuklarına karşı yaptıkları insanı hayrete düşürecek vefa örneklerindendir.

Ama biz bu yazıda sadece Hz. Peygamber'in (s.a.s.) biri sevgili eşi Hz. Hatice'ye, diğeri ise bir düşmanına karşı vefasını aktaracağız. Özellikle düşmanına karşı vefasını seçtik ki, ta ki, dostlarını bozuk para gibi harcayan bu çağın insanına, Efendimiz’in (s.a.s.) değil dostunun, düşmanın dahi yaptığı iyiliği unutmayıp, nasıl vefalı davrandığını öğrenelim de, düşmanların çok olduğu bir dünyada vefasız dostlardan olmamanın çabasını verelim.

Hz. Hatice annemizden başlayalım. Hatice validemizin vefatının üzerinden tam on bir yıl geçmişti. Daha dün kovulup yurtlarından çıkarılan Müslümanlar, şimdi zorla çıkarıldıkları beldeyi feth etmek için Mekke’nin kapılarına dayanmışlardı. Allah Resulü (s.a.s.) on bin askerle Kâbe’ye doğru yürüyordu. Bir anda Efendimiz (s.a.s.) ordudan ayrılarak Hacûn Kabristanlığı’na yöneldi. Gitti, oturdu Haticesinin kabri başına, gözlerinde yaş, dudaklarında dua ve istiğfar orada bir müddet durdu. Sahabe orada da o aşka hayran olmuş, onlar da Efendileriyle beraber gözyaşları dökmüşlerdi.

Mekke fethedilmiş, Kâbe putlardan temizlenmiş; Bilal, Mekke’nin semalarına artık hiç susmamak üzere Ezan-ı Muhammediye’yi duyurmuştu. Allah Resulü (s.a.s.) Kâbe’nin avlusunda durmuş, kendisine gelen yüzlerce meseleye çözümler getirmeye başlamıştı. Bir anda Allah Resulü (s.a.s.) yaşlı, beli bükülmüş, eli bastonlu bir ihtiyar hanımın kendine doğru geldiğini görmüştü. Hemen haykırmıştı: “Açın yolu, gelen hanıma yol verin.” demişti. Emir yerine getirilmiş, yollar açılmış, ihtiyar hanım adım adım Allah Resulü’nün (s.a.s.) huzuruna gelmiş, Efendimiz sırtındaki cübbeyi çıkarıp yere sermiş ve bu hanımı yanına oturtmuş ve onunla sohbet etmeye başlamıştı. Allah Resulü (s.a.s.) o kadar içten bu ihtiyar hanım ile sohbet ediyordu ki, tüm Sahabe heyecanla kadının kimliğini merak etmeye başlamışlardı. Efendimiz (s.a.s.)  zaman zaman gülüyor, zaman zaman duygulanıp ağlıyor, zaman zaman hiç konuşmadan bakışlarını maziye dikiyordu. Derken ihtiyar hanım gitti. Aişe validemiz büyük bir merak ile Efendimiz’in (s.a.s.) yanına geldi: “Ya Resulullah! Kimdi biraz önceki yaşlı hanım? Onunla neler konuşuyordunuz?” diye sordu. Allah Resulü (s.a.s.): “Ey Hümeyram! Gelen Hatice’min arkadaşıydı; onunla Haticeli günleri zihnimizde canlandırdık!” dedi. Efendimiz (s.a.s.) isim vermiyor ama ihtimaldir ki gelen evliliklerine vesile olan Nefise bint Münye idi.

Aişe validemiz dayanamaz ve der ki: “Ya Resulullah! Nedir hep Hatice Hatice deyip duruyorsun. Allah şimdi ondan daha hayırlısını ve gencini sana nasip etmişken sen yine de hep Hatice Hatice diyorsun.” Bir anda Efendimiz’in (s.a.s.) mübarek yüzünün rengi değişir, gadaplanır ve Aişe’nin şahsında Hatice’nin değerini aleme duyurmak adına şöyle der: “Hayır vallahi! Allah Hatice’den daha hayırlısını bana nasip etmedi. Herkes beni yalanlarken o beni doğruladı. Herkes kapıları yüzüme kapatırken o kapısını bana açtı. Herkes beni malından mahrum ederken o malı ile mülkü ile bu risalet davasını destekledi. Şimdi söyleyin onun gibisi var mı?”1

Vefa abidesi vefalı eşi Hatice’yi işte yıllar sonra bile böyle bir vefa ile anıyordu. Aişe validemiz Efendimiz’in nazarında Hatice’nin kıymetini çok iyi anlamıştı ama yine de kıskanmadan da edemiyordu. Buharî’de geçen bir rivayette bunu açıkça söylüyor ve diyordu ki: “Onunla aynı zamanı paylaşmama rağmen Hatice’yi kıskandığım kadar hiçbir kadını Efendimiz’den kıskanmadım. Çünkü Efendimiz (s.a.s.)  Hatice’yi o kadar çok anıyordu ki, bir an olsun onu unutmuyordu. Ne zaman evimizde bir koyun veya keçi kesilse hemen bir parçasını ayırır, ‘Bu pay Hatice’nin akrabalarının ve arkadaşlarınındır’ der onlara gönderirdi. Bir gün dayanamadım; Efendimiz’e (s.a.s.)  bu sevginin nedenini sordum. Efendimiz dedi ki: “Ey Aişe! Ben, en çok Hatice’yi seviyorum. Seven; sevdiklerinin sevdiğini de sever.”2

Vefayı, vefa sultanından öğrenmeye devam ediyoruz: Efendimiz (s.a.s.)  bir gün yolda yaşlı bir hanım gördü, onu görür görmez, o kadar sevindi ki, hemen yanı başına oturttu; onunla sohbet etmeye başladı ve daha sonra da ona ikramlarda bulunarak, yolcu etti. Bu tabloyu izleyen Sahabe, meraklanmış, o hanımın kim olduğunu öğrenmek istemişlerdi. İçlerinden biri sormuş: “Ya Resulullah! Kimdi o hanım, sizi bu kadar sevindirdi?” Efendimiz (s.a.s.)  dedi ki: “O Ümmü Züfer’dir. Mekke’de evimize gelir, Hatice’min saçlarını düzeltir, onu süslerdi.”3

Hz. Hatice’ye ait her hatıra vefa muallimi olan Efendimiz’i (s.a.s.)  böyle heyecanlandırıyor, yıllar önce Mekke’de evlerine gelip Hatice validemizin saçlarını düzelten bir hanım bile unutulmuyor, sevgilinin hatırına o da vefa sultanından ikram görüyordu.

Bir gün hücre-i saadetin dışından biri içeriye girmek için izin istedi. O anda Allah Resulü (s.a.s.) Hz. Aişe’nin odasındaydı. Efendimiz (s.a.s.) dışarıdan izin isteyen sesi duyar duymaz, bir anda ayağa kalktı: “Allah’ım! Bu izin isteyiş evimin sultanı Hatice’nin izin isteyişidir. Muhakkak ki gelen Hatice’nin kız kardeşi Hâle’dir. Allah’ım! Ne olur gelen Hale olsun” dedi.4

Evet, gelen Hâle idi. Allah Resulü (s.a.s.)  aradan yıllar geçmesine rağmen Hatice’sinin izin isteyişini unutmamış, yıllar geçmesine rağmen hanımının hatırına kız kardeşine saygı ve hürmeti esirgememişti. Allah Resulü (s.a.s.)  yirmi beş yıllık hayat arkadaşını, yar ve yardımcısını o günün insanına da, bu günün insanına da elini semaya kaldırarak şöyle açıklayacaktı: “Semanın en hayırlı hanımı İsa’nın annesi Meryem, yeryüzünün en hayırlı hanımı ise Hatice’dir.”5

Yine Efendimiz (s.a.s.) bir gün: “Hanımlar âleminin en hayırlıları şu dört hanımdır: İmran’ın kızı Meryem, Huveylid’in kızı Hatice, Muhammed’in kızı Fatıma ve Firavun’un hanımı Asiye.”6

Hz. Hatice validemize karşı nasıl bir vefanın ortaya konduğunu anlayabileceğimiz birkaç numune bunlar… Onun değer ve kıymetini ifade eden daha nice farklı rivayetler daha vardır, ama biz bu kadarı ile iktifa edelim ve Efendimiz'in (s.a.s.)  düşmanlarına bile nasıl vefalı olduğuna dair bir örnek aktaralım.

Nübüvvetin 7. yılında Mekke yükselen İslam davetinin önünü alamayınca Müslümanlara karşı bir ambargo kararı alır. Bu karar Kâbe’nin kapısına tüm Mekke halkı uysun diye asılır. O günlerde ticari bir sefer için Mekke’nin dışında bulunan sayılı tüccarlarından Ebu’l-Buhturi b. Hişam yolculuktan dönünce Kâbe’de asılı bulunan bu kararı görür. İslam davetine karşı olmasına rağmen bu kadarı da fazla diyerek, asılan kararı alıp yırtar ve bu kararlara uymayacağını söyler. Bununla da kalmaz birkaç kez Şib-i Ebî Talip’te muhasara altında bulunan Müslümanlara develerle yiyecek gönderir. Allah Resulü (s.a.s.)  Ebu’l Buhturi’nin bu vicdanlı davranışını vefa defterine silinmez harflerle yazar. Aradan tam 7 yıl geçer ve Bedir’de iman ordusu ile inkâr ordusu karşı karşıya gelir. Efendimiz (s.a.s.)  bir de duyar ki, Ebu’l-Buhturi’de savaş meydanına Müslümanlarla vuruşmak için gelmiştir. Ama vefanın sultanı, sultanlara yakışır bir tarzda önünde duran Sahabe'sine şunu söyler:

“Men lekiye min kûm, Eba’l-Buhtiri fe la yeg’tuluhu!"

"Her kim savaş meydanında Ebu’l-Buhturi ile karşılaşırsa sakın onu öldürmesin.”

Savaş meydanında Ebu’l-Buhturi’ye böyle bir dokunulmazlığın neden verildiğini bilmeyen bazı Sahabîler merakla: “Ya Resulullah! Bu adamın ne özelliği var ki, savaşın içerisinde böyle bir ayrıcalığı hak ediyor?” diye sorarlar. Allah Resulü (s.a.s.) der ki:

“Vefaen lehu bima fa’ale yevmu’s sahife!”

“Sahife günü, yani Şib-i Ebi Talip ambargosunda bize yaptığı iyiliğe karşı ona olan vefa borcumuzdan dolayı bu vefayı hak ediyor.”

Bedir başlıyor; iman ile inkârın ilk karşılaşmasında tabir caiz ise kelleler veriliyor, kelleler alınıyor. Böyle bir ortamda Ensar’ın yiğitlerinden Mücezzir b. Ziyad, Ebu’l- Buhturi’nin karşısına çıkıyor. Mücezzir, Allah Resulü’nün (s.a.s.)  uyarısını hatırlar hatırlamaz, hemen Ebu’l-Buhturi’yi bırakıyor, başka biri ile savaşmaya başlıyor. Bu tablo birkaç kez tekrar edince Ebu’l-Buhturi merak ediyor ve karşısında duran İslam askerine:

“Ey Medineli! Neden benimle savaşmıyorsun. Benden korkuyor musun, yoksa beni beğenmiyor musun?” diyor.

Mücezzir b. Ziyad, Ebu’l-Buhturi’ye diyor ki: “Ne seni beğenmediğimden, nede korktuğumdan dolayı senden kaçıyorum!”

Ebu’l-Buhtiri daha da meraklanıyor: “Peki, neden benimle vuruşmaktan kaçıyorsun?” diye soruyor.

Mücezzir aynen Allah Resulü’nden (s.a.s.)  duyduğu cümleyi orada tekrar ediyor:

“Vefaen leke bima faalte yemu’s sahife”

“ Sahife günü yaptığın iyiliğe karşı vefanın bir gereği olarak sana kılıç kullanmayacağım.”

Ebu'l-Buhturi bu cevap karşısında şaşırıyor, bir an ne yapacağını bilemiyor, ama ne yazık ki Bedir günü kendisine gösterilen bu vefaya karşılık vefalı davranamıyor, ısrarla Mücezzir b. Ziyad ile vuruşmak istediğini söylüyor ve en sonunda da onun eli ile öldürülüyor.

Vefanın sultanı olan Allah Resulü’nün (s.a.s.)  savaş ortamında kendisi ile vuruşmak için gelen bir düşmana karşı gösterdiği bu vefa tablosundan alacağımız çok dersler olduğu muhakkaktır.

İnşallah ders alanlardan oluruz da, düşmanların çok olduğu bir dünyada vefasız dostlardan olmayız. Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırını bilenlerden oluruz. Bize bir harf öğretenin dizinin dibinde kırk yıl köle olmayı zillet değil, vefanın bir gereği olduğunun bilincine varırız. Dostlarını bozuk para gibi harcayanlardan değil, kadri kıymet bilenlerden oluruz.

Rabbim bizleri vefalı olanlardan eylesin. Vefanın silinip gittiği, her gün biraz daha azaldığı şu dönemlerde birbirlerine karşı vefalı davranan ve âleme vefa izleri taşıyanlardan eylesin. (Amin)

Dipnot

1- Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 6/117

2- Buhari, Menakibü’l-Ensar, 19,21

3- İbn Hacer, el-İsabe, c.4, s. 2696; İbn Esir, Üsdu’l-Ğabe, c.7, s. 322

4- Buhari, Menakibu’l-Ensar, 3,5; İbn Hacer, el-İsabe, c.4, s. 2652

5- Buhari, Ehâdisi’l-Enbiya, 31

6- Buhari, Ehâdisi’l-Enbiya, 27; Tirmizi, 3878

 


 

Yazar:
Muhammed Emin Yıldırım
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul