19 Ocak 2018 - Cuma

Şu anda buradasınız: / MUSTAFA ÖZCAN: “İsrail’in Taktiği Türkiye’ye Selam Yola Devam!”

MUSTAFA ÖZCAN: “İsrail’in Taktiği Türkiye’ye Selam Yola Devam!”


                                                                                                                                    

Ortadoğu uzmanı gazeteci yazar Mustafa Özcan ile İsrail’in özür dilemesi… Gazze ablukası… Ramazan el Buti’nin öldürülmesi ve Suriye gündemi olmak üzere, Ortadoğu’nun genel sorunlarını konuştuk.

Öncelikle hocam, şu sorudan başlamak istiyorum, İsrail neden özür diledi?

Bu sorunun cevabını tarihi seyir içinde bulmak gerekir.  Tarihi seyri elediğimizde karşımıza şu gerçekler çıkmaktadır: İsrail’in özrü ve ötesi…

İsrail, Türkiye ilişkileri daha İsrail kurulmadan evvel başlamıştır. 1947 yılında yani taksim yılında Türkiye, İran ve İsrail arasında istihbarat paylaşımı ve alışverişi başlamıştır. İsrail’in güçlü ve efsanevi başbakanlarından Ben Gurion, Arap insan denizi tarafından kuşatılmış olan İsrail’in kuşatılmışlığını yarmak için daha geniş bir çember tarafından Arapları kuşatmak ister. Araplar ile komşularının çelişkilerinden yararlanmayı umar.  Ben Gurion Türkiye’de yaşamış ve okumuş bir Siyonisttir. Arapların dış çemberini temsil eden üç ülke ile İsrail arasında stratejik bir eksen kurma arayışındadır. Bu ülkeler Türkiye, İran ve Haile Selasiye’nin liderliğinde eski adıyla Habeşiştan'dır.  Bu üç ülkeyle de İsrail’in gizli ve açık ilişkileri olmuştur. İsrail’i ilk tanıyan İslam ülkelerinden birisi Türkiye olmuştur.  En istikrarlı ve en uzun diplomatik ilişkileri de keza Türkiye ile sürdürmüştür. 1952 yılında Ben Gurion gizlice Türkiye’ye gelmiş ve o devirde Mısır-Türkiye rekabetinden İsrail lehine yararlanmak istemiştir.

1963 yılında İnönü'nün son başbakanlığı devrinde Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkiler altın çağını yaşamıştır.

İsrail’in bu topraklara tutunması ve var olması da Türkiye gibi bölgenin temel yapılarına ve temel oyuncularına istinat etmesiyle mümkündür.  Ancak bölgeye Türkiye gibi ülkeler üzerinden demir atabilir. İsrail hep bunun bilincinde olmuştur. Bununla birlikte, Türkiye’ye karşı küstahça tavırlar içine girmekten de kaçınmamıştır. Sözgelimi, İzak Şamir 1980’lı yılların başında Kudüs’ü ebedi başkent ilan ettiklerinde Türkiye’nin ilişkileri ikinci katiplik seviyesine indirmesine tepki olarak Türkiye’yi tehdit etmiş ve İsrail füzelerinin menzili içinde olduğunu söylemiştir. Hâlbuki tam tersi o günlerde ABD de 12 Eylül darbecilerine, kendisine mali yük olmaması için Ortadoğu’ya açılmasını salık vermektedir.

İsrail'in 2002'deki Cenin operasyonuna dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, sert tepki göstermişti. Ecevit'in İsrail'i 'soykırım yapmakla' suçlayan beyanatları iki ülke arasında krize neden oldu. Lakin ekonomik ve siyasi olarak dip noktasında bulunan Türkiye ve Başbakan Ecevit bu haklı tepkilerinden dolayı İsrail’den özür dilemek zorunda kalmıştır.  10 yıl sonra güç dengesi tersine dönecek ve İsrail Türkiye’den özür dilemek zorunda kalacaktır. 

Eski Başbakanlardan Ehud Olmert ve Ehud Barak özür dileme yanlısı olmuş ve Olmert ‘ Ben olsam, özür dilerdim’ demiştir. İsrail üç yıl boyunca alttan alta Türkiye’nin nabzını tutmuş ve özür dilemenin yollarını aramıştır.  Arap Baharı ve Suriye’deki gelişmelerle birlikte özür dileme meselesi İsrail açısından zorunluluk haline gelmiştir.  Özür dileme, Obama’nın zorlaması maskesi altında gerçekleştirilmiştir.  Netanyahu’nun tavrı diğer koalisyon ortaklarına nazaran başlarda ortada seyretmiştir. Eski Dışişleri Bakanı Lieberman ise kesinlikle özre karşı çıkmıştır.  İsrail’in onurunun zedelendiğini düşünmüştür. Bernard Lewis gibi Yahudi asıllı oryantalist duayenler de Başbakan Erdoğan’a özür üzerinden zafer tattırılmamasını telkin ederek Netanyahu’yu frenlemeye çalışmışlardır. Bununla birlikte Mavi Marmara’nın ardından 2010 yılında Tunus’ta esmeye başlayan Arap Baharı rüzgârları İsrail’in hesaplarını altüst etmiştir.  Bekası adına yeni riskler oluşturmuştur.

İsrail’in 1952 ve sonrasında inşa ettiği bölgesel ittifaklar yıkılmıştır.  İsrail’in Arapları kuşatma ekseni çözülmüştür. Haili Selasiye ve İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi’nin devrilmesiyle birlikte İran ve Etiyopya mihver dışına kaymıştır.  Türkiye –İsrail ilişkileri de gerileme trendine girmiştir. İsrail’in Ortadoğu pencereleri bir bir kapanmıştır.  Şimon Peres’in ifadesiyle, İsrail bölgesinde yapayalnız kalmıştır.  Suriye’de Esed rejiminin yıkılması ihtimaliyle de Suriye-İsrail sınırı yeniden hareketlenebilecek ve İsrail açısından güvenli olmaktan çıkacaktır.  Belki de yeni Suriye’nin Türkiye ile geliştireceği ilişkiler üzerinden Türkiye ile İsrail beklenmedik bir biçimde komşu haline gelebilecektir.  Dolayısıyla, İsrail şimdiden, Türkiye üzerinden yeni Arap Baharı kuşağı ve gelecek Suriye rejimiyle temas ve köprü kurmanın yollarını arıyor. İsrail, Gazze’yi kuşatsa da İsrail’in gelecekte kuşatılması,- istemesi halinde- Türkiye’nin elindedir. İsrail’in ilişkileri daraldı ve Türkiye üzerinden yeniden genişletme imkânını arıyor. Nitekim 2003 yılında eski İsrail Cumhurbaşkanı Moşe Katsav  gazeteci-yazar Kadri Gürsel’e şöyle söyleyecektir :”  Köprü rolü:  Türkiye ve İsrail arasındaki iyi ilişkilerin, İsrail ve Arap dünyası arasındaki ilişkilere yansıyacağına inanıyorum. Beklentim, Türkiye Arap dünyası ve İsrail arasında bir köprü olmasıdır…”

İsrail’in özür dilmesi BOP’un bir parçası olabilir mi? Ayrıca ılımlı İslam İsrail’in bir rüyası mı?

BOP meselesi geride kaldı. Bununla birlikte ılımlı İslam meselesi ya da İsrail’le barışık olacak İslami bir anlayış elbette başta İsrail olmak üzere ABD’nin de uzun zamandır rüyasıdır. Lakin bu rüya bazen BOP meselesinde olduğu gibi proje seviyesine çıkmakta bazen de proje seviyesinden geri düşmektedir.   Burada İsrail’in anladığı ılımlılık ile Karadavi’nin anladığı ılımlılık arasında büyük fark var. Ya da İslam’ın vasatiyet veya itidal anlayışı ise İsrail’in ılımlılık anlayışı elbette farklıdır. İsrail’e göre çıkarlarına uyan her İslami anlayış ılımlıdır.

Sizce Gazze’ye uygulanan abluka kesin bir şekilde kaldırıldı mı?

Gazze’ye uygulanan ambargo kalkmadığı gibi abluka veya kuşatma da kalkmamıştır. İsrail var oldukça ablukayı kaldırmaya yanaşmayacaktır. Türkiye’ye verdiği sözler oyalamadan ibarettir.  İsrail’in taktiği şudur: Türkiye’ye selam yola devam.  İsrail istemeden, gelişmelerin baskısı altında zoraki olarak özür dilemiştir.  Bölgesel ve uluslar arası konjonktür İsrail’i buna zorlamıştır.  Özür dilemesi gerçek ama zorakidir.  İsrail’in tabiatı mı değişti, yoksa zoru mu gördü?

Filistin’in tamamen özgür olması için ne yapmalıyız?

Filistin’in tamamen özgür olması İslam ümmetinin sorumluluğunun bilincine varması ve bu bilinci fiiliyata dökmesiyle mümkündür. Onun dışında Filistin meselesini kimse çözmez ve çözemez. Filistin İslam’ın kefaleti ve siyaneti altında özgürlüğüne kavuşabilir. Müslümanların birlik ve beraberliği fethin anahtarıdır. 

 

Hocam gelelim Suriye’ye… Suriye’de sürecin uzaması Esed lehine olur mu?

 

Sürecin uzaması muvakkatan Esed’ın lehine olabilir. Lakin sonuç değişmeyecektir ve dolayısıyla mesele ne kadar uzarsa uzasın zalimlerin aleyhine olacaktır. Suç ve günah dosyası daha da kabaracak ve helakını artıracaktır. Meseleyi uzatmakla düşeceği çukuru ve mesafeyi derinleştirmektedir. Beşşar dostlarıyla birlikte süreci ne kadar uzatırsa uzatsın sonuç ve akıbet inananların ve salihlerin ve haklıların olacaktır. El hakku ya’lu veya yu’la aleyhi.  Âcizane kanaatime şudur:  inşallah Suriye olayları ramazan ayına kadar sonuçlanır. 

Suriye için şöyle bir söylenti var: İçerdekilerin hepsi kaybetti kazanan sadece dış güçler. Sizce bu doğru mu?

Suriye’deki bütün tarafların mutlak olarak kaybettiğini söylemek mümkün değildir. Lakin muayyen ölçüler dâhilinde bu söze katılmak da mümkündür.  Dış güçlerin kazanması ise geçici olacak ve Suriye’deki olayların mecrasına göre değişecektir.  Dış güçler açısından da şunu söylemek mümkündür. İsrail ve dostları eninde sonunda kaybedecektir. Son gülen iyi gülecektir.  Tevbe Suresinin 14’üncü ayeti tezahür edecek ve müminlerin yüzleri sururla ve sevinçle dolacaktır: Ve yeşfi sudura kavmin mü’minin/Allah mü’min olan bir kavmin yüreklerine su serpsin, sevinç tattırsın.”

Suriye’de muhaliflerin kendi aralarında bir birlik sorunu var mı?

Elbette Suriye’de muhalifler arasında birlik ve beraberlik sorunu var. Olması da tabiidir. Zira birbirlerini Mart 2011 sürecinden beri tanıyorlar. Farklı meşreplerden hatta George Sabra örneğindeki gibi farklı dinlerden geliyorlar. Dışarıdan da bir sürü parmak sokan ve ortalığı karıştıran var.  Bununla birlikte, yine de Allah’ın izniyle cihat bereketiyle dağılmadan yollarına devam ediyorlar. Suriye dışındaki Müslümanların da nasihatle ve telkinle sorunlarını aşmalarına yardımcı olmaları gerekir. Zira Suriye meselesi tek başına Suriyelilerin meselesi değildir.  Nasihat ve fikir vermek ve çilelerine bu suretle aşmalarına katkı sunmak da umum Müslümanların görevidir.

Ramazan el Buti hakkında ne düşünüyorsunuz?

Buti tanımaya çalıştığım ve sevdiğim insanlardan birisiydi. Suriye devrimine kadar hakkında mazeret yollarını arıyordum. İhvan dışarıya çıkmış ve Buti gibi âlimler içeride kalarak hizmetler ifa etmişlerdi. Öyle düşünüyordum. Bazı mülahazalarım daima olmuştur. Bu mülahazalar devrim sürecinde iyice netleşmiştir. Esed ailesi istidracla (kademe kademe ve derece derece) Buti’yi avlamış, yanına çekmiş ve süreç zamana yayıldığı için Buti bunu görememiştir. İlmi gururu basiretine perde olmuş ve bu durum kendini gözden geçirmesine mani olmuş ve birçok âlimin hakkında söylediği gibi inadına yenilmiştir.  Muhaliflerine göre sadece son süreçte değil 30 yıldan beri Buti, tanıyanlarına göre inadı kuvvetli olan bir kimsedir. Bundan dolayı da zaafı saplantısı haline gelmiş ve sorunlu süreçte saplantısından kurtulamamıştır.  Rejimin hep mazeret tarafını aramıştır. Sevenleri de onun mazeret tarafını aramışlardır.  Buti’ye mazeret arayalım ama başkalarının hukukunu zayii etmeden. İnsanın zaafları noktasında mazeret aranır ama mazeret hakikatin yerine geçmez.  

Peki, hocam sizce Buti’yi kim öldürdü?

Kanaatime göre, Buti’nin rejim tarafından öldürüldüğü zihinlerde kesinleşmiştir. İşte Muhammed Said Ramazan el Buti düşmanının yakında mevzilendiğini görememiştir. Buti Suriye intifadasını bir halk hareketi değil de bir zümre hareketi olarak görme taraftarı olmuştur.  Rejimi aklamalar ve devrimcileri de haksız suçlamalarla günaha girmiştir. Dolayısıyla rejimi çürük bahanelerle savunmuştur ve Buti’nin çizgisini savunanlar da yine çürük bahanelere tutunmuşlardır.  Mazeret arayanı olsa da savunanı pek olmamıştır.  Ben tutumunu bir içtihat meselesi olarak görmüyorum.  İyi bir insan olmasına rağmen girdiği süreç onu lekelemiştir.  Kerim Racih gibi âlimlerin ifadesiyle keşke siyasete girmeseydi.  Girmesi halinde de keşke dengeli kalabilseydi.  Ne babası gibi siyasetten masun kalabilmiş ne de diğer ulema gibi Esed rejimine mesafe koymasını bilebilmiştir. Buti hakkında takınacağımız tutum kendisine mazeret aramakla halkın ve hakkın hatırını ali tutmak arasında bir noktada olmalıdır.   Kin ve intikam duygularını aşarak değerlendirmede bulunmamız lazım.  Buti hakkında nihai hükmü Allah verecektir. Kullar katındaki hükmü ise, saplandığı yanlış bir süreç sonucu ölmüş ve öldürülmüştür.  O da böylece rejimin elinden Suriye halkının çekmiş olduklarından çok az bir kısmını çekmiş olur.

Müslümanlar Buti’nin ölümünde bile ikiye bölündüler. Sizce Buti şehid mi? Bel’am mı?

En doğrusunu Allah bilir. Buti’nin ölçüleri çok keyfi ve indi idi. “Ev ma meleket eymanukum” adlı dizinin kaldırılmasını rejimin meşruiyetine delil saymıştır.  Esed’ler rejimi gölgesinde daha fazla beklenemeyeceği için cüz’i ıslahatı külli ıslahat makamında görüyordu.  Bununla tatmin oluyor ve rejime mazeret arıyordu. Hatta onların küçük iltifatlarını dindarların yapacağı külli ıslahattan bile değerli ve kıymetli görüyordu.  Buti’nin siyasi mesleği şatahat (ölçüsüz sözler ve tavırlar) üzerine kurulu idi.

Bir makalenizde, “İslam Düşmanlığının Küreselleştiğini” yazdınız. Bunu biraz açar mısınız?

İslam düşmanlığının kürselleştiği bir gerçektir.  On yıl önce CIA ve benzeri istihbarat teşkilatları Kaide’nin veya cihadın küreselleştiğini söylerken aksine mukabil ayakta İslam nefreti ve düşmanlığı küreselleşmektedir. Bunu Suriye meselesinin uzamasında görebiliriz.  Suriye meselesi Bosna meselesi gibi derinleşerek devam ediyor.  İslam düşmanlığı Batı’dan Budist alanına kaymıştır.  Geçmişte Vietnam, Kamboçya, Tayland, Burma Müslümanlarının başlarına geleni unutmuştuk.  Geçen yüzyılda sık sık karşımıza çıkan Patani, Arakan ve Moro Müslümanları meselesi yeniden gündemimize geldi ve oturdu.  Son sıralarda dünyanın gözü kulağı önünde Rohingya Müslümanları  büyük bir mezalim yaşıyor. Eskiden mezalim kültürümüz vardı. Rus mezalimi, Bulgar mezalimi diye sayardık. Şimdi Yahudi mezalimi, Budist mezalimi gibi kitaplarımız ortada gözükmez oldu.  İslam düşmanlığı bulaşıcı hastalık gibi. Budist bölgesinde İslam düşmanlığı saldırganlık halini almış bulunuyor. Myanmar’daki Budist mezalimi bir şekilde Sri Lanka’ya kaymış bulunuyor.  

Ortadoğu ülkelerinde Şii- Sünni çekişmesi var. Bu çekişme İslam birliğine zarar veriyor. Bunun önüne nasıl geçebiliriz? Be çekişme İsrail’in ekmeğine yağ sürmüyor mu?

Şii-Sünni çekişmesi potansiyel olarak vardı. İran devrimi bunu yeniden kuvveden fiile çıkarmış ve patlatmıştır.  Birlik adına mezhepçilik yapılmış ve tarih yeniden geri dönmüştür. İran devriminin hamuru ve malzemesi Şiiliktir ve ondan kopması mümkün değildir.  Biz bunu göz ardı ettik.  Lakin daha sonra realitede yeniden karşılaştık.  ‘Mehdilik ve Ehl-i beyt dailiğine’ bir de velayet-i fakih dailiği eklemişlerdir.  Bu da sadece Şii-Sünni çatışması değil aynı zamanda Şiilik içinde de zorbalığa ve tek tipleştirmeye yol açmıştır. Bu cazip sloganlarla avama avlamak kolay olmuştur.  Humeyni’nin anlayışı Şiilik adına bir imparatorluk kurmaktır. Bunun yakıtı hem Şiiler hem de Sünnilerdir.  Anlayışı, Şiilik üzerine geliştirdiği yeni bir doktrin üzerine müessestir.  ABD’nin işgal politikaları da fiiliyatta İran’ın emellerine hizmet etmiş ve iç ve dış faktörler ışığında kargaşa ortamı büyümüştür. Bir de üzerine Arap Baharı gelince mesele Şii-Sünni çekişmesine dönüşmüştür.   Elbette yabancı güçler de bunu hararetle bekliyorlardı. Elbette Bediüzzaman’dan Humeyni’ye kadar herkes bu kavganın yabancılara hizmet edeceğini düşünmüştür.  Lakin yapılan başka nedir ki? Tespit yapmak onu bertaraf etmeye kafi midir? Yoksa karşı tarafı aldatmaya ve uyuşturmaya mı matuftur?   Halis Çelebi gibilerin ilk günde gördüklerini kimileri 30 yılda görememiştir. İran yeniden ric’a kisvesinde tarihin gömdüğü kavgaları yeniden irca etmiş ve güncellemiştir!  Tabiatı budur. Müslüman ümmet yeniden mezhep kavgası ateşine ve kavgasına müptela olmuştur.  Bundan kaçınmak iki şekilde mümkün olabilir. Taraflar bunun zararlarını gördükleri oranda engellemeye çalışırlar.  Kıvılcımlarını söndürmeye çalışırlar.  Ya da fiili olarak tedafüi ve müdafaa noktasına gelir ve taraflar hukuklarını korumak üzere titizlenirler ve istismar noktalarına set çekerler.  Yani ya tedbir makamında kalırlar ve mesele daha fazla büyümez. Ya da tecavüz makamına geçer ve bu taraflar arasında sıcak çatışmalara dönüşür. Son sıralarda İran’ın mezhepçi yayılmacı politikaları sonucu her yerde yaşandığı gibi.

Arap Baharı denilen gelişmelerden sonra Ortadoğu’da ipler tamamen ABD’nin eline mi geçti?

Arap Baharının ABD’nin eline geçtiğini kabul etmiyorum.  Aksine Arap Baharının kısa vadede (10-15 yıl içinde) hem İsrail’in sonunu getireceğini hem de ABD’nin nüfuz alanlarına bir set ve sınır çekeceği kanaatindeyim. Bununla birlikte Arap Baharı süreci, kırılgan ve bir şekilde Batı ile ilişkilerini düşük seviyede de olsa götürmek zorunda.     Bununla birlikte, Mürsi döneminde ABD-Mısır ilişkileri Mübarek dönemindeki gibi olmayacaktır.  Bunun hilafına söyleyenlerin delili kötümserlikleridir.  İyimserlik en azından psikolojik anlamda pozitif bir hal ise de kötümserlik negatif bir mertebedir.

Şii hilali hakkında ne düşünüyorsunuz?

Şii Hilali 2004 veya 2005 yılında Ürdün Kralı Abdullah’ın ortaya attığı bir kavramdır. Amerikan işgaliyle birlikte Irak’ın İran’ın çekim alanına girmesiyle birlikte bölgede yeni bir yay ve hilal doğmuştur.  Bu Tahran’dan başlayarak Bağdat’ı ve Şam’ı aşarak Beyrut’a kadar uzanmaktadır. 2003’ten itibaren fiili olarak böyle bir yay gerçekleşmiştir.  Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal da bunu şöyle ifade etmiştir: ABD Irak’ı altın tepsi içinde İran’a sundu.   Maliki çift bayraklıdır hem Amerikan hem de İran bayrağı taşımaktadır.  Saltanatını bu iki bayrağa dayanarak sürdüreceğini zannetmiştir.  

Bölgede üç kutup göze çarpmaktadır.  Bunlardan birisi İran eksenidir ve Maliki, Beşşar ve Nasrallah bu eksenin tabileri veya ortaklarıdır. İkinci kuşak ise İhvan kuşağıdır ve Mısır, Tunus tarafından temsil edilmektedir. Yemen ve Libya’da ise zinde bir güç ve alternatiftir.  Üçüncü kuşak ise Körfez ülkeleridir. Katar dışında bu ülkeler İran kadar İhvan kuşağına da karşıdır ve yakın tehlike halini aldığını düşünmektedirler. Dahi Halfan’ın açıklamaları bu yönde çalınan alarm zillerinden bazısıdır. Bütün eksenler Suriye cephesinde birbiriyle çarpışmaktadır.  İran ile Körfez ülkeleri Suriye’de zıt ekseni temsil etseler de bir konuda hemfikir durumdalar.  Hem İran hem de Körfez ülkeleri Suriye’de İhvan ağırlıklı bir rejim istemiyorlar.  David Ignatius’un yazdığına göre, Suriye’de İhvan iktidarına en yakın duran üç ülke Mısır, Türkiye ve Katar’dır.  Diğer Körfez ülkeleri ile İran bu seçeneğe karşıdır. İran’ın Körfez ülkelerinden tek farkı Beşşar’ın kalmasından yana olmasıdır.  

Ürdün Kralı Abdullah’ın Beşşar Esed ile gizlice görüştüğü haberleri ortaya atıldı. Sizce bu doğru mu?

Ürdün rejimi iki arada bir derededir.  Suriye’de rejim değişikliğinin bir iç uzlaşma ile sonuçlanmasını temenni ediyor.  Ne iktidarın ne de muhalefetin askeri bir zaferini tercih etmektedir. Bu yönüyle İsrail ve Rusya’nın tavırlarına yakın durmaktadır. Bununla birlikte meselenin uzaması Ürdün’ün hassas yapısını tehdit etmektedir. Zaman baskısı altındadır. Bundan dolayı da bir an evvel çözülmesini istiyor.  Türkiye’de Aydınlık gazetesi gibi gazeteler Kral İkinci Abdullah’ın gizlice Şam’a ziyaret ettiğini duyurdular.  Doğruysa Beşşar’a ‘ikimizin de düşmanı İhvan’ dediği aktarılıyor. Bu tespit doğru olmakla birlikte ziyaret iddiadan ibarettir. Bununla birlikte, savaş uzadıkça Ürdün’ün tedirginliği artmakta ve dış telkinlere daha açık hale gelmektedir.  Bugüne kadar toprakları üzerinden Suriye’ye operasyonel tekliflere geçit vermedi.  Son günlerde ise Ürdün üzerinden Deraa bölgesine silah sevk edilmesine müsaade edildiği yöndeki haberlerin artış kaydetmesi üzerine Beşşar Esed Nisan ortalarında yaptığı bir televizyon konuşmasında Ürdün’ü açıkça tehdit etmiştir. Bununla birlikte, Suriye’nin artık askeri gücü Ürdün’le bile olsa sürtüşmeye imkân vermemektedir. Bundan dolayı kimse Beşşar’ın tehditlerini ciddiye almamaktadır.

Obama’nın Ortadoğu ziyaretini nasıl değerlendiriyorsunuz?

İsmail Heniye Obama’nın  sebebi ziyaretinin Hamas ile Fetih arasındaki görüşmeleri sekteye uğratmak olduğunu ileri sürmüştür. Elbette ABD Filistin’in iki kanadının birbirinden kopuk kalmasını tercih eder. Lakin ziyareti buna bağlamak abartılı olur ki, ziyaretin ardından Amerikan adamı olan Selam Feyyaz Ramallah’da Mahmut Abbbas’a istifasını sunmak zorunda kalmıştır. ABD’nin evdeki hesapları daima uluslar arası çarşıya uymamaktadır.

 


Yazar:
İlhami Pınar
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul