20 Ocak 2018 - Cumartesi

Şu anda buradasınız: / MUSTAFA ÇELİK: “İLLÂLLAH” DİYENLERİN ANAYASALARI AHKÂM-I ŞERİYYE’DİR”

MUSTAFA ÇELİK: “İLLÂLLAH” DİYENLERİN ANAYASALARI AHKÂM-I ŞERİYYE’DİR”

Müslümanlar olarak, hayatımızın tamamına tevhid penceresinden bakıyoruz. Biliyoruz ki, Tevhidi yanlış anladığımız ilk andan itibaren, hayatın her alanında yanlış yapmakla karşı karşıya kalırız. Biz müslümanlar olarak söyleyecek sözlerimizi önce tevhide vururuz sonra çıkan sonucu toplumumuzla paylaşırız. Bu dosya konumuzun röportajını, tevhidi yazıları ve kitaplarıyla bilinen, Yazar Mustafa Çelik ile gerçekleştirdik…

                                                                                                                                                                                                                                                                         

 “İllâ” adında bir kitap yayınladınız. “İllâ” kitabı neyi kapsıyor ve bu  “İllâ” kitabını yayınlamaktaki maksadınız nedir?

İslâm dini zıtlık ilkesiyle tanınır. İslâm dininde bu ilke tevhid-şirk(birlik-panteon veya şirket) polaritesi halinde işler. Bunun en çarpıcı görünümü tevhidin formül cümlesi olan Kelime-i tevhid ’te dikkat çeker: “Lâ ilahe İllâllah: Allah’tan başka ilah yok!” Bu formülün kelime kelime çevirisi şudur: Hiçbir İlah yok, sadece Allah var. Dikkat edilirse formülde öncelikle sahte ilahlar siliniyor Yani “var”ı göstermeden önce “yok” tanıtılıyor

Selef-i salihin, putlara, putperestlere, haksızlıklara, müstekbirlere karşı “Lâ” deyip direnmesini bilmeyenleri, insan saymamıştır. İnsan, tağutlara, azmanlara isyan etmesini bildiği ve Allah’tan gelen (vahiy)e teslimiyetini ortaya koyduğu sürece insandır. Onun insan oluşu, bu isyan ve teslimiyete bağlıdır. Başka bir ifadeyle haksızlıklara karşı ayaklanmasını bilmeyen ve Hakk’a teslimiyetini kayıdsız şartsız ortaya koymayan insan, insan değildir. Onun içindir ki Muhammed İkbal, “dikta rejimlerini yıkan silâh, insanlar arasına ekilmesi gereken “Lâ” tohumudur.”diyor.

İllâllah; yaşanacak hayat nizamının tespiti, kullanılacak kıymet hükümlerinin tayini, ferdî ve içtimaî olayları değerlendirmek için bakılacak objektifin belirlenmesidir. İllâllah; yaratma ile emretmenin arasını ayırmamaktır. İman; “yaratma” ile “emretmenin arasını ayırmadan Allah’a has kılmaktır. “yaratma” ile “emretme”nin arasını ayıranlar, müşrikleşenlerdir.

İman hususunda bize bir tevhid esası öğretiliyor. Deniyor ki Allah âlemlerin Rabbi'dir. Ne kadar âlem varsa, o âlemlerin tümünde Kadir-i mutlak olan Allah'tır; başka bir kudret sahibi daha yoktur. Âlemleri ne kadar tâdâd edersek edelim, hepsinin Rabbi O olunca, ben de O'na iman edince, bütün âlemlerde O'nun irade ve kudretinin tezahür etmesi gerektiğine inanmam gerekiyor. Bu, imanın temel şartı olarak öğretilmiştir. Âlemlerin Rabbi olan Allah, ruhumuzun da, bedenimizin de, dünyamızın da, ahiretimizin de Rabbi olduğuna göre, hepsine aynı ilâhî iradenin hâkim olması gerektiği yine benim inanmam gereken bir husus oluyor. Hayatı bir bütün olarak kabul etmemiz gerekiyor. Hayatı, iktisadi hayat, sosyal hayat, itikadi hayat gibi kısımlara ayırıp da, bu ayrı ayrı alanlara ayrı ayrı ilkeleri hâkim kılmak, “İllâllah” ilkesine terstir. Böyle bir durumda hem imanda hem zihninde bir bölünmüşlük ortaya çıkar; bu da mü’min olmaya, müslüman olmaya engeldir. 

Bu açıklamalarınıza göre, “İllâllah” diyenler anayasa yapamazlar,  anayasa yapanlara katkı da bulunamazlar.  Müslümanların anayasa yapmaları “Kelime-i Şehadet” te yer alan “İllâllah” ilkesine aykırı mı?

“Lâ ilahe İllâllah Muhammedü’r Rasûlüllah”; bir Şecer-i Tayyibe ve bir Şecere-i Mübareke’dir.  Bu ağacın meyveleri bütün beşeriyete yeter. Allah’ın mülkünde Allah’ın gönderdiği Kitab’ı, Şeriatı askıya alıp bunun yerine geçmek üzere yasa ve yasalar yapmak, Allah’ı kâfi görmemenin neticeleridir. Kur’an’ın beşeriyeti sorgulayan ve sarsan suallerinden birisi de şudur: “Allah kuluna kâfi değil mi?” (Zümer/36) Bu ayetin manası; Allah’ın gönderdiği Kur’an insanlara kâfi değil mi? Allah’ın gönderdiği şeriat kullara kâfi değil mi? Allah’ın gönderdiği din hayatın sulhu selameti, saadeti için kâfi değil mi? İşte bu sualer hayır kâfi değil diyenler insanlık tarihinde Allah’ın hükmünü ve hâkimiyetini, dışlayan, hiçe sayan yasa ve anayasa çalışmalarını başlatmışlardır. Günümüzde de bu çalışmaları devam ettirenler aynı insanlardır.

Medine Vesikası Anayasa olabilir mi?

Medine Vesilkası’nı Rasûlüllah (s.a.s.) yazdırmışsa bunun adı anayasa değil, sünnettir. Rasûlülllah (s.a.s.) ’in söylediklerine, yaptıklarını tasvip ve tecviz sadedinde sükut ettiklerine sünnet diyeceksiniz, sıra Medine Vesikası’na gelince buna “Anayasa” diyeceksiniz hiç olur mu? Medine Vesikası’;  anayasa değil, Rasûlüllah (s.a.s.) ’in sünnetidir. Rasûlüllah (s.a.s.) ’in sünnetindeki bağlayıcılık, anayasa tabirinde yoktur. Sünnetin kıymetini bilenler bunu teslim ederler.

Bu açıklamalarınıza göre, Kur’an Kerim’e anayasa denilemez. Ama siz de zaman zaman kitaplarınızda “hayat anayasamız Kur’an”  diyorsunuz. Kur’an ve anayasa ilişkisi hakkında ne dersiniz?

“Hayat anayasamız Kur’an” dediğimiz doğrudur. Bu cümleden maksadımız; Kur’an’ın yasaların, esasların kaynağı olduğuna dikkat çekmek içindir. Yoksa Modern zamanlarda ortaya çıkan “anayasa” tabiri Kur’an için kullanılamaz. Kur’an-ı Kerim kelâmullah hükmündedir ve insanların ihtiyaçlarına göre değiştirilebilen “Anayasa Hukuku” gibi muameleye tabi tutulması caiz değildir. Modern zamanlarda ortaya çıkan anayasa tabiri, toplumsal sözleşme metnidir. Kur’an, bir toplumsal sözleşme metni değil, Allah’ın vahyisidir. Allah’ın vahyisine toplumsal sözleşme metni denilmez. Biz bu durumu “Ta’rifu’l Kur’an” adlı eserimizde izah etmişiz. Rabbimiz buyuruyor: “Bu Kuran, Kavl-i şeytani’r racim/kovulmuş şeytanın sözü olamaz.” (Tekvir Sûresi/ 25) Dolayısıyla şahısların, Kıralların, Tıranların, Daru’n Nedve hükmündeki meclislerin, beynelekvam (Kavimlerarası) kurum ve kuruluşların icad ettikleri Kur’an’a muhalif, Kur’an’a ters, Kur’an’ı mehcur ve metruk bırakan bütün yasalar ve anayasalar, Kavl-i Şeytani’r Racim’dirler. Yani şeytanla yapılmış sözleşmelerdir.

Şehid Abdülkadir Üdeh (Rh.a.) bu hususta şöyle diyor: “İslâm, Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyi Müslümanların üzerine farz kılmıştır. Müslümanların bütün meselelerinde Allah’ın kitabıyla hükmetmelerini de İslâm kendilerine farz kılmıştır. İslâm, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen kişi ve kimseleri kâfirlerden kılmıştır. İslâm, Alllah’ın kitabına göre muhakemeleşmeyenlerden imanı nefyediyor.” Bütün mesele Kur’an’ı esasların esası bilmek ve hayat kanunlarını ondan almaktır.

Kur’an gibi hayatı ve hadiseleri evrensel ilkelerle ele alan bir kitabı, anayasa gibi zamanla ve mekânla mukayyet bir metinle özdeşleştirmek hiç de gerekli değildir. Aksine sakıncalar içeren bir durumdur. Olumsuzlukların Kur’an’a mal edilme ihtimali bile bizi bundan alıkoymalıdır. Kur’an anayasa değil, esasların esası, yasa ve anayasaların anasıdır. Ondan alınmayan ve ona dayanmayan bütün yasa ve anayasalar, anayasaklardır!

Günümüzde Müslümanların bir kısmı toplumun sorunlarına çözüm aradığında, aranan çözüm arayışlarına katkı yapmak istediğinde, karşılarına yine Müslümanlar dikiliyor. Niçin?

Çünkü onlar cahili toplumda sorunların çözümünün ancak İslami bir devrimden sonra gerçekleşen İslami bir yönetimle mümkün olacağını düşünüyorlar. Anayasa sürecine bir şekilde dâhil olunmasına da bundan dolayı karşı çıkıyorlar. Herkesin de böyle düşünmesini istedikleri içinde referans aldıkları ayetleri Müslümanların karşısına dikiveriyorlar. Hem de kendileri gibi düşünmeyenleri, ayeti anladıkları gibi anlamayanları, vardıkları sonuçlara varmayanları dışlayan, ötekileştiren bir üslupla.

Biz Müslümanların Anayasası nasıl olmalı?

Biz Müslümanların hayat çerçevesini Kelime-i Şehadet sözleşmesi belirler. Bilindiği gibi, Kelime-i Şehadet üç değişmez ve değiştirilemezden meydana gelmiştir. “Lâ ilahe”, “İllâlah” ve “Muhammedü’r-Rasûlüllah”  Bu üç değişmez ve değiştirilemezler Müslümanların kıyamete kadar yegâne bağlayıcı hayat çerçeveleridir. Bu nedenle diyoruz ki; Allah’ın mülkünde “İllâlah” diyenlerin anayasaları bellidir. “Lâ ilahe” dedikten sonra “İllâlah” diyenlerin anayasaları, ahkâm-ı şeriyye’dir. Ahkâm-ı Şeriyye’yi askıya alıp onun yerine geçsin ve insanların hayatında uygulansın diye yasa ve anayasa yapanlar, yapanlara katkıda bulunanlar, henüz “İllâllah” dememiş olanlardır. Onlar “Lâ” mektebinin sınıfta kalmışlarıdır. Ahkâm-ı şeriyye’nin dışında kalan her şey şer cümle-sindendir.

 

 

Şeriatı terk edip başka hükümlere teslim olanların durumu nedir?

 

Milletin hükmünü ve hâkimiyetini Alah’ın hükmünün ve hâkimiyetinin yerine geçirmiş, fevkine çıkarmış kişi ve kimselerin yapmış oldukları ve yapacakları bütün yasa ve anayasa çalışmaları, cahiliye hükmünü arzu etmenin gayretleridir. Bunlara katkıda bulunmak, şeriatullah’ı askıya almak demektir.  Şayet insanların yapmış oldukları kanunlarla, yasa ve anayasalarla insanlar mutlu olacaklarsa, huzur bulacaklarsa o zaman Allah ne diye Kur’an’ı, Peygamber’i, Şeriat’ı gönderdi?  Şayet insanlar kendi hayat kanunlarını kendi hevalarına, kendi akıllarına göre yapacaklarsa o zaman “İllâllah” demelerinin manası kalır mı? “İllâllah” bir karardır, bir fermandır, bir ilandır. Size ve başkalarına Rablık, ilahlık etmek isteyenlere karşı diretiyorsunuz, direniyorunuz ve direnişinizi ilan ediyorsunuz İllâ Allah, İllâ Allah’ın hükmü, İllâ Allah’ın Kur’an’ı, İllâ Allah’ın şeriatı. Müslüman olarak kimliğinizi böyle ibraz ediyorsunuz. “Lâ ilahe İllâllah” diyen bir Müslüman, Allah’ın hükmünü, hâkimiyetini ve şeriatını dışlayan, hiçe sayan bütün kanunlara, kurallara, yasalara, anayasalara ve çağrılara kapalıdır. Asrımızda genelde dünyada özelde ülkemizde birileri Demokrasi adına, Kemalizm adına, Kapitalizm adına, Özgürlükler adına, Liberalizm adına adeta şöyle diyorlar: “Bırakın Allah’ın, dinini, Allah’ın kitabını, Allah’ın şeraitini Allah’ın hükmünü ve gelin bizim yaptığınız ve yapacaklarımıza tabi olun.” İşte “İllâlah” diyen bir kimsenin böyle bir çağrıya icabet etmesi, Allah’ı, Allah’ın kitabını, Allah’ın şeraitini ve hükmünü inkâr manasına gelir.  Bu inkâr suçunu işlemeyen Müslümanları suçlamakla, bizzat Şeriatullah’ın inkârını alkışlamaktır. Müslüman olarak bugüne kadar insanları beşeri kanunlarla, yasalarla, anayasalarla idare edip toptan helakin eşiğine getirmiş bu insanlarla oturup dünyada ve ülkemizde neyin İslâm’a uygun olup olmadığını konuşabiliriz. Ama İslâm’ın neye uygun olup olmadığını asla ve kat’a konuşamayız. İslâm üsttür ast olamaz. Konuştuğumuz andan itibaren “İllâllah” çerçevesinin dışına çıkmış oluruz.

Daru’l İslâm’da kanunlar, yasalar yapılamaz mı?

İslâm’da hâkimiyet, kayıtsız ve şartsız olarak Allah’a mahsus olan bir haktır. İktidar ise, yeryüzünün halifesi olan insanoğluna, imtihan için tevdi edilmiştir. Ahkâm-ı şeriyye’yi esas alan bir devletin; hem Allah’ın hukukunu koruması, hem insanlığa hizmet etmesi farzdır. Dolayısıyla hâkimiyet ve teşri’ (hüküm koyma) meselesi; hem itikadi, hem de ameli olan bazı hükümleri gündeme getiren bir meseledir. İslâm toplumunda “Baş başa bağlı, baş şeriata bağlı” veya “Şeriatın kestiği parmak acımaz” gibi vecizelerle ifade edilen, emir sahiplerinin (devlet adamlarının) ve tebaanın adalete riayet etmelerini ifade eden siyaset anlayışı, yazılı “Anayasa Hukuku”na olan ihtiyacı zaruri kılmamıştır. Osmanlı Devleti’nde Kanun-i Esasi ve Arap Ülkeleri’nde Düstur adı verilen hukuki metinlerin, modern anlamda Anayasa Hukuku olduğunu söylemek de kolay değildir.

Müctehidlerin ictihadları birer Anayasa çalışması sayılabilir mi?

İslâm toplumunda ictihad, istinbat, maslahat var. Mücethidler ictihad ederler. Ulu’lemr’in tasarufları var. Ulu’lemr tararufta bulanabilir. Makasıdu’ş Şeria (şeraitin temel maksadları) doğrultusunda çalışmalar yapılabilir. Ama bunların hepsi, Allah’ın kitabı ve Rasûlüllah (s.a.s.) ’in sünnetiyle mukayyettirler. Rabbimiz buyuruyor: "Rasûl size neyi getirdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan, vazgeçin. Allah'tan korkun, çünkü Allah şiddetle cezalandırır." (Haşir Sûresi/7)  Bu, şeriatı, hukuku bir tek kaynaktan alma kuralıdır.  Aynı zamanda, İslâm'ın anayasa görüşünü de ifade eder. İslâm'da kanunun hâkimiyeti, bunları Rasûlüllah (s.a.s.) 'ın Kur'an ve Sünnet olarak getirmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Halife-i Müslimin dâhil bütün ümmet Rasuûlüllah (s.a.s.) 'ın getirdiğine muhalefet edemezler. O'na muhalif bir hüküm koyduklarında, bu hükmün geçerliliği, etkinliği olmayacaktır. Çünkü birinci dayanağını kaybetmiştir. Bu görüş, milletin dilediği gibi hüküm koyması ve bu hükmün etkinliğinin olması anlamına gelen millet egemenliği de dâhil olmak üzere bütün beşeri görüşlere zıttır. İslâm'da hâkimiyetin kaynağı, Rasûlüllah (s.a.s.) 'ın getirdiği Allah'ın dinidir. Ümmet ancak buna dayanır, bunu korur ve yalnızca bunu tatbik eder. Ümmetin imamı/halifesi de bu konuda ümmet adına hareket eder. Hiçbir konuda Rasûlüllah (s.a.s.) 'ın getirdiğine muhalefet etmeyecek şekilde ümmetin hakları sınırlıdır. Ümmetin karşılaştığı bir konuda, Rasûl'ün getirdiğinde de bir hüküm yoksa Rasûlüllah'a muhalefet etmeyecek şekilde hüküm koyması İslâm'ın bu kuralına ters olmadığı gibi onun bir gereğidir de. Her hangi bir yasamada, Rasûlüllah (s.a.s.) 'ın getirdiği bir nass varsa ona uymak esastır. Nass bulunmadığı durumlarda da İslâm'ın esaslarına ters düşecek hükümlerin konulmaması gerekir.

Ahkâm-ı şeriyye’yi esas alan bir devletin; bütün uygulamaları “İllâllah” ilkesinin çerçevesi dâhilindedir. Toplumu yönetme ilmi (siyaset) peygamberlerin insanlara öğrettiklerin ilimlerin başında gelir. Müslümanlar siyasi alanda köklü, kapsamlı ve farklı bir düşünce usûlüne sahip oldukları ve Müslüman düşünürlerin bu çerçevede birçok bilimsel kuram oluşturdukları bilinmektedir. Batı düşüncesinin ancak yakın zamanda erişebildiği nice sonuçların, Müslümanlar arasında geçmişte tartışılmış, irdelenmiş ve hatta uygulanmış olan kuramlar arasında bulunduğu, Batının bunlardan birçoğuna henüz yaklaşamamış olduğu hususunda vicdanı delinmemiş herkes teslim eder. 

Anayasa ve benzeri sosyal ve siyasal sözleşmelerimizin çerçevesinin ahkâm-ı şeriyye olduğunu beyan ettiniz. Bu çerçeveye bağlı kalmanın iman ile her hangi bir alakası var mı?

 “İlâllah”; anayasa ve benzeri bütün sosyal ve siyasal sözleşmelerimizin çerçevesinin ahkâm-ı şeriyye olduğunun bir ilanıdır. Tabi olduğunuz hüküm, yasa ve anayasa sizin namusunuzdur. Onun uğrunda ölüme gidebilmelisiniz.  Çağdaş Daru’n Nedve hükmündeki parlamentoların yapmış oldukları yasalar, anaysalar Müslümanların namusu olabilir mi? Bunlar uğrunda ölüme gidilebilir mi? Oysaki şeriatullah, Müslümanların namusudur. Müslümanlar, şeriatullah’ın hür hükmü uğrunda ölüme gidebilirler. Bakınız bu hususuta İmam-ı Malik (rh.a.) der ki: “Şeraitte kendisi uğrunda ve kendisini korumak/kollamak maksadıyla savaşın caiz olmadığı hiçbir şey yoktur” Şeriatullah’ın her hükmü; uğrunda cihad etmeye, savaşmaya değerdir. Şeriatullah’ın uğrunda savaşılmayacak, can ve mal verilmeyecek hükmü yoktur. 

 

Şehdi Abdülkadir Udeh (rh.a.) der ki: “Allahû Teâla, kendi Peygamber’ine inzal ettiği şeyi, bizim için şerait (hukuk, nizam, yasa, anayasa) kıldı. Bizim üzerimize farz olan ona tabi olmak ve hududlarına riayet etmektir. Yine Allahû Teâlâ, bizi insan kaynaklı hukuka ve kanunlara ittiba etmekten neyhetti/sakındırdı. Kul kaynaklı hukuk metinleri, kanunlar, yasalar onların kendi hevaları, dalaletleridir. Maksatları insanlar saptırmak ve Allah’ın şeraitinden uzaklaştırmaktır.”   

Çağdaş Daru’n Nedve’lerin kutsadıkları Demokrasi uğrunda müslümanlar ölüme gidilebilirler mi?

Hüküm ve hâkimiyet hakkını Allah’tan insanlara, halka, millete veren Demokrasi Müslümanarın namusu olabilir mi? Şunu bilelim ki; Demokrasi Hıristiyan kültürün mahsulüdür. Firasetle tahkik edildiğinde görülecektir ki; Demokratik toplumun kiliseleri, laikçilik kültürüne dayanan devlet okullarıdır. Ülkemizde Lâ dini inkılâbın tahakkukundan sonra dillendirilen “Liseler, Kiliselere giydirilmiş libaslardır” söylemi, firasetli mü’minlerin feryadıdır.  Bu feryadın Müslüman nesillere ulaşmasına İslâm adına engel olanlar dalkavuklaşanlardır. Biliyorsunuz Demokrasi, dalkavuk üretme çiftliğidir. Bir bilgenin tavsiyesiyle “Dalkavukların içine düşmektense, akbabaların içine düşmeyi yeğleyin. Çünkü akbabalar ölüleri, diğerleri dirileri yer.” İslâm topraklarında Dalkavukların yedikleri nesillerin hesabı mutlaka sorulmalıdır.  Allah’ın hükmüne ve hâkimiyetine muhalif anayasa,  cehaletin örgütlü eyleme geçme halidir. O tamamen bir cinayetler yumağıdır. Bu cinayetler yumağına evet diyenleri evetlenmesi için uğraşanlar, caniler zümresinden sayılırlar.

Allah’ın dininden alınmayan ve Allah’ın dinine dayanmayan bir anayasa yapmak, böyle bir anayasa hazırlanırken katkı da bulunmak ve kabul edip evet demek “İllâllah” ilkesine aykırı mı?

İman bir hükümdar gibidir; otağını bir kalbe kurunca, başkalarının orada ikametine izin vermez. Beden coğrafyasının başkentinde iman padişahtır. İman beden coğrafyasının başkentine yerleşince oraya, kendisine rakip olan hissin ve başka bir kimsenin yerleşmesine razı olmaz. İçinde iman olmayan kalp türab, içinde Kur’an olmayan kalb ise haraptır. Dolayısıyla Allah’ın dininden alınmayan ve Allah’ın dinine dayanmayan bir yasayı veya anayasa kim yaparsa yapsın merdüddür. Böyle yasalar ve anayasalar, Kelime-i Tevhid’e, Kelime-i Şehadete münafi/terstir

 

Peki, müslümanlar ilahi yasaları beşeri yasalara tercih edebilir mi?

Allah’ın dininden kaynaklanmayan ve Allah’ın dinine uygunluk arzetmeyen anayasa taslakları, fıtratları olan İslam’a hasret duyanların, yeniden onun ağûşuna koşmak için çırpınanların, ona susayanların, nedamet içinde olanların sergerdân sergerdân dolaştığı, ıssız-susuz ve yakıcı seraplı çöllerin seraplarıdır. Bu şeriatullah muhalifi anayasaları hazırlayıp dayatanlar da, peşinlerde gidenlerin, kendilerini destekleyenlerin sahte Rableridir.

Asrımızda Müslümanarın Allah’ın şeriatını bırakıp kul kaynaklı yasa ve anayasalara umut bağlamaları ve böyle bir şeye ikna olunmuş olmaları,  nifakî kimlikli Firavunî zihniyetin, muhteşem İslâm binasını yakıp yıkma, İslâm ağacını kesme, kitabullah’ı hayattan kovma, nübüvvet neslini kurutma, İslâm ümmetini ve mustaz’afları da köleleştirme felaketidir.

Allah’ın hükmünü ve hâkimiyetini dışlayan ve hiçe sayan yasa ve anayasaları yapanlar, ilahlıklarını ilan edenlerdir. Şeriatullah’a muhalif her yasa, bir sahte Rablık, İlahlık ilanıdır.

Bir müslüman için Kur’an; esasların esası, yasaların da anasıdır. Kur’an’dan alınmayan, Kur’an’ın ayetleriyle uygunluk arzetmeyen, Kur’an’ın maksatlarıyla çelişen ve çatışan bütün yasa ve anayasalar, hakiki manada anayasaklardır. Onlar, çağdaş firavunların eliyle beşeriyetin başına indirilen âsâlardır.

 

Yazar:
İlhami Pınar
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul