18 Kasım 2017 - Cumartesi

Şu anda buradasınız: / ALLAH’A VE RASULÜNE İCÂBET ETMEK

ALLAH’A VE RASULÜNE İCÂBET ETMEK

                             

 

                                                           

 

                                                                                                                                                            

               

“Ey iman edenler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’a ve Rasulüne icâbet edin. Ve bilin ki muhakkak Allah, kişi ile kalbi arasına girer ve siz gerçekten O’na götürülüp toplanacaksınız.” (Enfal, 8/24)

               

Göklerde de İlâh, yerlerde de İlâh ve kendisinden başka hak ilâh olmayan Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ, yalnızca kendisine ibadet etsinler ve ibadette Rabblerine hiç kimseyi ortak etmesinler diye yarattığı insan kullarının arasında katıksız iman edenleri, davetine icâbet etmeye çağırıyor… Emrediyor iman sahibi kullarına ki, Allah ve Rasulü (s.a.s.) hayat veren şeylere davet ederler… İnsanın şahsiyetine yakışır hayata çağırırlar… Hiç şübhesiz, gerçekten iman edenler, Rabbleri Allah’ın ve Önderleri Rasulullah (s.a.s.)’in bu davetine hiçbir tereddüd duymadan uyar, gereken itaatı yapar, emrolunanı dosdoğru bir şekilde yerine getirirler… Böyle davranmaları, katıksız imanlarının gereğidir…

               

“Aralarında hükmetmesi için, Allah’a ve Rasulüne çağırıldıkları zaman mü’min olanların sözü: ‘İşittik ve itaat ettik’ demeleridir. İşte gerçekten kurtuluşa erenler bunlardır.

               

Kim Allah’a ve Rasulüne itaat ederse ve Allah’dan korkup O’ndan sakınırsa, işte kurtuluşa ve mutluluğa erenler bunlardır.” (Nûr, 24/51-52) buyuran Rabbimiz Allah, davetine icâbet eden mü’min müslüman kullarının özelliklerini beyan etmektedir…

               

Kullarına pek yakın olan, onların duâlarına icâbet eden Rabbimiz Allah, kullarının O’nun davetine icâbet edip kendisine inanmalarını buyurmaktadır:

               

“Kullarım, Beni sana soracak olurlarsa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana duâ ettiği zaman duâ edenin duâsına cevap veririm. Öyleyse onlarda Benim çağrıma cevap versinler ve Bana iman etsinler. Umulur ki irşâd (doğru yolu bulmuş) olurlar.” (Bakara, 2/186)

               

Allah Teâlâ, yaratılış gayeleri, şirk koşmadan yegâne Rabbleri ve İlâhları Allah’a ibadet etmek olan insan kullarını, Peygamberleri vasıtasıyla dosdoğru yol ve hak din olan İslâm’a çağırmakta, kendisine iman edip Tevhid üzere olmalarını buyurmaktadır:

               

“Allah’dan, geri çevrilmesi olmayan bir gün gelmeden evvel, Rabbinize icâbet edin. O gün, sizin için ne sığınılacak bir yer var, ne sizin için inkâr (etmeye bir imkân).” (Şura, 42/47)

               

“Ancak dinleyenler icâbet eder.” (En’âm, 6/36)

               

“Kendilerine yara isabet ettikten sonra, Allah ve Rasulünün çağrısına icâbet edenler, içlerinden iyilik yapanlar ve sakınanlar için büyük bir ecir vardır.

               

Onlar, kendilerine insanlar: ‘Size karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun’ dedikleri hâlde imanları artanlar ve: ‘Allah, bize yeter O, ne güzel vekildir’ diyenlerdir.” (Âl-i İmrân, 3/172-173)         

               

Rabbleri Allah Azze ve Celle’nin mesajını, “âlemlere rahmet olarak gönderilen” Rasulü Muhammed (s.a.s.)’in dilinden duyanlar, dinleyip itaat ettiler… Çünkü onlar mü’min müslüman şahsiyetler idi… Dünyanın neresinde olursa olsun mü’minlerin tavrı budur… Allah’dan gelen hükümleri işittiklerinde, dinler ve itaat ederler…

               

İnsanlardan olsun, cinlerden olsun katıksız iman ederek Allah ve Rasulü (s.a.s.) çağrısına icâbet eden muvahhid mü’minler, kendi kavimlerini hidayete davet etmekte, onların hidayet bulması için çalışmaktadır… Geçmiş asırlarda böyle olduğu gibi yaşadığımız zamanda da mü’minlerin cehd ve gayreti aynı ölçüde devam etmektedir… Allah’ın kendilerine hidayeti nâsib ettiği müslüman kişilerden her biri, diğer insanların hidayetine vesile olmaya çalışmaktadırlar… Hep beraber Allah’ın ipine, yani Kur’ân’a sarılanlar, birlik ve beraberlik içinde olanlar, dağılmayıp parçalanmayanlar, tebliğ ve davet çalışmalarında, Allah’ın yardımıyla başarılı olmuşlardır… İçinde bulundukları toplumlarda hakkı haykırmış, bâtılın yok olmasına gayret göstermişlerdir… Hakkın yılmaz savunucuları olan bu muvahhid şahsiyetlerin sabırlı ve uzun soluklu çalışmalarının neticesi, toplumlarda Tevhidî inkılâplar olmuş ve imandan yana tavırlar konulup değişime katkıda bulunmuşlardır… Şirk toplumu Tevhid toplumu olmuş, zilletten izzete dönüşüm gerçekleşmiştir…

               

Rabbimiz Allah, hayat Kitabımız Kur’ân-ı Kerim’de hem insan kullarının, hem de cin kullarının bu konudaki çalışmalarından örnekler beyan buyurmaktadır… “Göklerde ve yerde en yüce misâl O’nundur.” (Rum, 30/27)

               

 İşte, “Yâsîn Sûresi” ve insan kullarından olan mü’minlerin tebliğ, irşâd ve davet çalışmaları:

               

“Sen onlara, o şehir halkının örneğini ver. Hani oraya elçiler gelmişti.

               

Hani onlara iki (elçi) göndermiştik, fakat ikisini yalanlamışlardı. Biz de (iki elçiyi) bir üçüncüyle güçlendirdik. Böylece dediler ki: ‘Şübhesiz biz, size gönderilmiş elçileriz.’

               

Dediler ki: ‘Siz, bizim benzerimiz olan bir beşerden başkası değilsiniz. Rahmân (Allah) da herhangi bir şey indirmiş değildir. Siz, yalnızca yalan söylüyorsunuz.’

               

Dediler ki: ‘Rabbimiz, gerçekten size gönderilmiş elçiler olduğumuzu bilir.

               

Bizim üzerimizde de (sorumluluk ve görev olarak) apaçık bir tebliğden başkası yoktur.’

               

Dediler ki: ‘Herhâlde biz, sizden dolayı uğursuzluğa uğradık. Eğer, (bu söylediklerinize) bir son vermeyecek olursanız, andolsun, sizi taşa tutacağız ve mutlaka bizden yana size acı bir azab dokunacaktır.’

               

Dediler ki: ‘Uğursuzluğunuz, sizinledir. Size öğüt verildi diye mi (uğursuzluğa uğradınız)? Hayır, siz ölçüyü taşıran bir kavimsiniz.’

               

Şehrin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi: ‘Ey kavmim, elçilere uyun’ dedi.

               

‘Sizden ücret istemeyenlere uyun. Onlar, hidayet bulmuş kimselerdir.

               

Bana ne oluyor ki, beni yaratana kulluk etmeyecekmişim? Siz, O’na döndürüleceksiniz.

                ,

Ben, O’ndan başka ilâhlar edinir miyim ki, Rahmân (olan Allah), bana bir zarar dileyecek olsa, ne onların şefaati bana bir şeyle yarar sağlar, ne de onlar beni kurtarabilirler.

               

O durumda ise, gerçekten ben apaçık bir sapıklık içinde olmuş olurum.

               

Şübhesiz ben, sizin Rabbinize iman ettim, işte beni işitin.” (Yâsîn, 36/13-25)

               

Ve işte “Ahkâf Sûresi” ve cin kullarından mü’min olanların tebliğ, irşâd ve davet çalışmaları:

               

“ Hani cinlerden birkaçını, Kur’ân dinlemek üzere sana yöneltmiştik. Böylece O’nun huzuruna geldikleri zaman, dediler ki: ‘Kulak verin.’  Sonra bitirilince kendi kavimlerine uyarıcılar olarak döndüler.

                 

Dediler ki: ‘Ey kavmim, gerçekten biz, Musa’dan sonra indirilen, kendinden öncekilerini doğrulayan bir kitab dinledik. Hakka ve doğru olan yola yöneltip iletmektedir.

               

Ey kavmimiz, Allah’a davet edene icâbet edin ve O’na iman edin, günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi acı bir azabdan korusun.

               

Kim Allah’a davet edene icâbet etmezse artık o, yeryüzünde (Allah’ı âciz bırakacak değildir ve O’ndan başka) velîleri yoktur. İşte onlar, apaçık bir sapıklık içindedirler.’

               

Onlar, görmüyorlar mı ki, gökleri ve yeri yaratan ve onları yaratmakta yorulmayan (Allah), ölüleri de diriltmeye güç yetirir. Hayır, gerçekten O, her şeye güç yetirendir.” (Ahkâf, 46/29-33)

               

“Size verilen herhangi bir şey, dünya hayatının metaı (kısa süreli faydalanması)dır. Allah katında olan ise, daha hayırlı ve daha süreklidir. (Bu da) İman edip Rabblerine tevekkül edenler içindir.

               

(Bunlar,) büyük günahlardan ve çirkin utanmazlıklardan kaçınanlar ve gazablandıkları zaman bağışlayanlar.                                                             

Rabblerine icâbet edenler, namazı dosdoğru kılanlar işleri kendi aralarında şura ile olanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infâk edenler.

               

Ve haklarına tecavüz edildiği zaman karşı koyanlardır.” (Şura, 42/36-39)

               

Rabblerine icâbet edenlere daha güzeli vardır. O’na icâbet etmeyenler ise, yeryüzündekilerin tümü ve bununla birlikte bir katı daha onların olsa mutlaka (kurtulmak için) bunu fidye olarak verirlerdi. Sorgulamanın en kötüsü onlar içindir. Onların barınma yerleri cehennemdir. Ne kötü bir yataktır o.” (Ra’d, 13/18)

               

Katıksız iman eden salih kullar, kendilerini, kendilerine hayat verecek şeylere davet eden yegâne Rabbleri Allah’ın ve yegâne önderleri Rasulullah (s.a.s.)’in davetine icâbet eden akl-ı selim ve kalb-i selim olgun şahsiyetlerdir… Onlar, önce imana davet edildiler, hemen iman ettiler ve imanlarını olgunlaştırıcı salih amel işlemeye başlayıp sabırla devam ettirdiler…

               

“Ey iman edenler, iman edin Allah’a, Rasulüne, Rasule indirdiği Kitaba ve bundan önce indirdiği Kitaba.” (Nisa, 4/136)

               

“Kim de bir mü’min olarak salih amellerde bulunursa, artık o, ne zulümden korksun, ne hakkının noksan tutulmasından.” (Taha, 20/112)

               

Her şeyden önce şirksiz ve şübhesiz bir iman gerekir… Allah ve Rasulü (s.a.s.)’in ilk daveti iman ve öncelikle bu davete icâbet etmek lazımdır… Allah’ın razı olduğu hayat ve mü’min müslümanın izzetli oluşu, bu davete icâbet etmektir… Salih amel, şübhesiz ve şirksiz iman ile gerçekleşir… İmandaki noksanlık ya da rahatsızlık, salih ameli ifsâd eder…

               

a- İman, her türlü şirkten arındırılmalı ve asla şirk karıştırılmamalıdır.

               

“İman edenler ve imanlarını zulümle (şirkle) karıştırmayanlar, işte güvenlik onlar içindir ve onlar hidayete ermişlerdir.” (En’âm, 6/82)

               

“Ve ‘bir muvahhid (hânîf) olarak yüzünü dine yönelt ve sakın müşriklerden olma.

               

Allah’dan başka, sana yararı ve zararı olmayan (ilâhlar)a tapma. Eğer sen, (bu emirlerin tersini) yapacak olursan, bu durumda muhakkak zulmedenlerden olursun’ (diye emrolundum).” (Yunus, 10/105-106)

               

Şirk, zulümlerin en büyüğü olup bütün zulümleri içinde barındırır… Müşrik olanlar, şirk zulmünü işledikten sonra diğer haksızlıklar olan zulümleri de çok rahat ve kolay bir şekilde işler, düzenlerini zulüm üzere kurarlar…

               

“Hani Lokman oğluna –öğüt vererek- demişti ki: ‘Ey oğlum, Allah’a şirk koşma. Şübhesiz şirk, gerçekten büyük bir zulümdür.” (Lokman, 31/13)

               

Rahmeti, merhameti ve affı bol olup her varlığı kuşatmış Âlemlerin Rabbi Allah, kendisine şirk koşarak en korkunç zulmü yapanları affetmeyeceğini beyan buyuruyor:

               

“Gerçekten, Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında kalanı ise dilediğini bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa, doğrusu büyük bir günahla iftira etmiş olur.” (Nisa, 4/48, 116)

               

Şirk, Allah ile beraber veya Allah’dan başka hüküm koyucu kişiler ve yasama meclisleri kabul etmektir… Allah’ın hükümleriyle hükmetmeyen, Allah’ın hükümleriyle hükmedilmeyi yasaklayan ve egemen oldukları ülkede hevâları ilâhlaştırarak hüküm koyucu olan, hükümlerini egemen kılanlara inanıp onlara boyun eğerek hükümleriyle amel etmek, şirktir…

               

İman ve amel, bu şirkten tertemiz edilmediği zaman, iman, iman değil, amelde kabul gören salih amel olmaz!..

               

b- İman, katıksız ve her türlü şübheden uzak olmalıdır.

               

Şübhe ile iman bir arada olmaz… Kabul gören iman, şübheden arınmış, tertemiz olandır… İmana şübhe karıştı mı, zaman içinde imanı yok eder… İman, katıksız olduğu gibi, yakî derecede kesin olmalıdır…

               

Rabbimiz Allah Teâlâ, katıksız ve kesin iman eden mü’min kullarının özelliklerini beyan buyururken, onların imanlarında asla şübheye düşmediklerini açıklar:

               

“Mü’min olanlar, ancak o kimselerdir ki, onlar, Allah’a ve Rasulüne iman ettiler, sonra hiçbir kuşkuya kapılmadan Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad ettiler. İşte onlar, sadık olanların tâ kendileridir.” (Hucurat, 49/15)

               

“Andolsun, Rabbinden sana hak gelmiştir. Şu hâlde kuşkuya kapılanlardan olma.” (Yunus,10/94)

               

İman etmeden önce kalbteki şirke ve küfre aid ne var ise silinip tertemiz edilmesinin şart olduğu gibi, şübheye dair hiçbir şey bulunmamalıdır. Kalb, imandan yana olan şübhelerden de arındırılmalı, imanın ihâta ettiği kalbin kapısı şirke, küfre ve şübheye kapalı tutulmalıdır…

               

c- İman bütün olmalıdır. İman edilmesi emr edilenlerin hepsine iman edilmelidir.

               

İmandaki İslâmî ölçü, imanın bütün oluşudur… İmanda, demokratik anlayış söz konusu değildir… İman ilkelerin çoğuna iman etmekle gerçek iman meydana gelmez… İmanın ilkelerine bütün olarak inanmak gerek… İman, ya heptir ya da hiçtir!..

               

Rabbimiz Allah, bütün ayetlerde imanın şart olduğunu, iman edileceklerin bazısına inanıp bazısına inanmamanın iman değil, apaçık bir küfür olduğunu, böyle inananların kâfir olacağını beyan buyuruyorlar:

               

“Allah’ı ve Rasullerini (tanımayıp) inkâr eden, Allah ile Rasullerinin arasını ayırmak isteyen, ‘bazısına inanırız, bazısını tanımayız’ diyen ve bu ikisi arasında bir yol tutturmak isteyenler.

               

İşte bunlar, gerçekten kâfir olanlardır. Kâfirlere aşağılatıcı bir azab hazırlamışızdır.” (Nisa,4/150-151)

               

“Yoksa siz, Kitabın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz? Artık sizden böyle yapanların dünya hayatındaki cezası, aşağılık olmaktan başka değildir. Kıyamet gününde azabın en şiddetli olanına uğratılacaklardır. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.

               

İşte bunlar, ahireti verip dünya hayatını satın alanlardır. Bundan dolayı azabları hafifletilmez ve kendilerine yardım edilmez.” (Bakara, 2/85-86)

               

Muvahhid mü’minler, Allah’ın insanlara hidayet rehberi olarak gönderdiği bütün Nebî ve Rasullere (Allah’ın Salât ve selâmı onların üzerine olsun) iman eder, Kitab’ın bütününe inanır ve emrolunan iman ilkelerinin hepsini kalben tasdik, dil ile ikrar ettikten sonra hâlleriyle tasdik ederler…

               

Şöyle buyuruyor Rabbimiz Allah:

               

“İlimde derinleşenler ise: ‘Biz, Ona (Kur’ân’a) inandık, tümü Rabbimizin katındadır.’ derler. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp düşünmez.” (Âl-i İmrân, 3/7)

               

“Siz, Kitab’ın tümüne iman edersiniz.” (Âl-i İmrân, 3/119)

               

d- İman ilkelerinin bütünü kalb ile tasdik edilmeli ve dil bunu ifâde etmelidir.

               

İman, kalb ile tasdik edilince kalbi ihâta eder ve kalbde hiçbir şirk bırakmaz…  Kalb tarafından bütün olarak tasdik edilen iman, kalbde şirk ve küfrün her çeşidini yok eder…  Hiçbir Tağutî anlayışı, hiçbir çağdaş şirk ve ideolojilerini ve düzenlerini kalbde bırakmaz, kalbi arındırır…

               

İman, kalben tasdik edilmeden dil ile ifâde edilişi nifâktır… Münafıklar, kalben tasdik etmeden dil ile iman ettiklerini söylerler:

               

“İnsanlarda öyleleri vardır ki: ‘Biz, Allah’a ve ahiret gününe iman ettik’ derler, oysa iman etmiş değildirler.

               

(Sözde) Allah’ı ve iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatıyorlar ve şuurunda değiller.

               

Kalblerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını arttırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için acı bir azab vardır.” (Bakara, 2/8-10)

               

“Ey peygamber, kalbleri inanmadıkları hâlde ağızlarıyla ‘inandık’ diyenlerle yahudîlerden küfür içinde çaba harcayanlar seni üzmesin. Onlar, yalana kulak tutanlar, sana gelmeyen diğer topluluk adına kulak tutanlar (haber toplayanlar)dır. (Mâide, 5/41)

               

“Size geldiklerinde ‘inandık’ derler. Oysa onlar, inkârla girmişlerdi ve yine onunla çıkmışlardır. Allah, gizli tutmakta olduklarını daha iyi bilir.” (Mâide, 5/61)

               

“İman edenlerle karşılaştıkları zaman: ‘iman ettik’ derler. Şeytanlarıyla (önderleriyle) baş başa kaldıklarında ise, derler ki: ‘Şübhesiz, sizinle beraberiz. Biz (onlarla) yalnızca alay ediyoruz.” (Bakara,2/11)

               

“Bedevîler dedi ki: ‘iman ettik.’ De ki: ‘Siz iman etmediniz, ancak İslâm (müslüman veya teslim) olduk deyin. İman, henüz kalblerinize girmiş değildir.” (Hucurat, 49/14)

               

e- Allah ve Rasulü (s.a.s.)’in hükmüne tam iman edip razı olmak, tağutun hükmünü reddetmek gerekir.

               

İman iddiasını taşısa bile Allah ve Rasulü (s.a.s.)’in hükmüne razı olmayanlar, iman etmiş değildirler:

               

“Hayır, öyle değil. Rabbine andolsun, aralarında çekiştikleri şeylere seni hakem kılıp sonra senin verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça, iman etmiş olmazlar.” (Nisa, 4/65)

               

“Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten inandıkları öne sürenleri görmedin mi? Bunlar, tağutun önünde muhakeme olmayı istemektedirler. Oysa onlar, onu reddetmekle emrolunmuşlardır. Şeytanda onları uzak bir sapıklıkla sapıtmak ister.

               

Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine ve Rasule gelin’ denildiğinde, o münafıkların senden, kaçabildiklerince kaçtıklarını görürsün.” (Nisa, 4/60-61)

               

“Artık kim tağutu tanımayıp Allah’a inanırsa, O, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır, bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir.” (Bakara, 2/256) 

                 

Allah’ın ve Rasulullah (s.a.s.)’in davetine gerçekten icâbet edenler bunlardır! Bunlar, Allah’ın ve Rasulünün hükümlerine iman eden, teslim olup itaat etmiş olanlardır… Rabbleri Allah’ın ve önderleri Rasulullah (s.a.s.)’in emirlerini duyduklarında: ‘İşittik ve itaat ettik’ demek onların kulluk vazifesidir… Ve onlar, muvahhid mü’min müslümanlardır…

                                                                                     

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul