22 Kasım 2017 - Çarşamba

Şu anda buradasınız: / SÖZÜN GÜCÜ VE ÇAĞIN SİHİRBAZLARI

SÖZÜN GÜCÜ VE ÇAĞIN SİHİRBAZLARI


                                                               

Zalim siyasetin ve politikanın egemen olduğu demokratik toplumlarda konuşma sanatı insanları ve geniş toplulukları etkileyen en büyük silahtır. Propaganda denilen beyin yıkama sanatı kitlelerin yönlendirilmesinde çok büyük etkiye sahiptir. Bu yüzden bu tip toplulukların İslam topluluklarına göre farkı ilim ve takva sahibi olan kimselerin değil, kelamı en iyi olan, sözleriyle, insanları en iyi etkileyen, adeta büyüleyen kimselerin iktidarda olmasıdır. Peygamber efendimizin buyurduğu üzere: “söz sihirdir”1 hadis-i şeriflerinde belirtilen hususta budur. Sihir, olmayan bir şeyi varmış gibi göstermek veya olduğundan farklı göstererek göz boyamaktır. Sözün, kelamın gücü: “ak ile karayı, altın ile demiri” aynı gösterecek kadar tesirlidir. Bu yüzden İslam âlimleri “Kelam” ilminden uzak durmuşlardır. Gerek İmam-ı Azam, gerekse İmam Gazali, hayatlarının ilk yıllarında kelam ile meşgul olmuşlar, sonradan kelamın “zehir” olduğunu anlayarak fıkha yönelmişlerdir. Ancak, nasıl ki zehir yeri geldiğinde bir panzehir olarak kullanılıyorsa ve gerektiğinde, miktarınca ve hassas ölçüler ile hastalıklara şifa oluyorsa kelam da böyle kullanılarak faydalı hâle getirilebilir. Şu olay kelamın gücünü anlamamızda küçük bir misaldir: “İki arkadaş oturmuş köfte yiyecekler. Tabakta iki adet köfte var, biri küçük biri büyük. İlk kişi büyük olan köfteyi almış ve yemeye başlamış. Kendisine küçük köfte kalan diğer kişi arkadaşına ‘yanlış yaptın’ demiş. Bu sefer büyük köfte’yi yiyen diğerine sormuş ‘sen olsaydın ne yapardın?’ O da; ‘ben olsam küçük köfteyi yerdim’ cevabını vermiş.  Bu sefer büyük köfteyi yiyen ‘İyi işte senin istediğin oldu’ diyerek hem kendini haklı çıkardığı gibi birde arkadaşına iyilik yapan kimse konumuna geçerek takva sahibi olanın kendisi olduğu imajını vermiştir.” İşte “söz” böyle bir şeydir. Haklıyı haksız, haksızı haklı gösterir.

Halkı Müslüman olan toplumlara habis bir ur gibi giren demokrasi çağımızın en büyük putu dur. Bu puta hayat veren ana damarlar politikacıların sözleridir. Kalbi ise, takip ettikleri liderlerinin, putlarının insanlara empoze ettikleri batıl fikirleridir. Kalbin pompaladığı zehri damarlar vasıtası ile vücudun en derin hücrelerine kadar iletirler. Zehirlenen vücut ya sarhoş olur, ya hasta olur. Duyu organları zaafa uğrar, ya da felç olarak işlemez hale gelir. Beyin çalışmaz, düşünemez. İyi’yi kötü’den ayırt edemez. Sonuç bellidir; ruhsal çöküntü ve ebedi bir hüsran. Demokrasiyi canlı tutmak ve onu beslemek için yoğun bir çaba içinde olan milletvekilleri, bürokratlar ve onlara bu vekâleti vererek onları “rab (terbiye edici)” konumuna getiren cahili toplumlar kendilerine kılavuz olarak heykellerini diktikleri ve ideolojilerine iman ettikleri kişileri seçmişler, onları kutsal, dokunulmaz ve muhakkak sevilesi mahluklar olarak insanlara lanse etmişlerdir.

İşte bizleri ebedi bir saadete götürdüğü için Allah (c.c.)’tan gelen ve en büyük bir nimet olan2Allah’ın ayetleri biz Müslümanları İslam dışı fikirlere ve rejimlere karşı uyardığı gibi bu rejimlerin baş rahipleri olan politikacıların mitinglerdeki sözlü ayinlerine karşı da uyarmakta ve şu hitabı yapmaktadır: “İnsanlardan öylesi vardır ki, dünyâ hayâtı hakkındaki sözü, senin hoşuna gider. Kalbinde olana da Allâh'ı şâhid tutar. Oysa o, düşmanların en yamanıdır.”3 Ayet-i kerimede belirtildiği üzere, demokrasi ve diğer batıl yollara çağıran ve hitab ettikleri Müslümanları da kendileri gibi ucube birer mahlûk hâline getirmek için var güçleri ile çalışan insanlar vardır. Bunlar sureti haktan gözükerek, şeytanın metodunu, onun sünnetini takip ederler. İnsanları, “Allah” ile kandırırlar. Nasıl ki şeytan atamız Âdem (a.s.)’ı cennetten Allah’ın adına yemin vererek çıkardı ise bugünkü çömezleri de Müslümanları “ Allah, kitap, din, iman vs.” gibi kavramlar ile kandırmaktadırlar. Bu işi belki bizzat kendileri yapmayıp tayin etmiş oldukları ve kendilerine yetki verdikleri başı sarıklı, sakallı, cübbeli belamlar vasıtası ile yapmaktadırlar. Suriye’de Hafız Esad’ın yanında, Afganistan’da Hamid Karzai’nin yanında, Mısır’da, Tunus’ta, Türkiye’de kısaca dünyanın dört bir tarafında halkı Müslüman olupta rejimleri gayr-i İslami olan bütün tağuti rejimlerde bu manzarayı görebiliriz. Gerçek âlimler ise kıyıda köşede bırakılmış, hapislere atılmış ya da susturulmuşlardır. Çok azı ise cihad meydanlarında mücadele etmektedir. İlimlerine amellerini şahit tutmuş gerçek âlimler onlardır. Belli bir bilgiye sahip olup ta onunla amel etmeyenler, o ilmi Allah (c.c.) yolunda kullanmayanlar âlim olamazlar. Bilgileri de ilim değildir.

Allah (c.c.) Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

“Bilmeyenler dediler ki: ‘Allah bizimle konuşmalı, ya da bize bir ayet (mucize) gelmeli değil miydi?’ Onlardan öncekiler de onların dedikleri gibi demişlerdi. Kalpleri birbirine benzedi. Gerçekleri iyice bilmek isteyenlere ayetleri açıkladık.”4

Burada kendilerine “bilmeyenler” yakıştırması yapılan kimseler yahudilerdir. Onlar, Allah’ın kitabına vakıf oldukları halde onunla amel etmedikleri için “bilmeyenler” olarak vasıflandırılmışlardır. Allah’ın önceden indirdiği Tevrat’taki hükümleri kabul ettikleri halde Allah’ın yeni indirdiği Kur’an’daki hükümleri reddeden, onunla amel etmeyen kimselere Allah(c.c.)  “bilmeyenler(cahil)” sıfatını veriyorsa onun indirmediği hükümleri kabul edenlere ne isim verilir?

Allah (c.c.) başka bir ayette: “Ey inananlar, hepiniz birlikte İslâm’a girin, şeytan’ın adımlarını izlemeyin”(Bakara, 2/108) buyurmuştur.

Bu ayet-i kerimenin tefsirinde Yunus Vehbe Zuhayli, sebebi nüzul olarak şu açıklamayı getirir:

“Atâ İbni Abbas'tan şunu rivayet etmektedir: Bu ayet-i kerime Abdullah b. Selâm ve arkadaşları hakkında nazil olmuştur. Rasulullah (s.a.s.)'e iman edin­ce hem onun şeriatına hem de Musa (a.s.)'ın şeriatına iman ettiler. Cumartesi gü­nünü tazim ettiler, deve etlerinden, sütlerinden İslam'a girdikten sonra da uzak durdular. Müslümanlar onların bu durumlarına tepki gösterdi. Onlar da: Biz hem bunun, hem de ötekinin yükümlülükleri altından kalkabilecek güce sahibiz, dediler. Peygambere de şöyle dediler: Tevrat Allah'ın kitabıdır, bize izin ver de Tevrat gereğince amel edelim. Bunun üzerine Yüce Allah bu ayet-i kerimeyi inzal buyurdu. Açıklaması: Ey Kitab ehl-i arasından iman edenler! Her hususta Allah'a itaatle bağla­nın ve bütünüyle İslâm’a girin. İslam’ı bütünüyle alın, ona başka şeyleri karış­tırmayın. İslam’ın size emretmiş olduğu usul, fürû ve hükümlerin gereğini topluca yerine getirin. Herhangi bir parçalama yahut dilediğinizi seçme yoluna gitmeyin, diyerek uyarmaktadır. İslam’a inanmakla birlikte İslam’a, yine Allah’ın emirlerinden olan fakat Peygamber Efendimizin gelişiyle hükümleri nesh olunan geçmiş şeriatları bile İslam’a karıştırmak isteyenlere Allah (c.c.) şeytanın adımlarına uymayın uyarısında bulunuyorsa, tamamen insan mahsulü olan ideolojileri, fikirleri, gelenekleri, örf ve adetleri, din adına dine katılan bidatleri işleyenlere acaba ne derdi. Âlim ilmi ile amel eden, özü ile sözü çelişmeyendir. Makam için, şan şöhret için, para için tağutlara sözcülük yapanlar asla âlim olamazlar. Bunlar sözleri ile insanları sihirleyen sihirbazlardır. Biz böylelerine Musa (a.s.)’ın metodu ile karşılık veririz. Sihire karşı vahiy… Sahte, hayal ürünü olan yılanlara karşı, Allah’tan gelen gerçek bir ejderha… Asaları ile göz boyayan ve firavuna hizmet eden sihirbazlara verilecek en güzel cevap Allah’tan gelen vahiydir. Belki sihirbazlar gibi imana gelirler. Kelama karşı ayet en tesirli cevaptır. -Sana gelen ilimden sonra onların keyiflerine uyarsan, o takdirde sen, mutlaka zâlimlerden olursun-”5

“Sana gelen ilimden sonra onların keyiflerine uyarsan, o takdirde sen, mutlaka zâlimlerden olursun.” Ayeti bize delile ve ilme uymayı emretmektedir. İlim ise bir âlimin açıklaması ile “dinlemektir, kavramaktır, ezberlemektir, amel etmektir, yaymaktır”. Kendisi ile amel edilmeyen ilim sahibini ancak kitap yüklü eşek yapar.6 Eşeklerin sözüne ise değer verilmez.

Peki, kimlerin sözleri dinlenir. Allah(c.c.): “Onlar ki sözü dinlerler ve en güzeline uyarlar.”7 Emri ile sözün en güzeline uymayı emrediyorsa sözün en güzeli ancak güzel sözlü kimselerden sadır olur. Onların tarifi ise işte yine Kur’an’da verilmiştir: “İnsanları Allah'a davet eden, salih ameller işleyen ve: ‘Şüphesiz ben Müslümanlardanım’ diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir?”8 Ayeti kerimede, belirtildiği üzere güzel sözlü olmanın üç şartı vardır:

1- İnsanları Allah’a davet etmek. Müslüman olduğu halde ve salih amellerde bulunduğu halde, insanlara emri bil maruf, nehyi anil münker yapmayan, sözleri Allah’ı hatırlatmayan, insanları ahiret mutluluğuna götürmeyen her söz, günah sözlerden olmasa bile sahibini “güzel sözlü” kimselerden olma makamına yükseltmez. Sözü dinlenilesi kimse olma sıfatına eriştirmez.

2- Salih amellerde bulunmak. Kişi Müslüman olduğu, insanları Allah’a davet ettiği ve dini hususlarda nasihatlerde bulunduğu halde, eğer salih amellerde bulunmuyorsa, fısk ehli ise, sözü ile ameli birbirini tutmuyorsa, böyle kimselerde güzel sözlü olma şerefinden uzaktır. Atalarımız ne demiş: “Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz.” Günümüzde özellikle televizyonlarda, bu çeşit ucubeler bol miktarda mevcuttur. İnsanlara din anlatan, ama dinden ışık hızı ile asırlarca uzakta olan. Sureti haktan gözüküp, makamı, şöhreti, parayı, toplum tarafından sevilmeyi put edinen, şeytanın müminleri, iblisin askerleri… Sözleri ile amelleri farklı olan şeytanın evliyaları. Bu gibi kimseler hakkında İbn Cerir: “ İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatı hakkındaki sözü, senin hoşuna gider. Kalbinde olana da Allah'ı şahit tutar. Oysa o, düşmanların en yamanıdır.” Ayeti kerimesinin tefsirinde şu nakli yapar: “Eski kitaplarında bilgisine sahip olan, En-Nevf el-Bekkâli şöyle der; Ben bu ümmetten bir takım kimselerin niteliklerini Allah’ın indirmiş olduğu kitabında şu şekilde bulmaktayım; Bunlar dünya karşılığında dinlerini verip hile yaparlar. Dilleri baldan tatlı, kalpleri ise zehirden acıdır. Bunlar koyun postuna bürünmüş kurt gibidirler. Yüce Allah (c.c.)’da bunlar için ,‘Bunlar bana karşı cesaret gösteriyorlar, benim mühlet verişime aldanıyorlar. Kendi zatıma yemin ederim ki onların üzerine öyle bir fitne göndereceğim ki yumuşak huylu kimseler dahi o fitne içinde şaşkın kalacaklardır’. Kurazi der ki; ben bunu araştırdım ve insanlardan öylesi var ki dünya hayatı hakkındaki sözleri senin hoşuna gider, ayetinin bunlar hakkında olduğunu anladım, der.”9 Dikkat edersek, iyi niyetli insanların dahi bu fitne ortamında şaşkın kalıp ne yapacaklarını bilemeyecekleri beyan edilmiş. Peygamber Efendimiz, şöyle buyurmakta: “ İlim öğrenmek her Müslüman erkek ve kadına farzdır. İlmi ehline öğretmeyen domuzun boynuna cevher, inci ve altın takan kimse gibidir.”10 Hadiste, belirtildiği üzere her bilgisi olan insanı âlimlerden bir âlim zannetme. Olur ki o insanın boynundaki mücevherat yani ilmi seni yanıltırda, Onu güzellerden bir güzel zannedersin de aslında onun domuzlardan bir domuz olduğunu göremeyebilirsin. Gözün sadece altında, incide, mücevheratta olmasın, bunlar senin gözünü kamaştırmasın. Asıl önemli olan, o boyun sahibinin insani hasletlere mi sahip olduğu yoksa homurdanan, kendi pisliği içinde debelenen, yağlı, şişko bedeni ile domuz özelliklerine sahip olan hınzırlardan bir hınzır mı olduğudur. Amelleri ile ilmi ne kadar uyum içindedir, iyi gözlenmelidir.

3- Allah’a davet ederken başka hiçbir sıfatla değil sadece ve sadece “Müslüman” sıfatı ile davet etmek. Allah’a davet ettiği halde, Salih amellerde bulunduğu halde Müslüman olarak değil de, ‘Hümanist’ olarak, doğayı seven insan olarak, barış ve özgürlük savaşçısı olarak, yeşilaycı, demokrat, liberalist vs. ne kadar sıfat varsa bunlarla insanları doğruya çağıran kimselerde asla güzel sözlü kimseler olamaz. Gazze’deki zulüm dursun diyen sosyalistler, başörtüsü insani haktır diyen demokratlar, namazlarınızı kılın, oruçlarınızı tutun diyen laikler, ağaç dikin, yeşili koruyun, komşunuzla iyi geçinin, hırsızlık yapmayın, birbirinizin hakkını yemeyin diyen, tağuti rejimin memurları ve hizmetkârları güzel sözlü kimselerden değildirler. Söyledikleri sözler haktır, ama çağırdıkları yer batıldır. Onlar, Hz. Ali’nin Hariciler için söylemiş oldukları şu sözün kapsamına girerler: “Hak olan bir sözle batılı kast ediyorlar.” Hariciler’de: “Hüküm Allah’ındır” dediler ama bu sözle Hz. Ali’yi hakem olayına razı olduğu için tekfir ettiler. Söz doğrudur ama çıkarım yanlıştır. Sözün hizmet ettiği yer batıl bir makamdır.

İçinde yaşadığımız coğrafyada, bir İslam Devleti olmadığına göre can, mal, nesil, akıl emniyetleri olmadığı gibi din emniyeti de yoktur. Yani dini koruyacak, din adına konuşan insanlara hesap soracak, onları kontrol edecek bir merci bulunmamaktadır. Herkes, İslam adına her istediğini söyleyebilmekte, toplumda da dini anlamda cahillik hâkim olduğunda en sapık fikirler bile pazar bulabilmektedir. Bu yüzden, gerçek İslam’ı yaşamak isteyen insanlar, amellerini ilim üzerine bina etmek zorundadırlar. İlimsiz amel etmek, hristiyanların işidir. Günümüz söz sihirbazlarının, kelamcıların, din adına konuşan hoca sıfatlı kişilerin batıl fikirlerinin etkisinde kalmak istemiyorsak, İlmi ile âmil, samimi, tağuti rejimlerden soyutlanmış, Allah’tan başka kimseden korkmayan, sadece Müslüman sıfatını kullanan kimselerin sözlerine kulak verelim ve kalbimizi açalım. Televizyon reklamlarının etkisinde kalarak, kalitesiz mallara rağbet etmeyelim. Gerçek altını satın almak isteyen, ya sarraf olur, ya da sarraflığını gerçekten ispat etmiş bir sarraf bulur ve ona güvenir. Dini doğru olarak yaşamanın şifresi, Hz. Ali’nin şu sözünde gizlidir: “Hak adamla bilinmez, önce hakkı tanı, dolayısıyla ehlini tanırsın”. Yazımı şehadet haberini yeni aldığım, şehid, âlim Abdulkadir Molla’ya,  daha önceden şehid edilen, Hasan el Benna’ya, Seyyid Kutub’a ve bu uğurda canını veren bütün âlimlere ithaf ediyorum. İdam edilmeden önce kendisine mevcut rejim tarafından Kelime-i Şehadeti söyletmek için görevli olarak gönderilen Mısır rejiminin din görevlisine Seyyid Kutub, şu ibretlik kelimeleri söylemiştir: “ Senin bana söylemeyi telkin ettiğin o ‘La ilahe illallah’ sözü ile sen ekmek yiyorsun, geçimini temin ediyorsun. Ama ben, o söz için idam ediliyorum.” İşte güzel sözlü kimselerden bir kimse… Canı pahasına haktan vazgeçmeyen bir âlim… Onun gibilerin sözleri mi? Yoksa rahat koltuklarında, makamlarında, mevcut tağuti rejimlerden beslenen, dinin bir kısmını gizleyen, kıvıran, sulandıran, eğip büken, gravatının temizliğine, sinekkaydı traşının hassasiyetine özen gösterdiği kadar dinine özen göstermeyen ekran sihirbazlarının sözleri mi?

 

Dipnot

1- İmam Malik ve Ebu Davut. Tefsirül Münir, V.Zuhayli C.1.sh.217

2- El- Esâs Fit-tefsir, S.Havva. C.2 sh.15

3- Bakara,2/204

4- Bakara,2/118

5- Bakara,2/145

6- Cuma,62/5

7- Zümer,39/18

8-Fussilet 41/33

9- El- Esâs Fit-tefsir, S.Havva. C.1 sh.536

10- İbn-i Mace, C1. Sh.81, Hadis No.225

 

Yazar:
İbrahim Dönertaş
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul