21 Ocak 2018 - Pazar

Şu anda buradasınız: / SALİH AMELLERİN AHİRETTEKİ KARŞILIĞI

SALİH AMELLERİN AHİRETTEKİ KARŞILIĞI

Herhangi bir diş çürüğü içinde yaşayan mikroba akıl versen, fikir versen ve desen ki:

 

“Bu içinde bulunduğun ortam dışında çok güzel bir hayat var. Güzel çiçekler, masmavi gökyüzü, güzel yiyecekler, hoş kokular ve daha sana anlata anlata bitiremeyeceğimiz birçok güzellikler mevcut…”

 

Bu güzellikler, o mikrobun onun hayal dünyasında bir yeri olmadığı için söylediklerini idrak etmekten aciz kalır.

 

Mikroba, sen bunları elde etmek istiyorsan, içinde yaşadığın bu pis ortamdaki bâzı özgürlüklerinden isteklerinden uzak kalacaksın ki seni bu kokuşmuşluktan nefis bir ortama çıkarayım, sana o lezzetleri tattırayım desen, sana der ki: “Ben hayatımdan ve içinde bulunduğum ortamdan gayet memnunum. Ben bu hayatı yaşamak istiyorum, başka bir ortam beni bu kadar mutlu etmez. Hayata bir kere geldim ve onu yaşamak istiyorum” cevabını alabilirsin. Bu anlayışta olanlar zavallı ve bilinçten yoksundurlar. 

 

Aynı şekilde anadan doğma kör bir kimseye; renklerden onların güzelliklerinden, özelliklerinden bahsetsen seni anlamaktan çok uzak kalır. O, kırmızıyı, sarıyı, pembeyi hiç görmemiştir. Sen istediğin kadar gökkuşağından, masmavi gökyüzünden, çeşit çeşit renklerdeki çiçeklerden bahset… O daha önceden böyle bir alt bilgi ve anlayış donanımına sahip olmadığı için seni asla idrak edemeyecektir. İşte insan için de bundan çok farklı bir durum mevcut değildir.

 

Sadece içinde yaşadığı dünyayı tanıyan ve çok az şey görmüş olan insan cennette Allah (c.c.)’ın insanlar için hazırlamış olduğu nimetleri dünyadaki aklı ile asla kavrayamayacak ve hatta hayal etmekten bile âciz kalacaktır. Allah (c.c.)’ın insanlar için hazırlamış olduğu nimetlerin mahiyetini anlayamadığını, anlamak bile insan için büyük bir nimettir.

 

İmam Gazali (rh.a.) şöyle buyurmaktadır:

 

“Bildiğini bilenler âlimler, bilmediğini bilenler cahiller, bilmediğini bilmeyenler ise kara cahillerdir.”

 

Gazali, kör cehalet ve taassubun mahiyetine dikkat çekerek, bilmediğini bilen kimsenin aslında bir şey bildiğini bizlere öğretmiştir. Bizler de ahiret nimetlerini idrak edemediğimizi idrak ederek, kör cahil olmaktansa, bilmediğini bilen kimseler olarak cennet nimetlerini kavramaktan hayal bile etmekten uzak olduğumuzu anlamalı, acizliğimizi bilmeliyiz. Şaşmaz, yanılmaz ve asla abartmaz olan, kerem sahibi Rabbimizin iman edip, salih amel işleyen kulları için hazırlamış olduğu ahiret lezzetlerini bir nebzede olsa anlamaya çalışalım.

Dünya hayatındaki amellerimizin karşılığı olan bitip tükenmez ahiret mükâfatlarından bahsetmeden önce biz insanlar için hayat kelimesinin ne anlama geldiğini bir kez daha gözden geçirelim ki üzerine bina edeceğimiz söz, fikir ve duygularımız hakkı ile yerine otursun. Çürük temel üzerine bina edilen her şey sonunda yıkılmaya mahkûmdur. Kalıcı ve sağlam olan her şey insana güven veren her hususta ana düstur sağlamlıktır. Şüpheler, ihtimaller ve varsayımlar üzerine kurulan her şey sonunda değişir ve yok olur. Bugünkü bilimde böyledir. Devamlı değişir, şekil değiştirir.

 

Fakat Allah (c.c.)’ın kitabı böyle değildir:

 

“O’nda şek ve şüphe yoktur.” (Bakara,2/2)

 

O bir fizik kitabı, kimya kitabı gibi gözlem ve deneylere dayanarak, deneme yanılma metodu ile yazılmamış bilakis şaşmaz ve yanılmaz mutlak ilim sahibi olan Rabbimizden bizlere gelmiş, gerçek bilgiyi ifade eden bir kitaptır. Biz Müslümanların da fikir kılavuzu, düşünce temeli işte bu kitap olan Kur’an-ı Kerim’dir.

      

Hayat, yaşam, ömür gibi kelimelerin anlamı insandan insana farklılık gösterir. İnsanlar bu kavramların içini doldururken düşünceleri ve beklentileri farklıdır. İşte fıkra da olsa size insanların birçoğunun hayat kelimesinden anladıklarına bir misal:

 

“Temel’i Mars gezegenine bilimsel bir araştırma için gönderirler. Temel üç yıl süren uzun bir uzay yolculuğundan sonra Mars’a varır. Kendisine merkezden mesaj gönderirler ve şu soruyu sorarlar: Mars’ta hayat var mı? Temel cevap verir: Mars’ta hayat yok. Bunun üzerine kendisine geri dönmesi emredilir ve üç yıl sonra geri döndüğünde tekrar aynı soru sorulur:  Temel Mars’ta hayat var mı? Temel yine aynı cevabı verir: Hayır kardeşim Mars’ta hayat diye bir şey yok, çünkü herkes akşam saat dokuzdan sonra yatıyor! İşte Temel ve onun anlayışındaki insanlara göre hayat gece hayatıdır eğlenmek, gülmek, vur patlasın, çal oynasın şeklinden ibarettir. 

 

Hayat dünyadır ve içinde yaşanılandır. Fakat biz Müslümanlara göre ise hayat ölümden sonrasıdır. Birçok sıkıntı ve zorluklarla geçen kokuşmuş sahte bir ortam adeta bedenlerimizdeki daracık bir hücreye hapsedilmiş kalpleri iman ateşi ile yanan özgür ruhlarımız ve yetmiş seksen senelik kısa bir yaşam biz Müslümanlar için nasıl “hayat” olabilir? Bizler için hayat ahiret yurdudur. Bizim kitabımız Kur’an’da: “O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı.” (Mülk,67/2) buyrulmuştur.

 

Bu ayette neden “hayatı ve ölümü” demedi de, “ölümü ve hayatı” dedi ve ölümü önce zikretti hayatı ise sonra zikretti… Çünkü hayat önce ölüm sonra gelir sorusuna müfessirler: “Dünya hayatı ahiret hayatının yanında ölüm gibidir. Gerçek yaşantı ahirettedir. Bu yüzden Allah (c.c.) ölümü derken dünyayı, hayatı derken de ahireti kast etti” açıklamasını yaparak, Müslümanların hayat anlayışını ortaya koymuşlardır. Biz Müslümanlar hayatı ölüme giden bir yol değil, ölümü hayata giden bir yol olarak görürüz.

       

Allah (c.c.) salih amel sahibi olan Müslümanları amellerinin karşılığı olarak en başta kendileri için ahirette hazırlanmış olan korkunç bir azaptan, ebedi olan bir acıdan kurtaracaktır. Bütün insanlar için hem cennette, hem de cehennemde bir yer hazırlanmıştır. Fakat insanlar iman ve amelleri sayesinde bunlardan birine yaklaşır veya uzaklaşır. İşte insanlar için en başta cehennemin dehşetinden ve öfkesinden uzak kalmak ne büyük bir kurtuluştur.

 

Bir hadis-i şerifte Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) şöyle buyurmuşlardır:  

 

“Cehennemdeki en küçük azap insanın ayaklarına ateşten bir çift nalın (ayakkabı) giydirilecek, onun harâreti ile insanın beyni kaynayacak.”

 

Bu öylesine bir azap ki en küçüğü böyle ise siz birde büyüğünü düşünün. Allah (c.c.) insanlara başka hiçbir mükâfat vermese idi ve sadece “ey kullarım ben sizi yarattım, birçok nimetler verdim ve sizi mülkümde yaşattım. Eğer siz benim emirlerimi dinlemezseniz ben sizi cehennemimde cezalandırırım, emirlerimi dinlerseniz size hiç azap etmeden sizi yok ederim, toprak ederim. Size mükâfat da vermem, cezada vermem” dese idi bile ona itaat etmemiz gerekmez miydi? O halde sadece başlı başına cehennemden kurtulmak bile çok büyük bir karşılıktır.

      

Fakat Allah (c.c.) kendi emir ve yasaklarına riayet eden salih amel sahibi kimseleri cehenneminden azad ettiği halde bir de üzerine onlara içinde ebedi olarak kalacakları cennetleri vermiştir. Sonsuz bir hayat ve tahmin dahi edemeyeceğimiz nimetler. Dünya ise çok kısa bir hayat ve yok olucu nimetler. İnsan hangisini tercih eder?

 

Bu soruya yine İmam Gazali (rh.a.)’den şu sözler ile cevap bulalım:

 

 “Kalıcı olan çamuru mu istersin? Geçici olan altını mı?”

 

Ben kalıcı olan çamuru isterim. Çünkü çamurda olsa kalıcıdır; diğeri altında olsa geçicidir. Ama insanların hâline şaşarım kalıcı olan altını (yani ahireti) istemiyorlar da, geçici olan çamuru (yani dünyayı) istiyorlar. Dünya nimetlerini dahi saymakla bitiremiyorsak cennet nimetlerini nasıl sayalım? Ancak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki cennet hayatına kıyasla dünya hayatındaki yaşantımız inanın yukarıda misalini verdiğimiz çürük dişin içinde yaşayan mikrobun hayatından daha iğrenç kalır. Her türlü pislikten uzak olan, mis kokuları içinde, daima genç kalan, en güzel eşlerle beraber olan, en güzel köşklerde, en güzel yemekleri yiyen, hasta olmayan, başı dahi ağrımayan, en güzel elbiseler içinde hayal ettiği her şeye ulaşan cennet ehli.

       

Bütün bunlardan daha önemlisi ve lezzetlisi Allah (c.c.)’nin cemalini seyretmektir. Bütün cennet nimetleri bırakılarak hak eden kimseler için Allah (c.c.)’nin cemalini seyretmek Rabbimizden bizlere ne büyük bir lütuftur. “İyilik yapanlar için cennet ve fazlası vardır.” (Yunus,10/26)  İşte ayette adı geçen bu fazlalık Cenabı Hakk’ın cemaline bakmaktır.2  

 

Müslim, Sahih’inde Süheyb (r.a.)’den rivayet ediyor ki, Rasulullah (s.a.s.) şu ayeti:

 

“İyilik yapanlar için cennet ve fazlası vardır” (Yunus,10/26) okuyunca buyurdu ki:

 

 “Cennet ehli cennete, cehennem ehli de cehenneme girdiği zaman bir delal çağırır. Ey cennet ehli, muhakkak ki sizler için Allah’ın katında bir vaad vardır. Allah ister ki onu size versin. Derler ki: Bu vaad nedir? Allah bizim hayır terazilerimizi ağırlatmadı mı? Yüzümüzü ak çıkarmadı mı? Bizi cennete koyup cehennemden korumadı mı? (Artık geriye ne nimet kaldı ki?) Bunun üzerine gözlerinden perde kaldırılır. Allah’ın cemaline bakarlar. Onlara Allah’ın cemaline bakmaktan daha sevimli bir şey verilmemiştir.3

       

Salih amel sahiplerine verilecek bir mükâfat da kişinin dünyada iken yapmış olduğu ve Allah’tan başka hiç kimsenin bilmediği ve bilmesini istemediği suçlarının ahiret de Settar (Günahları örtücü) olan Rabbimiz tarafından örtülmesi ve gizlenmesidir. Gizliliklerinin açığa çıktığı, uzuvların şahitlik ettiği hesap gününde dünyada rezilce işler yapan, akla gelmedik ahlaksızlıkları yapan şerefsiz ve alçak kimseler yapmış oldukları işlerin açığa çıkması ile insanlar önünde küçük düşürülürken, günahlarından tevbe etmiş, pişman olmuş ve salih amellerde bulunmuş kimseler için yapmış oldukları kötü fiillerin setredilmesi, gizlenmesi vardır.

 

Allah (c.c.) salih kulunu yapmış oldukları hatalardan dolayı utandırmayacaktır. Allah mü’min kulunun günahını örteceğini vaad etmiştir.4 

 

İbn Ömer’den naklen Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

 

 “Sizden herhangi biriniz Rabbine öyle yaklaşır ki Cenab-ı Hak onun üzerine setr-i ilahisini gerer ve ona der:

 

Sen şöyle şöyle yaptın?

 

O kul da:

 

Evet, yaptım der.

 

Cenab-ı Hak yine sorar:

 

Şöyle şöyle yaptın.

 

Buna karşılık kul:

 

Yine evet der.

 

Sonra Cenab-ı Hak buyurur:

 

Ben o günahları dünyada iken senin için örttüm. Burada da onları senin için affedeceğim. (gizleyeceğim)”5

   

 “Fakat biz büyük bir şiddetle yakalayacağımız gün, kesinlikle intikamımızı alırız” (Dûhan, 44/16 )

 

Allah (c.c.) El-Muntekım’dir. Yani intikamını alan, kâfirleri şiddetli şekilde perçemlerinden yakalayarak cezalandırandır.

 

Dünyada iken kendilerine güç yetiremediğimiz zalim, kâfir, müşrik ve tağutların, onlara uşaklık eden, onları destekleyen, yaptıkları işlerde onlara gönül rızası ile yardımcı olan İslam düşmanlarının, müslümanlara zulmeden, onlara kan kusturan, işkence eden şeytanın çıraklarının, özelde şahsımıza, çok değer verdiğimiz evlatlarımıza, canlarımıza, mallarımıza şiddetli zarar veren eşkıyaların, Allah (c.c.) tarafından cezaya uğratılması ve haklarımızın alınarak bizlere verilmesi ahirette bizlere verilen ne büyük bir nimettir!

 

Dünyada zulümlerine karşılık vermekte aciz kaldığım, mecburen sustuğum, ezildiğim, horlandığım, küçük düşürüldüğüm insanlardan benim hakkımı alacak bir otoritenin olması ve beni onlara üstün kılması bana verilen en güzel şeylerden biridir.

 

Said Nursi (rh.a.)’nin deyimiyle: “Zalimler için yaşasın cehennem.”

      

Ayrıca bu çeşit zalimler için cennette hazırlanmış olan evlerin, eşlerin, yiyeceklerin, elbiselerin ve diğer onlar adına hazırlanmış cennet nimetlerinin şahsıma miras olarak intikal etmesi ne büyük lezzettir. Firavunların, Karunların, Hamanların, İslam’a ve Müslümanlara ağızlarındaki salyalarla saldıran her türlü insanlıktan çıkmış, kendilerine insan denen mahlukların cennetteki mallarına ve eşlerine sahip olmak Allah (c.c.) tarafından bana hediye edilmiş, bana farklı haz veren ahiret nimetlerinden özel bir bölümdür.

 

Bu durum Kur’an-ı Kerim’de şu ayetlerde müjdelenmiştir:

 

“İşte onlar, varis olanlardır. Onlar, Firdevs’e varis olacaklardır ve onlar, orada ebedi kalacaklardır.” (Mu’minun,23/10-11)

 

Bu ayetin tefsirinde İmam Kurtubi ve İbn Kesir şu nakli yaparlar:

 

“Ebu Hureyre (r.a.)’dan gelen rivayete göre Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: ‘Şüphesiz yüce Allah her bir insan için cennette bir mesken ve cehennemde bir mesken ayırmıştır. Mü'minler hem kendi konaklarını alırlar hem de kâfirlerin konaklarına mirasçı olurlar. Kâfirleri de mü'minlerin cehennem ateşindeki yerlerine koyacaktır.’ Bu hadisi bu manada İbn Mace rivayet etmiştir. Yine İbn Kesir şu açıklamayı yapar: İnananlar Allah'ın üzerlerine vâcib kılmış olduğu ibâdeti yerine getirip kâfirler yaratılmış oldukları şeyi (Allah'a ibâdeti) terk ettiklerinden Allah'a itaat etmiş olmaları halinde kâfirlerin kazanacakları nasîblerini mü'minler elde ederler”6

Müslümanlar kâfirlerin cennetteki eşlerine ve mallarına mirasçı olacaklar ve onlar için yaratılmış her şey mü’minlerin olacaktır. Aynı zamanda Müslümanların cehennemdeki yerlerine de kâfirler mirasçı olacaklardır.

      

Müslüman bir kimseye verilecek en güzel şeylerden biri de onun dünyada iken kaybettiği çok sevdiği, annesi, babası, eşi ve çocukları, dostları ve akrabaları ile buluşması, onlarla özlem gidermesi ve cennette beraberce nimetlenmeleridir. Fakat bunlar kâfir olarak öldülerse onların özlem ve acılarının kalplerimizden silinmesidir. Kâfirler için ise böyle bir şey söz konusu değildir.

     

Ayrıca bütün bunlardan başka daha ahiret hayatının ilk anında Azrail (a.s.)’ın mü’min kulun ruhunu kabz ederken öylesine güzel bir surete girer ki kişiye başka hiç bir şey verilmese bile bu güzelliği görmek mükâfat olarak yeter. Tam tersi kâfir kimsenin ruhunu kabzederken öylesine korkunç bir surete girer ki kişiye başka hiçbir ceza verilmese bile bu korkunç görüntü azap olarak yeter.

     

Ayrıca mahşer gününün zorluğunu Allah (c.c.) biz mü’minlere hissettirmeyecektir. O gün insanlar mahşer yerine doğru başıkabak çıplak ve sünnetsiz oldukları halde yürürler, yeryüzünde tek bir çukur yoktur ki, içine girip gizlensinler, tek bir tümsek yoktur ki, arkasına sığınsınlar. O gün yeryüzü dümdüz ve bembeyazdır. Denizler, ağaçlar, gökyüzünde ay ve yıldızlar yoktur ki ilgi çeksin, elbiseler yok ki dikkati dağıtsın. Sadece insanların odaklanacağı tek şey iman ve ameldir. Güneş bir mızrak ölçüsü insanların başlarına yaklaştırılır. İnsanlar ter içinde kalırlar. O gün ter onları gemler. Bazılarının ayaklarına, bazılarının dizlerine bazılarının da boğazına kadar ter onları kaplar. Onlar o kadar çok sıkıntı içindedirler ki, o sıkıntıdan kurtulmak için bir an önce cehenneme gitmeyi bile arzu ederler.

 

Dünyada iken Allah yolunda mücadele ederek, namaz kılarak, Müslümanların ihtiyaçları için koşturarak, cihad ederek, dökmeleri gereken teri dünyada dökmedikleri için orada dökerler. Oruç tutmayarak sabredemedikleri açlığı ve bekleyemedikleri iftarı mahşer günü sıkıntılı, aç ve susuz olarak beklerler. Hem de uzunluğu elli bin sene süren bir günde…

    

Hasan-ı Basri (rh.a.) Hz. Muhammed (s.a.s.) gelen rivayetlere dayanarak şöyle der:

 

 “İnsanların elli bin sene ayakta aç susuz bekledikleri ve içlerinin cayır cayır yandığı günde ateşe götürülürler ve oradan bir çeşmeden içerler. O çeşmenin suyu midelerini kasıp kavurur.”

 

Tabii ki bu durum facir ve günahkâr insanlar içindir. Mü’minler için Peygamberimizden şu müjde verilmiştir:

     

“Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a (c.c.) yemin olsun! O gün, mü’min için hafifleşir. Öyle ki dünyada kılmış olduğu farz namazdan daha hafif gelir!”7

      

Bütün bunlardan başka, hesapların görülmesi, mîzan, sırat köprüsü gibi birçok duraklar ve bu duraklarda zorluklar vardır. Mesela insanlar ilk önce namazdan hesaba çekilecekler. Eğer namazın hesabını verirlerse diğer hesaplar kolaylaştırılacaktır. Eğer veremezlerse ikinci durak olan oruç durağına gelmeden önce hor ve hakir olarak elli bin sene bekleyeceklerdir. Bu böylece elli durak olarak devam edecektir.

         

Kısacası insanları çetin günler beklemektedir. Eğer ölümümüzün bayramımız olmasını istiyorsak daha fırsat varken, imanlarımızı yoklayalım, amellerimizi ihlâsla yaparak Allah (c.c.)’ın rızasına ulaşalım. Bütün bunlardan daha önemlisi bizleri yaratan, bizlere değer veren, rızık veren, yüce Rabbimizin sevgisini kazanalım. “Kulum ben senden râzı oldum” kelamı karşılıkların en güzeli değil midir?

 

Dipnot     

 

1- Buhari ve Müslim ittifakla

2- İhyâu Ulümid-Din, İmam Gazali (Tuğra Neş.) C. 4. Sah. 974.

3- Teyalisi, Ahmed, Tirmizi, İbn Mace, İbn Huzeyme, İbn Munzir, Darekutni, Beyhaki

4- İhyâu Ulümid-Din, İmam Gazali (Tuğra Neş.) C. 4. Sah. 925.

5- Müslim

6- Mü’minun, 23/10 ayetin tefsirinde.

7- Ebu Ya’la ve Beyhaki Şuab’da Haşr bahsi.

 

     

 

 

Yazar:
İbrahim Dönertaş
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul