18 Ocak 2018 - Perşembe

Şu anda buradasınız: / Hüsnü Aktaş: “Tevhidin Aslı Kitaba ve Sünnete Sımsıkı Sarılmaktır”

Hüsnü Aktaş: “Tevhidin Aslı Kitaba ve Sünnete Sımsıkı Sarılmaktır”


Ankara, Vahdet Vakfı Genel Merkezi’nde halen ilmi çalışmalarına sürdürmekte olan, Yazar Hüsnü Aktaş hocayla “İslami Hareket Mahiyeti” kitabı çerçevesinde ‘İslami Hareket’ konusunu konuştuk.


Son yıllarda İslâmi hareketin mahiyeti ve cemaat hukuku konusunda birbirinden farklı tezler ortaya atıldı. Hatta bazı yazarlar ‘Müslüman olduklarını, fakat İslâmcı vasfını kabul etmediklerini’ söylemeye başladılar. Sizin onbeş yıl önce kaleme aldığınız “İslami Hareketin Mahiyeti” isimli kitap müstesna, bu konuda kaleme alınmış başka bir kitap yok.  Siz bu eserinizin hemen girişinde İslami Hareketi şu şekilde tanımlıyorsunuz; "Vahye tabi olan, insanlara iyilikleri emreden ve onları kötülüklerden alıkoymaya gayret eden Müslümanların, hakikate uygun olan fiillerine İslâmi Hareket denilir." Bu tarif bağlamında İslam Cemaati hakkında bilgi verir misiniz? Ferdi hareketler veya cemaat olmayı önemsemeyen hareketler de “İslami Hareket” olarak değerlendirilebilirler mi?

İslâmî hareketi belirleyen unsur; müntesiplerinin vahye tabi olmaları ve İslâm fıkhına uygun amellerde bulunmalarıdır. Allah’ın (c.c.) bütün insanlardan; ruhlar âleminde iken, misak aldığı mütevatir haberlerle sabittir. Bu bir anlamda; İslâmî hareketin manevi mukavelesidir. İnsanoğlu emaneti yüklendiği için, yeryüzünün halifesidir. Dolayısıyla İslâmî hareket; hilâfet görevini rükünlerine ve şartlarına uygun olarak edâ etmekle sınırlı olan bir harekettir. Ehliyet sahibi her insan, emanetin tabii sonucu olan ilâhi tekliflerin muhatabıdır. Hz. Âdem’den (a.s.) itibaren bütün peygamberler; insanları, Allah’a (c.c.) ihlâsla ibadet etmeye ve tağuta kulluktan kaçınmaya davet etmişlerdir. Bu davete icabet eden ve ilâhi tekliflere ihlâsla teslim olan kimselere Müslüman denilir. Bu tesbitten sonra ‘İslam Cemaati hakkında bilgi verir misiniz?’ sualinize geçebiliriz. İslâmi literatürde cemaat;  bir fikir veya inanç etrafında toplanan ve aynı usûlü benimseyen insanları ifade eden bir keyfiyete haizdir. Tesadüfen veya şartların bir araya getirdiği insanlara cemaat vasfını vermek doğru değildir.  Bir topluluğun cemaat vasfına haiz olabilmesi için, o topluluğu meydana getiren insanların belli bir inancı benimsemesi, malûm bir hedefi gerçekleştirmek üzere bir araya gelmesi, aynı usule bağlı olması ve kendi içlerinden birisini emir tayin etmiş olmaları gerekir. İslâm cemaatinin en güzel misâli,  müslümanların beş vakit namazda bir araya gelmeleridir. İslâm fıkhına göre cemaatle kılınan namaz cemaatin teşekkül için en güzel misalidir. Bilindiği gibi mü'minler; kendi aralarından seçtikleri bir imamın arkasında, farz olan beş vakit namazı edâ ederler.  Bu esnada imamı öne geçirir ve onun arkasında saf tutarlar. Namaz içerisinde imamın komutuyla rukû' ve secde yaparlar. İmamın kıraatı, cemaatin de kıraatı hükmündedir. Namaz için bir imama uyan mü'min, namazdaki bütün hareketleri imamla birlikte, ancak ondan sonra yapar. Dolayısıyla cemaatle namaz ibadetini edâ eden müslümanlar, kendi tercihleri ve arzularına göre hareket edemezler. Cemaatle kılınan namaz ibâdetinin adâbı ve erkânı müslümanların oluşturacağı cemaatin siyasi sistemi için, güzel bir misaldir.  Namaz ibadeti edâ edilirken öne imam geçer, bütün cemaat yerin genişliğine göre onun arkasında sıra halinde saf tutarlar. Buradaki düzen piramit düzeni değil, eşitlik ve kardeşlik düzenidir. Çünkü İslâm cemaatinde; eşraf,  soylular ve imtiyazlılar sınıfı gibi, hiyerarşik düzen söz konusu değildir. Takva hali müstesna, hiç kimse diğerinden üstün olmadığı muhkem nasslarla haber verilmiştir.  Tabi oldukları imam da "kendi aralarından" seçtikleri birisidir ve yalnızca onların bir adım önündedir. Bilindiği gibi cemaatle kılınan namazın sevabı tek başına kılınana göre yirmi beş veya yirmi yedi derece daha fazladır. Müslümanların cum'a (cemaat)  ve bayram namazlarını cemaatle kılmaları zarûridir.  Zira cum’a ve bayram namazlarının, ferdi olarak (tek başına) edâ edilmesi  mümkün  değildir. Şüphesiz Cum'a ve bayram namazları; mü'minlerdeki cemaat şuurunu kuvvetlendiren, onları birbirine yaklaştıran,  aralarındaki ünsiyet duygusunu artıran ibadetlerdir. Tıpkı namazda saf tuttukları ve birlikte ibadet ettikleri gibi "iyilik ve takva hususunda yardımlaşmayı" dikkate almak zorundadırlar. Cemaat imamının yetkileri de sınırlıdır. Allah'a (c.c.)  itaat ettiği müddetçe müminlerin, kendi içlerinden seçtikleri imama itaat etmeleri gerekir.  Meşrû esaslara ve prensiplere göre teşekkül eden cemaat, İslâmi hareketin "olmazsa olmaz" şartlarından birisidir. İslâm âlimleri cemaatin "Sünnet-i Hüda" olduğunu beyan etmişlerdir. Bu beyanın ve tesbitin delili, şu hadis-i şeriftir: "Cemaat, sünnet-i hüdadan bir sünnettir. Cemaatten ancak münafık olanlar uzak dururlar." Yaşadıkları beldede azınlığı teşkil eden veya ülkeleri İstilâya uğrayan mü'minlerin;  hem velâyet haklarını muhafaza etmek, hem de izzet ve şereflerini korumak için, İslâm cemaatini bütün müesseseleriyle birlikte kurmaları zaruridir.

Bazı eserlerde ‘Hz.Adem’den (a.s.) itibaren devam eden sünnetullahı dikkate aldığımız zaman, İslâmi mücadele ûsulünde hiçbir değişikliğin olmadığı’ iddiasına yer verilmektedir. Peygamberlerin İslami Hareketteki usullerinde, bulundukları zamana ve mekâna göre Sünnetullah gereği herhangi bir değişiklik-düzenleme gündeme gelmiş midir?

Bütün toplumlar için geçerli olan ve değişmeyen ilâhi kanunlar ‘sünnetûllah’ kavramıyla ifade edilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de ‘sünnetûllah’ kavramının, sekiz âyette yer aldığı malûmdur. Hz. Âdem’den (a.s.) itibaren değişmeyen sünnetûllah şudur: Allah (c.c.) her kavme; önce kendi içlerinden, kendi dilleriyle konuşan bir peygamber göndermiş, daha sonra kendilerine hidayeti veya dalâleti tercih etme mesûliyetini yüklemiştir. Kendilerine peygamber gönderilen kavimlerin, hidayeti tercih etmeleri mümkün olduğu gibi, hevâları ilâh edinmeleri de mümkündür. İtikadi keyfiyete haiz olan, “Hidayet” ve “Dalâlet” kavramlarıyla ifade edilen keyfiyet, insanın vasfını belirleyen en önemli unsurdur. İtikad yönünden insanlar milel ve nihal ehli olmak üzere ikiye ayrılırlar. Milel; vahye tabi olan ve hak bir şeriatla amel edenlerin vasfıdır. Hevâlarını ilâh edinen ve keyiflerine göre yaşayan kimselere nihal ehli denilir. Kur’an-ı Kerim’de Hz. Yusuf (a.s.)’un kıssası beyan edilirken; insanoğluna, hidayetin ve dalâletin temel unsuru hatırlatılmıştır: “ Sizin Allah’ı bırakıp da taptıklarınız, kendinizin ve atalarınızın takmış olduğu isimlerden başkası değildir. Allah bunlar hakkında hiçbir sultan (hüccet-delil) indirmemiştir. Hüküm (teşri) sadece ve sadece Allah’a mahsustur. Allah, kendisinden gayrisine ibadet etmemizi emretmemiştir. Doğrusu din işte budur. Fakat insanların çoğu bilmezler” (Yusuf Sûresi: 40) . Gönderilen bütün peygamberlerin; insanlara Allah’ın (c.c.) ayetlerini tebliğ ettikleri, ilâhi tekliflerin keyfiyetini öğrettikleri, gönülleri münkerden (kötülüklerden) temizledikleri ve hikmeti öğrettikleri, muhkem nasslarla haber verilmiştir. (Bkn/ El Bakara, Sûresi: 151; El Cuma Sûresi: 2)Dolayısıyla  ‘sünnetullahı dikkate aldığımız zaman, İslâmi mücadele ûsulünde hiçbir değişikliğin olmadığı’ iddiası, minhac açısından doğrudur. Fakat ümmetlerin muhatap oldukları şeriat hükümlerinde, zaman içerisinde değişiklikler olmuştur.

Özellikle Mekke dönemindeki “İslami Hareketi” günümüzde de yaşadığımız ortamda bize örnek olması açısından ana hatlarıyla anlatabilir misiniz?

Siyer ilmi açısından bir değer ifade eden ‘Mekke Dönemi/Medine dönemi’ şeklindeki tasnifin son yıllarda, yanlış te’villeri ve anlayışları beraberinde getirdiği malûmdur. Sebebine gelince: İslâmi tebliğin ilk yılları ile sınırlı olan ‘Mekke Dönemi’ henüz dinin tamamlanmadığı, ahkâm âyetlerinin önemli bir bölümünün indirilmediği bir dönemdir. Dinin tamamlanması, Medine Dönemi’nin son yılında gerçekleşmiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Vedâ Haccı için Arafat’ta iken: "Bugün dininizi kemâle erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Din olarak sizin için İslâmı seçtim ve ondan razı oldum"( Maide Sûresi: 3) ayet-i kerimesi nazil olmuştur. Dinin kemâle ermesinden maksad, insanların zaruri, hâci ve tahsinî ihtiyaçlarını karşılayacak olan nassların tamamlanmasıdır. Ehl-i Sünnet ûleması; İslâm fıkhının dünyaya ve ahirete müteveccih olan bütün hükümlerinin, dört kaynaktan elde edileceği konusunda ittifak etmiştir. Bunlar sırasıyla Kitap, Sünnet, İcma-i Ümmet ve Kıyas-ı Fukaha’dır. Bunlara dört delil anlamında “Edille-i Erbaa” veya şer’i deliller anlamında “Edille-i Şer’iyye” denildiği gibi; ‘aslî deliller’ de denir. Bunların dışında bazı deliller daha vardır ki, “Edille-i Erbaa’da” hükmü bulunmayan meselelerin, istinbat yoluyla çözülmesine vesile olurlar. Bunlara ‘fer’î deliller’ adı verilmiştir. Fer’i delilleri, İstihsan, Örf ve Âdet, Şer’û Men Kablenâ (daha önceki şeriatler), Seddû Zerai, Masâlih-i Mürsele, Sahabe Kavli ve İstishab şeklinde ifade etmek mümkündür. Günümüzde yaşayan Müslümanların, siyer ilmi açısından bir değer ifade eden ‘Mekke Dönemi/Medine Dönemi’ tasnifini bir kenara bırakmaları ve ilâhi tekliflerin tamamına muhatap olduklarını unutmamaları gerekir.

İslam’da ki “Cihad” farziyetini, “İslami hareket”in hangi aşamalarında nasıl gündeme getirileceği konusunda bilgi verir misiniz?

Cihad ibadeti, mekruh vakti olmayan ve İslâmi hareketin her aşamasında edâ edilmesi gereken bir ibadettir. Bilindiği gibi Arapça olan cihad kelimesi “güç ve gayret sarf etmek, bir işi başarmak için mevcut olan bütün imkânları kullanmak” gibi mânalara gelir. İslâmî literatürde “İlâhi teklifleri öğrenmek, öğrendikleriyle amel etmek, iyiliklerin yayılması ve kötülüklerin önlenmesi için elden gelen gayreti sarf etmek” gibi genel anlamı yanında, fıkıh terimi olarak harbi (saldırgan) olan gayr-i müslimlerle savaş, tasavvufta ise nefs-i emmârenin hevâsıyla mücadele gayretini ifade için kullanılmıştır. Cihad kelimesi; Kur’ân-ı Kerim’de masdar olarak dört, bundan türeyen fiil şeklinde yirmi dört âyette yer almıştır. Bu fiili işleyen (cihad eden) anlamına gelen mücahid sıfatının, iki ayette zikredildiği malûmdur. Bazı ayetlerde cihad fiiliyle doğrudan savaşın kasdedildiği, bazı ayetlerde ise “Allah’ın rızâsına uygun şekilde yaşamanın” ifade edildiği sabittir. Cihad ibadetiyle ilgili birçok hadis-i şerif mevcuttur ve bunlar bazı müstakil eserlere konu olmuştur. Muteber hadis mecmualarında cihadın faziletini beyan eden hadisler yanında; kime karşı ve nasıl cihad edileceğine dair, çeşitli hadis-i şerifler rivayet edilmiştir. Sünnetle sabit olan hükümler dikkate alındığı zaman cihad, yaratılış hikmetine uygun şekilde davranmak, Allah’a (c.c.) ibadet etmek, muhkem nasslarla sabit olan ma’rufun (iyiliklerin) ferdin ve cemiyetin hayatına hâkim olmasını sağlamak, İslâmî hakikatleri diğer insanlara tebliğ etmek, Dâru’l İslâmı (İslâm topraklarını) ve müslümanları her türlü tehlikeden korumak, mütecaviz olan gayr-i müslimlerle savaşmak gibi keyfiyetleri ifade eden bir kavramdır. Bazı kaynaklarda cihadın, savaşla sınırlı olan manâsının (kıtal) ön planda tutulduğu sabittir. Bunu gizlemenin bir anlamı yoktur. Bazı muteber fıkıh kitaplarında “Allah (c.c.) yolunda can, mal, dil ve diğer vasıtalarla savaşta elden gelen gayreti sarf etmeye cihad denilir” tarifi esas alınmıştır.

Osmanlı Meşrutiyet Döneminde başlayan ve halen devam eden siyasi parti/ fırka tartışmaları malûmdur. Çok partili siyasi rejimin ‘Halife II. Abdulhamid’in döneminde ve onun izniyle’ başladığı iddiasının değeri nedir? Günümüzde de fırka, mezhep ve siyasi parti gibi kavramlar, değişik açılardan tahlil edilmektedir. Son yıllarda bazı çevrelerin demokrasiyi ve partileşmeyi kullanarak gündeme getirdikleri “İslami Hareket söylemlerini” İslam Fıkhına göre nasıl değerlendiriyorsunuz?

Önce bir tesbitte bulunalım. Türkiye’de fer’î konularla sınırlı olan ve ictihadî farklılaşmayı ifade eden amelî mezhepler ile itikadî keyfiyete haiz olan fırkaların birbirine karıştırıldığı malûmdur. Çok partili siyasi sistemin ‘Halife II. Abdulhamid’in döneminde ve onun izniyle’ başladığı iddiasını, değişik açılardan tahlil etmekte fayda vardır. Arapça olan ‘fırka’ kavramı; Meşrûtiyet Dönemi’nden itibaren, Osmanlı münevverleri arasında ‘siyasi parti’ anlamında kullanılmıştır. Bugün insanların zihnini meşgul eden ve tartışmalara sebeb olan siyasi meseleler,  o dönemde de gündemdedir. Meşrutiyet Dönemi’nde ‘İttihad-Terakki Fırkası’, ‘Ahrar Fırkası’ ve ‘İttihad-ı Muhammedi Fırkası’ gibi siyasi partiler, birbirleriyle mücadele etmişlerdir. Bu mücadelede, batı’dan ithal edilen siyaset anlayışı belirleyici unsur durumundadır.  Halife II. Abdülhamid Han’ın 14 Şubat 1909 Pazar günü sadaret makamına getirdiği Hüseyin Hilmi Paşa, hazırladığı ‘Hükümet programında’ şu ifadeye yer vermiştir: ‘Tanzim edeceğimiz kavânîn ve nizâmât için milel-i şâire kânunlarını arîz-û amîk [en ince noktalarına kadar] tedkîk ederek, bunlardan lâzım gelen esasları ahz edeceğiz.’ Bazı âlimler hükümet programında yer alan bu tespite karşı çıkmış, Şeyhülislâm M. Ziyâuddîn Efendi’den bu ifadenin şer’i değerini izah etmesini istemişlerdir. Şeyhülislâma sordukları sual şudur: ‘Şerî’at-ı İslâmiyye, milel-i sâirenin kanunlarına mürâcaâtdan müstağni midir, değil midir?”  Aynı dönemde Yazar Hüseyin Cahit Yalçın’ın; Mart 1909 tarih ve 210 sayılı Tanin’de, Volkan ve benzeri gazetelerin şeriat taleplerini hedef alan bir makalesi yayınlanmıştır. Bu makaleye verilen cevaplar, o tarihteki siyasi ve hukuki tartışmaların keyfiyetini ortaya koymaktadır. Müderris M. Hilmî Efendi, H.Cahit Yalçın’a cevap verdikten sonra, şu teklifte bulunmuştur: ‘Bu millet inandığı şerî’atın ceza kanununu istiyor, Avrupa ceza kanununu isteyenler, hemen Avrupa’ya teşrif etsinler.’Mekârimû’l Ahlâk isimli haftalık mecmuada, Fatih Dersiamlarından Hafız Mehmed Tevfîk Efendi, yazar Hüseyin Câhit’in iddialarına cevap verirken, şöyle demiştir: “…Hiçbir müslümân tasavvur olunamaz ki; Allah’ın (c.c.) kitabı olan Kur’ân-ı Azîmüşşân ile kendi hakkında bir hüküm verilmeğe razı olmasın da Avrupa’dan ithal edilen kanunların hükmüne râzı olsun. Bunun için bir müslümânın can-û gönülden isteyeceği bir kânun varsa; o da Avrupalıların kânunları değil, sadece kânûn-ı ilâhî olan şerî’atdır. İyi bilmeli ki şerî’at haricinde herhangi bir kânun ile hüküm ve amel olunursa, mahz-ı zulm ihtiyar edilmiş olur. Kat’iyyen adalet olmaz, olamaz.” Günümüzde kullanılan siyasi parti kavramı ile İslâmi kaynaklarda yer alan fırka veya mezheb kavramları arasında önemli farklar vardır. Bu kavramları birbirlerinin müradifi gibi kullanmak doğru değildir. Zira demokratik-laik rejimin vazgeçilmez unsuru olan siyasi partiler; halkın/ulusun egemenliğini ön plana çıkaran ve birbirinden farklı ideolojilere göre şekillenen kuruluşlardır. İtikadi fırkaların ve ameli mezheblerin sebebi, bu unsurlar değildir. Vatandaş kimliği ile ilgili olan ve demokratik rejimin vazgeçilmez unsurları arasında zikredilen siyasi partilerin, yürürlükteki mevzuata göre İslâmi keyfiyete haiz olmaları mümkün değildir. İslâm Fıkhı’nın mahkûm edildiği, farzların yasaklandığı ve haramların teşvik edildiği ülkelerde yaşayan müslümanlar ile ‘Darû’l İslâm’da yaşayan müslümanların problemleri birbirinden farklıdır.  İslâmi hareketlerin aşağılandığı, modernizm adına insanların haklarına tecavüz edildiği ve Müslümanların siyasi tercihlerinin pervasızca yok sayıldığını unutmamamız gerekir.    Günümüzde “hangi siyasi rejime göre yönetileceğiz’ sualine cevap vermeden önce, “içinde bulunduğumuz hali nasıl değiştireceğiz, bizleri boğmaya çalışan müstekbirlerin tuzaklarına karşı nasıl mücadele edeceğiz ve bizi perişan eden hastalıklarımızdan nasıl kurtulacağız’ gibi meseleleri, gündemimizin ilk maddeleri haline getirmeliyiz. Çünkü içinde bulunduğumuz halin zaruri sonucu budur.

 Bütün bu bilgiler kapsamında Türkiye Müslümanlarına özellikle biz gençlere nasihatiniz ne olur?

 Müslümanların ‘emrolundukları gibi dosdoğru olmaları’ imtihanı kazanmaları için bir vesiledir. İslâm’ın siyasi hedeflerini bir ideoloji gibi değerlendiren, ölümden sonraki hayatı unutan, zerre miktarı hayrın ve zerre miktarı şerrin hesabının sorulacağı günü hafife alan kimselerin imtihanı kazanabilmeleri kolay değildir. Bilindiği gibi tevhidin aslı kitaba ve sünnete sımsıkı sarılmak, hevâya tabi olmaktan ve bid’atten içtinap etmektir. Müslüman gençler; aydınlanma felsefesinin etkisi altında kalan ve insanın ilâhlığı anlayışını merkeze alan ‘Modern sivil din’ projelerini mahkûm etmelidir. Hak dinin “ilim ve salih amellere’ dayandığını, batıl dinlerin ise ‘şüpheleri ve çirkin fiilleri’ beraberinde getirdiğini unutmamaları gerekir. Müslüman gençler bilmedikleri şeylerin ardına düşmemeli ve ‘Bilmiyorsanız zikir ehline sorunuz’ emrine kayıtsız-şartsız teslim olmalıdırlar. Tağuti güçlere karşı cihadı gündemine almayan ve keyfi yorumlarla İslâm’ı modern bir sivil din haline getirmeye çalışan müstağripleri iyi tanımaları ve geçmişte yaşamış olan İslâm âlimlerinin hukukuna tecavüz eden müzebzeplerin peşlerine düşmemeleri zaruridir.

Yazar:
Emrah Başkurt
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul