20 Ocak 2018 - Cumartesi

Şu anda buradasınız: / PARLAYAN EL





Ve bir el… Farklı…

Diğerlerinden ve bütün ellerin ötesinde… Onu farklı kılan elin şekli değil, sadece ona yüklenen görevdi.

Bir toplum var karşısında. Sürekli baskı kuran, baskın çıkan… Dediğim dedikçi. Gücün tamamını sadece kendi çıkarları için kullanan. Başka inançlara hayat hakkı tanımayan özgürlük düşmanı…

Özgürlüğü kendi dar kafasındaki sığ düşünceleri kadar anlayabilen bir toplum liderinin peşinden koşan bir halk. Hepsi bekliyor, hepsi biliyor, bilinmeyenlerin de bilinmesini istemiyor. Gerçeklerin açığa çıkmasını istemeyerek gizli kalması için olanca gücünü kullanıyor.

Musa ve inanmışlarına gözdağı veriyor. Tehditlerin sınırı yokmuşçasına genişliyor. Bazen ölüm bile acıyı dindirecek yegâne çare olabiliyor.

Her gün ayrı bir bahane, ayrı bir eziyet…

İnanmıyorum sana ve getirdiklerine demekle yetinmeyip, Musa Peygamberin çağrılarını engellemek için akıl almaz örnekler sergiliyor.

Gergin bir ortamda, ispat için ilahi çağrıları güçlendirmek gerekir elbette. “Sen sihir yapıyorsun, sen sihircisin” diyor sürekli.

Ama aynı zamanda ondan ürküyor. İlahi bir yönünün olduğunu da uzak tutmuyor düşüncelerinden.

Buna rağmen inkârda ısrarcı Firavun.

Bir an… Öyle her zaman yaşanmayan… Varsın ya da yoksun hesabı.

İşte bütün gözler yine onda. Ne olacağın hesabıyla son, sonuç bekleniyor.

Bir aydınlıktı arzulanan inanmışlar tarafından. Zulmetin devam etmesiydi kalbi karanlıklarla dolu olanların beklentileri. Bunların başında da her şeyin başında olan Firavun… Ve korkuyordu içten içe. Zalimdi, zulmediyordu, haksızlık onun şiarıydı. Ancak zalimler korkardı.

Bir insan görevlendirilmiş. Görevinin ne olduğunu bilen ve ağırlığından dolayı pes etmeyen. Görevi verenin korumasında olduğunun farkında olan, ilahi mesajı bekleyen bir insan…

Bir nida erişiyor bekleyen elçi Musa’ya:

“Elini de koltuğuna sok, bir hastalık olmadan, başka bir mucize (ayet) olarak bembeyaz bir durumda çıksın.”
İstenileni yaptı. Elini yenine soktu. Bu bir ilahi emirdi. Mucize an meselesiydi. Olağanüstü bir durum yaşanacaktı. Bu kadar insanın gözleri beklenmedik, alışılmadık, sıradan olmayan bir şey görecekti.

Elini çıkardığında bir aydınlanmaydı yayılan. Ya da bir güneş parlamasaydı. Bir dolunay parlaklığı da denebilirdi. Bir parıltı saçıyordu.

Gözler bu güzellikte kayboldu. Sözler bitti, sadece duygular vardı yaşanan olay karşısında. Onlarda sessizdi, sesini çıkarmıyordu. Korkuyordu köle olmaktan, korkuyordu esir düşmekten, hayatı bir sürüngen gibi yaşamaktan, hapse atılmaktan, ellerinin, kollarının, ayaklarının kesilmesinden, çaprazlama kesilmekten daha olmadı hurma dallarında sallandırılmaktan…

Suskunluktu yaşanan. İçleri fetheden, sarsan, zihinleri zonklatırcasına düşündüren mucize…

Onlar kesinlikle yoldan çıkmış bir toplumdu. Bu topluma ve yoldan çıkaran lideri Firavun’a nasıl bir etkisinin olacağını kestirmek kolay değildi.

Hastalık değildi bu. Bir bahane bulunacak gibi değildi. Mucizelere güç yetmezdi. Apaçıktı, ortadaydı…

Ama Firavun ve toplum inkârcıydı, inkâra devam etti.

Yazar:
Duran Çetin
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul