22 Kasım 2017 - Çarşamba

Şu anda buradasınız: / AYAKKABI

                                                                              

 

                                                                                                                                    

Fakirliğin iliklerine kadar işlediği o dönemde nelere ihtiyacı olduğunu düşünmesi, olmayan moralini alt üst ediyor, iflah olamaz bir çıkmazın girdabında olduğunu hissediyordu.

 

Girdaptan kurtulmanın kolay olmadığının da farkındaydı.

 

Zaten bu insanın yapısına tersti.  Yaratılış gereği hep isterdi hep. Sürekli bunun için uğraşır didinirdi. Böyle olmasaydı seksenine gelmiş birinin dünyaya olan bağlılığını nasıl izah edecekti.

 

“Olsaydı” ile başlayan cümlelerinde hep kendi içinde bulunduğu sıkıntıları aşmak için planları vardı. Ah güzel bir gömleği olsaydı… Yüzünde yeni sertleşmiş sakallarının sürtünmesiyle yıpranan yakasını başkaları görmeseydi. Ya da şöyle ayağını kavrayan güzel bir ayakkabısı olsaydı. Yüzüne bakılamayacak kadar yıpranmış olan ayakkabısını boyamakta işe yaramıyordu artık.

 

Yokluk olunca böyle olur. Hep peş peşe gelir. Sanki dünyada bütün sıkıntılar onu bulurdu. Babasında da yoktu ki, rahatlıkla diğer arkadaşlarının yanında konuşabilsin. Belki de içinde bulunduğu sıkıntının verdiği aşağılık duygusu durumunu zorlaştırıyordu.

 

Aldığı yüksek öğrenim kredisi ile ilk iş olarak bir ayakkabı alması gerektiğini düşünüyordu. Arkadaşlarının yanında mahcup olmaktan kurtulabilirdi.

 

İşte şunun şurasında birkaç gün kalmıştı yüksek öğrenim kredisini almaya. Doğruca ayakkabı almaya gidecekti. Öyle de yaptı.

 

Çok namlı bir ayakkabı satın aldı mağazadan. Sağlam olduğu dillere destandı zaten. Sağlamlığından kimsenin şüphesi yoktu. Onun içinde önemli olan sağlamlığıydı. Gerisi hiç önemli değildi. Ağırmış, ayakları yoruyormuş… Ne önemi vardı ki? Artık birkaç yıl rahat edecekti. Bu ayakkabılar tank gibiydi. Eskimezdi. Biraz da kendisi dikkat etti mi, değme keyfine. Belki de beş yıl…

 

Artık ayaklarını gözünün ucuyla takip etmeden yürüyebilecekti. Bu yeterdi o anda.

 

Bir de şu üst baş meselesi var. Üniversite öğrencisi… Duyguların farklı olduğu, alınganlıkların yeni yitirilmeye başlandığı dönemler… Bu dönemleri zararsız atlatmak gerekiyordu. Elbette ki istekleri tamamen yerinde ve bu konuda haklıydı. Ama şartları bundan öteye gitmesine engel oluyordu.

 

Babası, hiç sulanmayan kıraç dağın tepesinde, bayırda üç beş parça tarladan elde ettiklerini ancak kışlık yiyecek olarak saklıyordu. Bir de elinde bulunan atın kışlık yiyeceği; saman ve arpayı tedarik etti mi, ondan bahtiyarı yoktu. Babasından bunu görmüştü. Şehirdeki hayatı bilmezdi, hiç merak etmezdi. Sabretmesi ve şükretmesi en büyük özelliğiydi. Çocuklarına da sürekli bunu tavsiye ederdi. Sabır… Şükür…

 

Aslında Akif bunu unutmuş değildi. Ama diğer arkadaşlarının davranışları onu etkiliyordu. Bazen buna hakkı olmadığını düşünüyor, kısa süre sonra yine mahzun oluyordu. Bazen bu hüzün bulutu o kadar ağır oluyordu ki, insanlardan kaçıp yalnızlık içinde, bulunduğu durumu, yaşadığı hayatı sorguluyordu.

 

Bütün bu duygulardan kurtulmanın yolu hafta sonları aynı sınıfta okuyan arkadaşının imamlık yaptığı köye gitmekti.

 

Orada kendini huzurlu hissediyordu. Kendini izleyen gözlerden uzak olduğu düşüncesi onu rahatlatıyordu. Elbiselerden, aldıklarından gururla bahsedenler olmayacaktı. Bugün onun için kurtuluştu sanki.

 

İşte yine hafta sonuydu yine köye gidecekti. İmamlık yapan arkadaşı da Akif’in yanına gelmesinden oldukça memnun kalıyordu. Onun da arkadaşa ihtiyacı oluyordu. Köyde yabancıydı, yalnızdı, dertlerini paylaşacağı birilerine ihtiyacı olduğu kesindi.

 

Akşama kadar birlikte oldular. Birlikte yediler, birlikte içtiler. Memleket hasretini birlikte konuşarak gidermeye çalıştılar.

 

Ezan vakitlerinde camide namazı kıldılar.

 

Yatsı ezanıyla birlikte camiye girdiler. Akif çıkardığı ayakkabılara şöyle gözünün ucuyla baktı. İçinden “Ne güzel ayakkabılar!” diye geçirdi. Ayakkabıları köşeye yakın bir yere koymak içinden geçti. Ne olur ne olmazdı. Belki ayakkabıları kaybolabilirdi. Bu duygularla kapının girişine ayakkabılarını çıkardığı yere bırakıverdi. İçinden de bir fikir geldi, geçti. Ya çalınırsa? Bu köyde öyle şeylerin olmayacağı düşüncesi onu rahatlattı. O rahatlıkla camiye girdi. Namazı kılarken aklına hiçbir şey gelmedi. Caminin kapısından çıkışında gözleri ayakkabıları koyduğu yere takıldı. Aradığını göremedi. Şaşırdı. “Adamın aklına gelen başına gelir” diye mırıldandı. Keşke düşünmeseydi. Belki de bunlar başına gelmeyecekti.

 

İçindeki telaşı gidermenin yolu araştırmaktı. Belki sonradan camiye giren birisi ayakkabıları ayakkabılıklara kaldırmış olabilirdi. Bu düşünceyle daha loş olan son cemaat mahallini gezdi. Yoktu. Daha doğrusu ayakkabılıklarda hiç ayakkabı yoktu. “Benim ayakkabılarım yok” demeye çekindi. Hani gök görmedik, hikâyesi olmasın diye.

 

Arkadaşına sessizce:

 

— “Ayakkabılar yok” dedi.

 

Arkadaşı duyduklarına inanamadı. Bu köyde böyle şey olmazdı. Tarihinde hiç vaki değildi. İçinden de olabileceği kanaati uyandı. Her şeyin bir ilki vardı. En çokta Akif’in durumuna üzüldü. Nice zamandır bu ayakkabıyı alabilmek için beklemişti. Şimdi de birkaç gün içinde kaybetmesi üzücüydü.

 

Akif’in kulağına eğildi:

 

— “Buralardadır; buluruz” dedi.

 

Bunu söylerken çok da inanmamıştı. Sadece teselli etmek amacıyla söylemişti. Ama araştırmadan da olmazdı.

 

Ayakkabıların kaybolması camiden çıkan köylüler tarafından kabullenilmedi. Yaşlılardan biri:

 

— Olmaz! Bu köyde olmaz. Şimdiye kadar tarihinde yok. Bunda bir iş var. Bir araştıralım.

 

Bu konuşmayı diğer köylüler de destekledi. Hatta bazıları kızgınlık dolu konuşmalara başladı.

 

Dışarıya çıkanlardan biri:

 

— “Ayakkabının teki burada!” diye ünledi sevinçle.

 

Caminin önündeki cemaat oraya kadar gitti. Gözlerine inanamadılar. Ayakkabının teki buradaydı. Ya diğeri? Bu soruya cevap aradılar birkaç dakika.

 

Akif’in arkadaşı:

 

— Ahmet Dayı! Ver hele şu el fenerini.

 

El fenerini alıp karanlığın içinde bir o yana bir bu yana el fenerinin ölgün ışığında ayakkabının diğer tekini aradı. Eğer aklına gelen doğruysa buralarda bir yerde olmalıydı.

 

Az sonra karanlığın içinde kaybolan ışığın ortasında bir ayakkabı buldu. Geri döndü.

 

— “Buldum” dedi.

 

Elindeki ayakkabıya baktı fenerin ölgün ışığında. İki diş izi vardı sadece. Bu her şeyi anlatıyordu. Hırsız bulunmuştu. Daha doğrusu hırsız ayakkabıya imzasını atmıştı: iki diş izi.

 

Köylüler çok sevindi. Tarihlerinde böyle bir şey olamamıştı. Sevinçleriyle birlikte bu işi yapanın kendi köpeklerinden biri olması, onların sevinçleri doyasıya yaşamalarına engel oldu. 

Yazar:
Duran Çetin
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul