20 Ocak 2018 - Cumartesi

Şu anda buradasınız: / TAZİYE

                              

 Taziye önemliydi. Önemsenmeliydi. Cenaze sahiplerinin acılarını hafifletmek, onları biraz olsun rahatlatmaktı amaç.

 

Kapının ziline eli uzandığında içinde bir tedirginlik vardı. Şimdiye kadar çoktan gelmiş, hatta birkaç kez ziyaret etmiş olması gerekirdi. Dostluk bugünler içindi. İnsanların acıları paylaşıldıkça azalırdı. Yapmadığını ya da layıkıyla yapamadığını düşünerek iç dünyasında bocaladı durdu. Hiç gelmemekten iyidir, diyerek kapıda kendini karşılayan arkadaşına selam verdi.

 

Buyur, dedi kapıyı gösterdi. Yol göstermek için önden yürüdü. Ölen, mesai arkadaşının kayınpederiydi. Birinci kattaki kapıdan içeri daldıklarında henüz içerde cenaze yakınlarından başka kimse yoktu.

 

Hoş geldin, diyenlere tek tek sarıldı. Sıkıca kucakladı. Belki de onlara olan yakınlığını, sıcaklığını hissettirmekti düşüncesi. Onun içindi bu kadar içten davranması. Ben sizin üzüntünüzü anlıyorum, demek istiyordu.

 

“Allah taksiratlarını affetsin. Allah rahmet eylesin.” dedi üzüntüsünü yansıtan bir sesle.

Sarı renklerin ağırlığını hissettirdiği köşedeki kanepeye oturdu. Gözü evin perdesine, kanepe renkleriyle uyumlu yerdeki duvardan duvara halıya, sehpalara, daha önce televizyonun koyulduğunu hissettiren dolaba kaydı. “Cenaze sebebiyle kaldırılmış.” diye iç geçirdi.

 

Zengin olduğunu duymuştu defalarca. Çok zengindi. Mal mülk derdi yoktu. Yıllardır bu işin içindeydi. Çekirdekten yetişmişti. Evinden anlaşılıyordu varlıklı oluşu. Tertemiz bir odanın tavanındaki avize ilgisini çekti. İyi aydınlık veriyordu. Yukarıdaki lambalar sönüktü ya da yanmıyordu. Ama oradaydı, vardı, yanacağı günü bekliyordu. Belki de hiç yanmayacaktı.

 

Ölen adamın oğluna baktı. Babasının ölmüş olmasından dolayı duygularındaki burukluk acı acı yansıyordu yüzünde.

 

Bir şeyler söyleme zorunluluğu hissetti. Ortam bir anda sessizleşmiş, kimse bir şey söylemiyor, konuşmuyor gözleri önlerinde hep düşünüyordu.

 

— Ölüm, dedi. İşte sırası gelen gidiyor. Yapacak bir şeyimiz yok. Sabırlı olmak bize düşüyor. Kimler kaldı ki? Dedelerimiz, babalarımız, annelerimiz…

 

Bir suskunluktur gidiyordu. Söyleyecekleri bitmişti sanki. Birkaç kez yutkundu. Ne desem, diye düşündü. Konuşması ölüm gerçeği ve üzüntüyü yok etmezdi… Başaramadı. Aklına Kur’an okumak geldi.

 

Kanepede dizleri üzerine oturdu. Şimdi güzel sesimle Kur’an okurum, ortamı yumuşatırım, dedi içinden.

 

Euzü besmele ile başladı. Yanık sesliydi. Dinleyenlerin içine işlerdi okuyunca. Ama o da olmadı. Güzel okudu ama kendinden bekleneni veya istediğini yapamadı.

 

Yarım sayfalık bir bölüm okuyup “fatiha” dedi. Fatihalar okunurken kapıdan insanlar girdi. Arkasından başkaları. Gelenler çoğaldıkça büyüklere yer vererek kapının yanına kadar giden arkadaşı Yaşar, her gelene “hoş geldin” diyor, nereli olduklarını ne iş yaptıklarını bir dedektif titizliği ile soruyordu.

 

Yaşar’ın bu huyunu bildiğinden için gülmemek için kendini zor tutuyordu. Derken Kur’an okumaya başladı bir başkası. Tekrar fatihalar okundu. Adamın ağzı iyi laf yapıyordu. Ölümün ibret alınacak bir olay olduğunu çarpıcı bir şekilde anlattı. Herkes dinledi. Konu yaşlılık, hayat ve ölüm arasında dönüp durdu.

 

Yaşar, tekrar kaldığı yerden başladı sormaya soruşturmaya. Anlaşılan eksik kalan, öğrenmesi gereken bilgiler vardı:

 

— Sizin köylü biri vardı, dedi. Önceden imamdı, sonradan öğretmenliğe geçti…

Sarışın, uzun boylu, güler yüzlü, yeşil gözlü ve oldukça şık giyimli kişi çok düşündü. Köyün altından girip üstünden çıktı. Hatırlayamadığını, köylerinde böyle birinin olmadığını, olsaydı hatırlayacağını söyledi.

 

Yaşar, iddiasına devam etti:

 

— Olmaz, dedi kesinlikle sizin köylüydü. Ben iyi biliyorum. Konuştum. Kesinlikle konuştuğumu unutmam.

 

Adam oturduğu yerde hafifçe doğrulur gibi yaptı. Oturuşunu düzeltti. Güzel konuşuyordu. Konuşmalarından nezaket dökülüyordu. Düzgün cümleler kuruyor, cümleyi eğip bükmeden anlaşılır bir şekilde sıralayıveriyordu.

 

Başını salladı birkaç kez:

 

— Bizim köyden böyle birini hatırlamıyorum, dedi.

 

Yaşar duramadı:

 

—Nasıl olur? Adı Mehmet Ali.

 

Adam bir kez daha düşündü. Yine hatırlayamadı.

 

— Soyadını da söyleyeyim mi? belki o zaman hatırlarsın.

 

— Evet, dedi adam.

 

Aslında bu mevzunun uzadığını, cenaze için geldiği yerde bu konunu konuşulmasının hoş olmadığını, şık düşmediğini düşünüyordu adam. Ama karşısında Yaşar’ın ısrarı sürüyordu. O da nezaketinden bir şey demeden dinliyor ve cevap veriyordu. Tıklım tıklım odada herkesin dikkati bu konuşma üzerine kaymıştı. Kimisi gülümsüyor, kimisi Yaşar’ın yaptıklarına anlam vermeye çalışıyordu.

 

— Hemek miydi? Özhemek miydi? Özdenhemek miydi? Hatırlayabildin mi, dedi ısrarlıca.

 

Adam saçlarını elinin içiyle tarar gibi yaptı. Yaşarın gözlerine baktı.

 

— Hatırlayamadım, dedi.

 

— Dur, dedi Yaşar, öğreneyim.

 

Cebinden telefonu çıkardı. Arkadaşını aradı. Arkadaşının hanımı çıkınca neden aradığını detayıyla anlattı. Odada herkes Yaşar’ı dinliyordu. Artık bir merak başlamıştı çok önemli olmayan. Olayı arkadaşının hanımına anlatması insanların yüzünde minik dalgacıklar şeklinde gülümsemeler oluşturdu. Arkadaşının hanımı bir telefon numarası vererek buradan aramsını istedi.

 

Arkadaşının cep telefonunu aradı.

 

— Cevap vermiyor, dedi.

 

Oturduğu yerde kendini zor tutan arkadaşı taziyenin atmosferini çoktan atmıştı. Nerdeyse kahkahayla gülecekti, kendini zor tuttu. Söze girdi çok sakin bir tavırla:

 

— Çok önemliyse arabayla gidip öğrenelim.

 

Herkes birbirine baktı. Gözlerinin içi güldü. Artık iş şakanın ötesine geçmişti. Bu bir takıntı olmalıydı.

 

— Arkadaşın evi uzak. Uzak olamasaydı giderdik, dedi çok ciddi bir şekilde. İnsanların yüzü bir kez daha gülümsedi. Kayınları kendini tutamıyordu. Gülmeye başladılar. Onların güldüğünü gördüğünden midir, insanların yüzünü gülümsetmeyi sevdiğinden midir, tavrını değiştirmeden konuşmasını sürdürdü.

 

Sanki çok önemli bir memleket meselesinin çözüme ulaştıracağı imasıyla:

 

— Bir de kardeşimi arayayım. O da bilir, dedi.

 

Odadakiler Yaşar’ın üzerindeki gözlerini çekmediler. Konuşmalara kulak kesildiler.

 

— Ahmet! Mehmet Ali hocanın soyadı neydi?

 

— Hangi Mehmet Ali?

 

— Ya senin sınıf arkadaşın.

 

Kısa bir sessizliğin arkasından cevap geldi:

 

— Özhemek.

 

Yaşar, adama döndü:

 

— Gördün mü? Özhemek’miş, dedi.

 

Adam çaresizlikten ya da gerçekten hatırladığından cevap verdi:

 

— Evet, öyle birini hatırlıyorum.

 

— Bak gördün mü, dedi zafer kazanmış komutan edasıyla. Ben unutmam.

 

Yazar:
Duran Çetin
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul