24 Kasım 2017 - Cuma

Şu anda buradasınız: / GERÇEK DEĞER VE SAYGINLIK ÖLÇÜSÜ

GERÇEK DEĞER VE SAYGINLIK ÖLÇÜSÜ



 

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

 “Allah Teâlâ şüphesiz (mükâfatlandırma veya cezalandırma bakımın­dan) sizin görünüşlerinize ve mallarınıza değil, kalplerinize ve işlerinize bakar.”1

 

İnsanlar kendilerini ve başkalarını değerlendirirler ve bir kıymet biçerlerken dış görünüşe ve sahip olunan zenginlik seviyesine ölçü almaktadırlar. Hayata, ölüme ve insana yüzeysel bakan kimseler için, yüz ve beden güzelliği, cüsseli ve kalıplı vücut, varlıklı ve servet sahibi olma, insanı değerli ve saygın yapan yegâne ölçü durumundadır.

 

Bu cahilce yaklaşım bugün ortaya çıkmış olmayıp, ilk insan toplumundan itibaren her toplumda görülen bir olgudur. Güzel, yakışıklı, çekici olanlar ile varlıklı kimseler toplumlarda büyük itibar görmektedirler. Bu kimseler yanlış ya da doğru, iyi ya da kötü her ne yaparlarsa kınanmazlar aksine yaptıkları normal karşılanır. Sıradan bir güzelliğe ve gelire sahip olanlar ise böyle değildir. Diğerleri için uygun görülenler, bunlar için uygun görülmez ve onlar hakkında normal görülen işler bunlar hakkında normal görülmez. Aynı suçu işleyecek olsalar, bu suçtan bunlar cezalandırılırlarken, ötekiler için meşru hatta örnek bir iş gibi kabul edilebilmektedir. TV ekranlarında ve gazete sayfalarında bunun bol örneğini görmekteyiz. Bu durum, bu satırları okuyanlara gizli bir gerçek de değildir.

 

Bunun şeytanca bir bakış olduğunda şüphe yoktur. Şeytan, Allah'ın Âdem'e secde edilmesi emri karşısında Âdem'le kendisini karşılaştırırken bu anlayışla hareket ederek şöyle demişti: "Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş balçıktan yarattığın insan için saygı ile eğilemem." (Hicr, 15/ 33) demişti. İblis, ateşten; Âdem ise balçıktan yaratılmıştı. Şeytanî bakışta, ateş topraktan güçlüydü ve bu sebeple üstün ve saygındı.

 

Fakat bu değer ve üstünlük ölçüsü tümden yanlıştı ve sonucu da çok kötüydü. Bu bakış açısının yanlışlığını ve yol açtığı sonu Allah, "Öyleyse çık oradan, çünkü sen kovuldun. Şüphesiz hesap gününe kadar lanet senin üzerinedir" (Hicr, 15/ 34) diyerek haber vermektedir.

 

 

Allah'ın peygamberlerinin, kendi toplumlarına bu değer ölçüsünün yanlışlığını ve kötü sonunu bildirmelerine rağmen her toplumda bu şeytanî ölçüyü sahiplenen ve savunan insanlar olagelmiştir. Dün olduğu gibi bugün de vardır; yarın da olacaktır. Üzücü olan; Müslümanlar içinden de bu anlayışı taşıyan, hayata ve insana bakışlarını bu ölçüye göre düzenleyen kimselerin bulunuyor olmasıdır.

 

İnsan unutkandır. Bu sebeple Allah insanlara, unuttukları ve bilmedikleri gerçeği hatırlatmak ve öğretmek üzere peygamberler göndermiştir. Zira samimi hatırlatma ve öğüt, gerçekten arınmak isteyen insana fayda vermektedir. Biz de bu gerçeği önce kendimize ve sonra bu satırları okuyan herkese Allah'ın ve Peygamberinin dilinden bir kez daha hatırlatmak istedik.

 

Yüce Allah, insanların fizikî güzelliklerinin, cüsse ve kalıplarının, ekonomik güç ve servetlerinin Kendisinin katında bir değer ölçüsü olmadığını çeşitli ayetlerde şöyle haber vermektedir:

 

"Ne mallarınız ne de çocuklarınız, sizi bizim katımıza daha çok yaklaştıran şeylerdir! Ancak iman edip sâlih amel işleyenler başka. İşte onlar için işlediklerine karşılık kat kat mükâfat vardır. Onlar cennet köşklerinde güven içindedirler." (Sebe, 34/ 37)

 

"Onların (kurbanların) etleri ve kanları asla Allah'a ulaşmaz. Fakat ona sizin takvanız (ihlâs ve samimiyetle teslimiyetiniz) ulaşır."(Hac, 22/ 37)

 

Görüldüğü üzere Allah'ın katındaki tek değer ölçüsü, takva yani kısaca ihlâstır. İhlâs ise organlarımızın değil, kalbimizin işlerindedir. Allah'ın değer verdiği, karşılığında mükâfat veya ceza vadettiği iş ve davranış gerçekte budur.

 

Yüce Allah insanların davranışlarını iyi veya kötü olarak değerlendirirken ve onlara bir kıymet biçerken, davranışın sahibi insanın ne beden güzelliğine ne de mal varlığına bakmaktadır. Rabbimiz, organlarımız tarafından ortaya konan iş ve davranışlarımızda, dahası ibadetlerimizde bizatihi işin, davranışın veya ibadetin kendisine değil, öncelikle onu ortaya çıkaran niyete ve düşünceye bakmaktadır. Ceza veya mükâfatı da bu niyete göre takdir etmektedir.

 

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de yukarıda kaydettiğimiz ve hadis âlimleri tarafından sahih olduğu bildirilen hadis-i şerifinde bu gerçeği şöyle dile getirmektedir: “Allah Teâlâ şüphesiz (mükâfatlandırma veya cezalandırma bakımın­dan) sizin görünüşlerinize ve mallarınıza değil, kalplerinize ve işlerinize bakar.”

 

Allah'ın kalbimize bakması kalbin, niyetimizin varlık alanı olmasındandır. Bir işe başlamadan önceki niyet ve kararlılığımız orada oluşur ve ardından biz işi gerçekleştiririz. Allah, bizden ortaya çıkan herhangi bir işi değerlendirip karşılığını takdir edeceği zaman işin bizatihi kendisine değil, ondan önce ve işle beraber var olan niyet ve kararlılığımızı dikkate almaktadır. İş, görünüşte bir ibadet olabileceği gibi kötü bir davranış da olabilir. Değer ölçüsü öncelikle, yapılan iş değil; işin niyeti; yani niçin yapıldığıdır, yapılma nedenidir.

 

Söz konusu niyet (ve neden) iyi ise, aslında ibadet olmayan bazı işlerimiz bu sayede ibadete dönüşebilir. İşlerinde Allah'ın rızasını arzulayan müslüman insanın uykusunun, yemesinin içmesinin ibadete dönüşmesinin ve bu işlerden dolayı sevap kazanmasının sebebi budur. Aynı şekilde özünde ibadet olan bir ameli, insanlar görsün ve takdir etsin düşüncesiyle yapan kimseye de şirk derecesinde büyük günah yazılmasına yol açan da niyetinden başkası değildir.

 

Görüntü olarak sarıklı, sakallı, cübbeli olmak, yapılan kötü bir işi meşru yapmayacağı gibi farklı bir görüntüye sahip olan müslüman insanın meşru bir işini de kötü yapmayacaktır. Zira yapılan işler değer ve kıymetini yapanın fiziki görünümünden veya ekonomik seviyesinden almamaktadır. Bunların hiçbir amelin ve kulun Allah katındaki durumunun ölçüsü değildir.

 

İnsanın iş ve davranışlarına sevap ve ceza takdirinde öncelikli ölçünün, yapılan işin bizatihi kendisi olmayıp, işi ortaya çıkaran niyet ve kararlılık olduğunun güzel bir örneği, aynı safta, aynı imama uyarak namaz kılan Müslümanlardır. Hep birden rükû ve secde yapmakta, ayağa kalkmakta ve namazın diğer fiillerini yerine getirmektedirler. Görünüşte hepsi de aynı işi, aynı biçimde yapmaktadırlar. Ancak buna rağmen hepsinin bu ibadetten aynı mükâfatı aldığını söylemek imkânsızdır. Zira beden hareketleri aynı olsa da o esnada kalplerinin yapmakta olduğu işler farklıdır. Belki kimisi yaptığı ibadetten gafil halde, kimisi gösteriş yapmakta iken kimileri de Allah korkusu ile dopdoludur. Şimdi bu insanların, yaptıkları aynı işten alacakları karşılığın da aynı olduğu söylenebilir mi? Bir işi, üşenerek yapan ile aşk ile yapan bir olur mu? Elbette, hayır.

 

Bunun nedeni şudur: Organlarımızla yaptığımız işlerimiz ve davranışlarımız, kalbimizdeki niyetlerimize bağlıdır. Yaptığımız işleri Allah katında değerli veya aşağılık yapan da söz konusu niyetlerimiz ve samimiyetimizdir. Bu niyet ve samimiyet ise Allah'a asla gizli değildir. Yüce Allah el, ayak gibi organlarımızla yaptığımız işlerimizi bildiği gibi, kalbimizle yaptığımız işlerimizi -yani niyetimizi ve samimiyetimizi- de bilir. Allah bu büyük hakikati şöyle haber vermektedir: "Gönlünüzdekileri (niyetlerinizi, düşüncelerinizi) saklasanız da açıklasanız da Allah hepsini bilir."(Âl-i İmran, 3/29)

 

O zaman şu gerçeği aklımızdan asla çıkarmamalıyız: İyi niyete dayanmayan ibadetlerin ve güzel davranışların Allah katında hiçbir değeri bulunmamaktadır. Pahalı kılık kıyafetimiz, güzelliğimiz, yapılı cüssemiz, bindiğimiz son model arabalarımız, konforlu evlerimiz ve ileri eğitim düzeyimiz de yaptığımız kötü işlerimizi asla meşru yapmaya yetmeyecektir.

 

Bizi Allah katında itibarlı ve saygın yapacak olan sadece, işlerimizin öncesinde kalbimizde oluşturduğumuz niyet ve samimiyetimiz yani takvamızdır. İbadetleri makbul ve değerli yapan da budur. Allah'ın rızası gözetilmeden yapılan işlerden sevap kazanılamaz. Gerisi lafügüzaftır.

İşlerimizi doğru yapmak için gösterdiğimiz gayretten daha fazlasını, söz konusu işlerimize başlarken kalbimizin ortaya koyduğu niyetlerimizin de doğru olması için göstermeliyiz. Bu, göz ardı edilemeyecek kadar önemli, hayatî bir konudur.

 

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

 

"Allah katında en değerli olanınız, O'na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır."(Hucurât, 49/13)

 

Dipnot

 

1- Müslim, Birr 34(2564). Ayrıca bk. İbn Mâce, Zühd 9 (4143); Ahmed, Müsned, XIII, 227 (7827), XVI, 564(10960)

                                                                      

Yazar:
Osman Arpaçukuru
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul