22 Kasım 2017 - Çarşamba

Şu anda buradasınız: / MÜSLÜMAN İÇİN SEYÂHAT BİLİNCİ

MÜSLÜMAN İÇİN SEYÂHAT BİLİNCİ

 

İnsan, kendisini, yeryüzündeki başlıca görevlerini ve esaslı sorumluluğunu doğru biçimde kavradığı müddetçe yolunu şaşırmaz. Bu kişi kendisi, çevresi ve bütün insanlık için faydalı bir insan olur. Kendisine ve çevresine sevgiyle bakmasını olgunlaştırmış bir seyyah, gezdiği her yerde çok açıdan zenginleşir. Bu vasfını yitirmiş gezginler tatil kurumlarının, gezi turları düzenleyenlerin, otel, motel ve satıcıların ekmeğine yağ sürmeye, onların servetlerine servet katmaya destek olmaktan öte bir kazanç elde edemezler.

 

Yolculuk bizim için keşfedilmesi gereken bir hazine, henüz varlığı yeterince fark edilmemiş bir kıta sayılmıştır. Kimisi onu havz-ı kevsere, kimisi onu deryalara, okyanuslara benzetir. Hatta kimileri onu sonsuz sınırsıza kolay yoldan açılma kapısı olarak görür.

 

Maddî-Manevî Seyahatten Asıl Seyahate

 

Seyahat, en kaba manasıyla değişik yerleri, farklı insanları görmek ise de gerçek manada kişinin çeşitli ilahi sıfat ve isimlerin tecellileriyle yüzleşmesi ve onları yeniden fark etme zemin ve fırsatı yakalamasına yol açar. Gittiğimiz her mekân, gördüğümüz her insan, müşahede ettiğimiz her tabiat olayı veya manzarası bizde mevcut olduğu halde o güne kadar kapalı olduğumuz, kendimize uzak saydığımız, farkına varamadığımız, belki de hiç görmek istemediğimiz esma-i ilahiyenin manalarının açığa çıkışına yardımcı unsurlar olarak karşımıza çıkarlar.

 

Seyahatler, ilahi esmaya aynalık ederler, her seyahat onlara tutulan bir ayna mesabesindedir. Her bir yolculuk, beynimizin kapalı devrelerini yine beynin en rahat ve en keyifli biçimde kullandığı, insanoğlunun en kolay kavrama ve öğrenme aracı müşahede ile mevcut bilgi zeminin yenileme, değişim ve dönüşümü zevkle gerçekleştirme vesilesidir.

 

Aynı zamanda her yolculuk, öğrenilen ilmin, elde edilen deneyimin en tatlı, en zevkli sınanması ve onun uygulaması mesabesindedir.

 

Seyahat esnasında mekânların enerjisi ve insanların görülmeyen yargıları, bastırılan duyguları, saklanan ilgi ve nefretleri özgürce ve hoyratça açığa çıkar. Kişi; bazen bu zaman ve zeminlerde beşeriyetine teslim olup ihtiras, öfke, korku ve kaygı girdaplarına düşerken, bazen de bulunduğu vadiden yaylalara yükselme, ufukları daha yüksekten seyretme imkânına kavuşur. Çünkü psikologların tespitine göre kişinin bilinçaltının en hızlı ve en çıplak olarak açığa çıktığı üç hal vardır. Bunlar: 1-yemek, 2- yolculuk ve 3-alışverişin yapıldığı hallerdir. Yolculuk esnasında bu her üç hal birlikte yaşanır, hatta bu üç halin birlikte bulunduğu yegâne durum seyahattir denebilir.

 

Eğer yolculuğun bir asaletinden söz edilecekse, şayet asıl seyahat diye bir şey varsa, o mutlaka herhangi bir mekân veya insana seyahatten öteye gitmelidir; açığa çıkmış bilgi ve düşüncelere doğru yol almalıdır; perdesiz, hesapsız ve yargısız olarak yol almak olmalıdır.

 

 

Kaç Çeşit Seyahat Vardır?

 

*İlim-Bilim Seyahatleri: İlim tahsili, mütalaası ve müzakeresi için yola gitme, şehir ve ülke dolaşma geleneği (rıhle) kültür ve geleneğimizin en bariz özelliğidir. Bu bağlamda ulemayı, üdeba ve mütefekkirleri ziyaret etmek ve onlarla fikir alış-verişinden bulunmak mümkündür.

 

Seyahat ile insan birçok önemli zatı görme, onların hayat tarzını izleme ve kendilerinden özlü dersler alma imkânına kavuşur. İbn Âşûr, Vehbe Zuhaylî, Mustafa Sibâî, Abdullah Ulvan, Abdulfettah Ebu Gudde gibi âlimlerin olduğu şehre seyahat eden zat, eğer bu ulema ile yakından temas kurmamışsa, seyahati güdük kalmaz mı? Şimdilerde İstanbul’a gelen bir fert eğer Cevdet Said, Sezai Karakoç, vb. zevatla görüşmemişse, kendisini nasıl İstanbul’a gitmiş sayabilir ki!

 

*Hac veya Umre Seyahatleri: Özel ilahi bir çağrıya uymak amacıyla yola çıkmak, mübarek mekânları, dinin şiarlarnı, mîqâtı, ihramı, tavafı, telbiye’yi, Safâ ile Merve arasında sa’y etmeyi, Mescid-i Harâm’ı, Allah’ın evini, Hacer-i Esved’i müşahede etmeyi, bu kutlu mekânların içinde yaşamayı, gezinmeyi, buralarda tefekkür ve tezekkürle seyahat etmeyi en güzel ve anlamlı yolculuklar arasında kaydetmek gerekir.

 

Arafât, Minâ, Müzdelife, meş’ar-i haram ve cemreler her yolcunun ibadet merkezini oluşturmaktadır. Bu seyahat Kur’ân’da dini bir fariza olarak uzak yerlerden gelecek müminler için bile tavsiye edilmiştir (22/Hac 27). Eğer kişi Hac veya Umre esnasında Şerîatî’nin Hac adlı eserinde yakaladığı atmosferi yakalar ve orada soluklanmaya çalışırsa, seyahatini daha da derin boyutlara taşıma imkânı elde eder.

 

İman ve amelin özgür biçimde yaşanması amacıyla seyahat: Tarih boyunca pek çok Resul veya Nebi, davet ve tebliğinin, ortaya koyduğu ahlak ve hukuk normları nedeniyle kavmi tarafından taciz edilmiş ve ona iman edenlerin hayatlarına acımasız biçimde müdahale edilmiştir. Bu durumda tek çare olarak bu insanlar kendilerine başka bir yurt veya vatan bulmak için hicret yoluna başvurmuşlardır. Bunu Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed’in hayatında müşahede etmek mümkündür. Kur’ân bu seyahati çok takdir ve tebcil etmiştir. Onu gerçekleştirenlere büyük manevi mükâfatlar vaat etmiştir.[1]

 

Cihad için sefer veya seyahat: Müslümanlar Allah yolunda cihad etmekle görevlendirilmiş bulunmaktadır. Bu onların boynunda birçok açıdan faydası nedeniyle ilahi bir vazifedir. Şartlar ne olursa olsun cihada çıkmak, bu uğurda malanı ve canını ortaya koymak her müminin en esaslı ve en hayırlı görevleri arasındadır. Kur’ân-ı Kerim bu şekilde cihad edenleri pek çok surede birçok ayetle takdir etmiş ve onlara maddi-manevi birçok ödüller vaat etmiştir.[2]

 

*Âfâkî ve enfüsî ayetlere yönelik seyahat: Yeryüzünde gezip dolaşmak ve geçmiş azgın kavimlerin aqıbetlerini müşahede ve gözlem yoluyla ders ve ibret almak maksadıyla incelemek Kur’ân’ın kesin emirlerinden sayılmıştır (27/Neml 69). Gerçekten insan çok katmanlı bir varlıktır. Onun katmanlarını saymaya çalışanlar sonsuz bir derya ile karşı karşıya geldiklerini müşahede etmişlerdir. İnsan yüz katlı bir bina mıdır yoksa dokuz yüz katlı bir gökdelen midir? İnceleyenler bunu görebilirler.

 

Hz. Ali (r.a.): “Ey insan sen kendini küçük bir cisim sayıyorsun ama sende büyük bir dünya gizlidir” derken Jung ve onun izinde gidenlerin insanın iç dünyasına yönelik gezileri, varoluşçuların insanı kendine getirmeye, kendisini bulmaya ve varlığını hissetmeye yönelik seyahatlerinden daha derin bir boyuttan konuşmuş olmuyor mu?

 

Onlar insanı eninde sonunda nihilizmin soğuk sularına terk ederken İslam pedagog ve mürşitlerinin insanı kendisini bulmaya, tanımaya, hakikatin farkında olmaya yönelik içe ve dışa yönelik gezintileri tarihte çok büyük ariflerin, erdemli insanların yetişmesine ve ortaya çıkıp çevrelerini irşat etmelerine yol açmıştır. Demek ki, bu yolculuk da önemli bir tür seyahat sayılabilir.

 

 

Seyahat Adabı

 

Yere ve duruma uygun sözler söylemek, vaziyete uygun dilek ve temennilerde bulunmak bilgi ve irfan gereğidir. Yola çıkarken Allah’ın adıyla işe başlamak, Allah’a tevekkül etmek, Zuhruf Suresinin 12-13. ayetlerini okumak. Kendisi, ailesi ve yolculuğunun hayırlı geçmesi, hayırlara vesile olması için dualar yapmak, yol boyunca tekbir, tahmid, tesbih, takdis ifade eden zikir ve dualar yapılması, acziyet itirafı ve dönüşün Allah’a olduğu gerçeğinin unutulmaması, her yerde her zaman kulluk bilinciyle hareket etmenin gereğidir. Seferin başlangıcında dua ve niyaz şu mealde olmalıdır:

 

“Ey Yüce Allah’ım; biz bu seferimizde senden iyilik ve takva dileriz. Bize razı olacağın ameller işlemeyi nasip et. Yolculuğumuzu kolaylaştır ve uzaklığını yakınlaştır; seferimiz boyunca yardımcımız ol, çoluk çocuğumuzu sana emanet ediyoruz; onları koru. Ey Allah’ım; seferin zorluklarından, yol boyunca üzücü şeylerle karşılaşmaktan, dönüşümüzde kötü hallerle karşılaşmaktan, çoluk çocuğumuza ve malımıza, varlığımıza gelebilecek felaket, bela ve kötülüklerden sana sığınırız

 

Dönüş yolculuğunda ve seferin bitirişine yakın da: “Ey Aziz Allah’ım; biz senin sayende yolcuğumuzdan sağ selamet geri döndük, tövbekârız, ibadet ve kulluğumuza devam edeceğiz, sana ne kadar hamd ve şükretsek azdır”[3]gibi dualar yapmak mesnûn tutum ve davranışlardan sayılmıştır.

 

“Üç kişi sefere çıkarken aralarından birini başkan seçmelidirler[4]Bunun amacı sefere çıkanlar arasındaki ahengin korunması ve başıboşluğun önlenmesidir. Yolda ortaya çıkabilecek ihtilaf ve nizaı önlenmesi, kırgınlık ve dargınlıklara yol açacak durumların ortaya çıkmasının önlenmesidir. Böylece nebevi bir sünnet ihya edilmiş, dini bir vecibe yerine getirilmiş olunur.

 

Kur’ân-ı Kerîm ve Seyahat

 

Yüce Kur’ân, bize birçok şeyden bahsettiği gibi seyahat edenlerden de bahseder.  Bunu hem erkekler için “es-Sâihûn” (9/Tevbe 112) hem de kadınlar için “es-Sâihât” (66/Tahrim 5) özel formlarla dile getirir. Onun bu ince ayırıma riayet ettiği anlatımlar nadirdir. Buna rağmen belki de dikkat için ve önemini hissettirmek için kelimenin müzekker ve müennes siygalarını takdir ve tebcil bağlamında ayrı surelerde kullanmıştır.

 

Mevzu bahis “seyahat edenler” sözcüğünü anlamlandırmada tefsir uleması ve konuya ilgi duyanlar öncelikle Allah yolunda cihad etmeyi, hicret etmeyi, ilim tahsil etmeyi, dini, ahlak ve erdemi yaymak için yolculuk yapmayı kaydetmişlerdir. Buna çoğunlukla oruç tutma da ilave edilmiş bulunmaktadır. Allah’ın rızasını kazanmak için durmadan çalışan, çabalayan, oradan oraya koşuşturup duran kişiler de bu kapsamda görülebilir.

 

Acaba tefsirciler, yeryüzünde gezip dolaşmayı ve olup bitenlere ibret gözüyle bakmak için seyahat etmeyi[5] basit mi görmektedirler? Allah’ın kudretinin apaçık delillerini görmek, onların izini sürmek, âfâkî ve enfüsî ayetler üzerinde düşünüp ders almaya çalışmak öyle sıradan bir eylem mi saymaktadırlar? Sözgelimi oruç tutmaktan aşağı bir amel olarak mı düşünmektedirler? Elbette ki hayır; birtakım rivayetler onları bu yöne sevk etmiştir. 

 

Gerçekten Yüce Allah’ın kudretinin somutlaştığı olaylar üzerinde düşünmek, onları derin çeşitli boyutlarıyla görmeye çalışmak, içimizde ve dış dünyada cereyan eden ilahi ayetleri basiret ve ibret gözüyle idrak etmeye çalışmak hem sıradan bir iş değildir hem de Müslüman’ın rahatlıkla hakkını verdiği edimler kapsamına girmez; bunlar çok aziz eylemlerdir. Yüce Allah aziz kitabında bu eyleme defalarca dikkat çekmiş, onları görmek, üzerinde düşünmek konusunda her insanı uyarmış ve buna gereken ihtimamı göstermeyenleri pek çok defa zemmetmiştir.[6]

 

İnsanların en önemli vazifelerinden biri hayata, evrene ve insana ibret gözüyle bakmak, onların hepsini bir bütün olarak görmeye çalışmak, üzerinde derinlemesine iyiden iyiye düşünmek, tefekkür, tezekkür ve teemmül etmektir. Bunları yapmayan insan insanlık şerefini kaybeder; onurlandırılmış mükerremlik vasfından tenezzül eder. Kendisine peşinen verilmiş payeyi yitirmiş sayılır.

 

Seyahat veya Tatil Anlayışı Üzerine Sorular ve Sorunlar

 

İslam’da tatil var mıdır? Temel dini ve insani görevlerde bir süre dinlenmek söz konusu mudur? Namaz, diğer ibadetler ve görevler belli bir süreliğine durdurulabilir mi?

 

Bizim dinimizde, ahlak, örf, âdet ve hayat tarzımızda işi bırakmak, çalışmayı ve devingenliği geçici olarak askıya almak yoktur. İnsan, daima devingen ve aktif olmalıdır. “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır” (53/Necm 39) buyuran Yüce Allah, insanı devamlı çalışmaya teşvik etmektedir. Âlimlerimiz, mimarlarımız, yargıçlarımız, faqihlerimiz, sosyologlarımız, denizcilerimiz, sanatçılarımız vs hep aktif ve dinamik biçimde çalışmışlardır. Dinlenme ve tatil onlar için kısacık uyku vakitleridir ve bu her gece tekrarlanır. Zira Allah onlara geceyi dinlenme zamanı olarak tayin etmiştir (78/Nebe’ 10).

 

Müslüman düşünce ve hayat tarzında zamanı katletmek, günü oyun ve eğlence ile geçirmek söz konusu değildir. Batının geliştirdiği ve bütün dünyaya dayattığı hayat tarzı oyun ve eğlenceyi amaç haline getirmiştir. İnsanların hayatlarında eğlenme, aşırı tüketme ve lüks anamalcı iktisat sisteminde sürekli teşvik edilmiştir.

 

Böylece kişilerin değer yargıları, amaçları ve hayat ilkeleri silikleştirilerek kimliksiz ve kişiliksiz olmalarının önü açılmaktadır. Meşru gayrimeşru ayırımı gözetilmeden zevkler, hazlar ve şeytani, nefsanî arzular sınırsız biçimde tatmin edilme yoluna gidilmektedir.

 

Bu ise hak-batıl, doğru-yanlış, iyi-kötü, adalet-zulüm farkını ortadan kaldıran, kuvvete ve baskıya dayanan bir egemenlik sahası oluşturmaktadır. Artık fertlerin ve cemiyetlerin bile karşı koyamayacağı çapta büyük dalgalar oluşturulmakta ve insanlar bu dalgalar arasında kaybolma tehlikesi ile karşı karşıya getirilmektedir.

 

Müslüman insanların tatil hakkı yok mudur?

 

Hayır, yoktur. Müslümanlar gece-gündüz çalışmak zorundadır. Zira onlar değerlerinin ayakaltına alındığı bir dünyada yaşıyorlar. Onlar kutsallarına bile sahip çıkamaz durumdadır. Akıllarına, gönüllerine, nesillerine, eğitim ve kültürlerine bile sahip çıkacak durumda değilken hangi akılla tatil yapmayı düşünebilirler. Akılları bile, vicdanları bile işgal edilmişken bu ne tatil hezeyanıdır; hülyalarıdır. Dünyaya meyletmenin, eğlenceye dalmanın, nefsin her istediğini yerine getirmenin, kâfirlere benzemenin ve onlara karışmanın adını tatil olarak koymak hiçbir şeyi meşrulaştırmaz.[7]

 

Zengin veya fakir, kâfirlerin düşünce, ahlak ve hayat tarzına özenen, onlara karışan, onlar gibi olmaya çalışan her mümin veya Müslüman mutlak vebal altındadır.

 

Dünyanın dört bir yanında Müslümanlar ezilirken, yoksulluk, açlık ve salgın hastalıklarla boğuşurken, içecek su bulamazken, gözlerini açacak bir katarak ameliyatını yapamazken onların iman ve din kardeşi olan bir Müslüman, on binerce, yüz binlerce para harcayarak beş yıldızlı otellerde veya karma deniz kenarlarında nasıl tatil yapabilir? Bunu ancak Allah’tan hiç korkmayan ve insanlardan da hiç utanmayan yüreksiz, akılsız ve vicdansız kimseler yapabilir.

 

Günümüzde milyonlarca Müslüman’ın birkaç yaz tatilinde harcadığı paranın Suriye, Afganistan, Myanmar, Yemen, Somali, Çeçenistan, Filistin, Bosna ve Afrika’da açlıkla boğuşan milyonlarca ailenin birkaç yıllık geçim masrafına denk olduğunu fark etmeyen Müslüman olur mu? Acaba bu tatilci-bilinçsiz-lümpen kesimler kimlerin hakkını yediklerinin, kimin parası ile tatil yaptıklarının bilincindeler mi?

 

Varlık ve tüm nimetler Allah’ın değil midir? Malın ve mülkün sahibi Yüce Yaratıcı değil midir? Eğer geçici olarak Allah onları bize emanet etmiş, cebimize veya kasamıza koydurmuşsa, Müslüman kendisini onların gerçek sahibi zannedebilir mi?

 

Bir Müslüman Yüce Allah’ın kendisine emaneti olarak verdiğini, kendi din ve iman kardeşlerine vermez de lüks ve debdebenin sarayları ve konakları olan otellere verirse, yarın çetin hesaba maruz kalmaz mı?

 

Kardeşleri can güvenliğine, bir ekmeğe, temiz bir bardak suya, hayati hastalığı için gereken ilaca, sıradan bir barınmaya, normal bir ısınmaya muhtaç iken, ele güne ellerini, avuçlarını açmış iken tatil düşünmek, gereksiz harcamalar yapmak akıl karı mıdır?

 

Âlemlerin Rabbi: “Ben aç kaldım sen bana neden yemek yedirmedin, susuz kaldım sen bana neden su vermeye çalışmadın, çıplak kaldım sen beni giydirmek için neden kılını kıpırdatmadın? diye sormaz mı?

 

Müslümanlar iman ve eylemini dinamik hale getirmelidir. Ruhları, akıl ve vicdanlarıyla örtüşmeyen sahalardan çekilmelidir. Tatil yerlerine, zevk ve safa, oyun ve eğlence mekânlarına gitmekten sakınmalıdır. Zira tatilde özünden ve köklerinden kopma, asimile olma ve yabancılaşma vardır.

 

Müslüman’ın hayatında tatil ve eğlence yerine sıla-ı rahim ve akrabayı ziyaret yer almalıdır. Akrabalık ve hısımlık bağlarını terk etmek, bu konudaki yardımlaşma ve dayanışmayı hayatından çıkarmak hem Kelamullah hem de Sünnetin şahadetiyle felakete yol açar. Cemiyetin toptan fesat ve tefessühüne neden olur. Bu konuda Rabbimizin ciddî tehditleri vardır.[8] 

 

Sonuç

 

Ders ve ibret almayı amaçlayan ilmi, terbiyevi, tarihi, kültürel, tabii sahalara yönelik seyahatler yapılmalıdır. Böylece Yüce Allah’ın görevini yapan kulları için hazırladığı servet ve rızık bolluğunun yolu açılır. Kişinin yaşadığı hayatın bereketlenmesi ve ömrünün hayırlı işlerde harcanması sağlanmış olur.

 

Aklı başında Müslümanlara yakışan bilinçli seyahattir. Cahillere uymak, bilinçsizlere imrenmek veya özenmek ise kafası boş, kalbi bomboş ve özüne yabancılaşmış kişilerin işidir. 

 

Dipnot

 



[1]- Mesela bkz. 4/Nisâ 100-103; 8/Enfâl 72, 74-75; 59/Haşr 8; Râgıb, Müfredât, s. 1100-1101.

[2]- Bkz. 27Baqara 218; 3/Âl-i İmrân 142; 4/Nisâ 95; 8/Enfâl 72, 74-75; 9/Tevbe 16, 20, 88; 22/Hac 78; 49/Hucurât 15

[3]- Müslim, Hac, 425; Ebû Dâvûd, Cihad, 72; Tirmizî, Daavât, 45-46.

[4]- Ebû Dâvûd, Cihâd, 80.

[5]- Bkz. 29/Ankebût 20; 30/Rûm 42; 41/Fussilet 53; 51/Zâriyât 20-21.

[6]- Mesela bkz. 3/Âl-i İmrân 137; 27/Neml 69; 40/Mü’min (Gâfir) 21, 82; 47/Muhammed 10.

[7]- Bkz. 15/Hicr 1-2; 56/Vâqıa 41-45.

[8]- Sözgelimi bkz. 2/Baqara 26-27; 4/Nisâ 1; Buhârî, Edeb 12.

 


Yazar:
Muhammed Tarik
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul