14 Aralık 2017 - Perşembe

Şu anda buradasınız: / YETİMLERİMİZE KARŞI GÖREVLERİMİZİ HAYAL EDERKEN

YETİMLERİMİZE KARŞI GÖREVLERİMİZİ HAYAL EDERKEN


 

                                                                                                          

 

İslam dini insanların zayıf, düşkün ve aciz olanlarını en fazla koruma altına alan dindir. Tarih boyunca vahye dayalı olarak belirlenen ve onun ışığında bir kervanın yola dizilmesine rehberlik eden İslam’da yetimleri himaye etmeye yönelik çok sayıda mesaj, tavsiye ve düsturdan söz edilebilir. Bunların çoğu da dinle alakalı insanların ekseriyeti tarafından şöyle veya böyle bilinmektedir. Ne ki, günümüzde bilgiden çok teknik ve teknoloji hayata hükmetmektedir. Eğer bir bilgi veya hikmet kendi tekniğini veya teknolojisini üretememişse, piyasa tarafından izole edilmekte ve devre dışı bırakılmaktadır. Saf dışı olan bir ilim, bilgi, irfan veya hikmet de insanlara ulaşma ve onları sağlıklı biçimde yönlendirip yetiştirme imkânından mahrum kalmaktadır.

Yüce Kitabımız Kur’ân-ı Mecid, insanlığa rahmet olarak gönderilen rehberimiz Muhammed (s.a.s.) yetimlerle ilgili bir yekûn tutacak emir, teşvik ve öğüt mecmuasını müminlerin önüne koymuştur. Tarihte imrendiğimiz bir dönemde bu hayırlı, faydalı, bereketli mecmuanın ana düsturları günlük hayatta hem Müslüman kişinin hem de cemiyetin pratiğinde gün yüzüne çıkmış ve uygulamada gözlemlenmiştir. Allah’ın insanlığa ve ümmete verdiği nimetler doğru değerlendirildiğinde, uygun biçimde derlenip ihtiyaç esasına uygun tevzi edildiğinde tüm insanlara yetecek derecededir. Bu tarihin her döneminde böyledir. Kıtlıkta ve savaş anlarında olduğu kadar, salgın hastalıklar ve doğal afetler diye adlandırılan rahmet tokatları dediğimiz dar günlerler de bu ilahi nimetler hepimize yetecek derecededir.

Peki, insanların birçoğu neden açlıktan kırılmaktadır? Neden milyonlarca insan muhtaç duruma düşmüştür? Neden yüz binlerce insanın içecek suyu yoktur? Neden milyonlar dertlerin elinde inlemekte, çaresizlik ve devasızlık nedeniyle yürek parçalayan acılar içinde kıvranmaktadır?

Su-i siyasetten…

Mısır’ın kralı da olsa, geleceğin rüyasını da görse, eğer işin başında Yusuf basiretinde bir ilim ve irfan sahibi olduğu kadar, bilinç ve tedbir sahibi insanlığa vaziyet etmiyorsa, yedi yıl bolluk onları şımartmaktan öte götürmez, ardından gelecek yedi yılda ise, açık, sefalet ve bin bir çeşit marazın eline düşmekten kurtulamazlar.

Neden? Yine kötü idare edilmekten…

Hulasa olarak Allah’ın bize verdiği su, yağmur, kar, ırmak, göl, deniz, toprak, dağ, ova, hava hepimize yeter. Hepimiz Allah sayesinde yeterli gıdamızı alabiliriz. Temiz havayı soluyabiliriz. Sağlıklı bir şekilde yaşayabiliriz. Faydalı bir şekilde giyinebiliriz. Dünyada hepimiz için barınacak yer var. Hepimiz için ekip biçecek toprak, arazi ve çiftlik mevcut.

Peki, neden insanların büyük bir kesimi aç?

Neden yüz milyonlarca insan barınaksız?

Neden yüz milyonlarca sağlıksız barınaklarda, sağlıksız besinlerle, sağlıksız işlerde çalışıyor?

Su-i taksimden… Yani, şairin: “Bu taksimi kurt yapmaz, kuzulara şah olsa!” dediği cinsten bir paylaşma yüzünden… “Yediğinizden yedirin, giydiklerinizden giydirin” düsturunun ayakaltına alınmış olmasından… “Bir yarım hurmayla da olsa, ateşten kendinizi koruyun” tavsiyesinin kulak ardı edilmesinden.

Dünya üzerinde 50’den fazla İslam devleti, İslam ülkesi, İslam kavmi olduğunu çoğumuz birçok yerde duyarız. İslam’ın devleti olsa, dünyada tek aç kalmaz. İslam’ın ülkesi olsa, dünyada tek ilaçsız adam kalmaz. İslam’ın kavmi olsa, dünyada hiçbir çocuk susuzluktan çatlamaz. İslam; dünyanın herhangi bir yerinde egemen olsa, bütün dünya ondan istifade eder. İslam insanlığa, âlemlere rahmet olarak gelmiş, sadece insanlar değil, hayvanlar ve bitkiler de İslam’ın rahmetinden fayda görürler, onun sayesinde adam gibi hayvanlığını yaşarlar. İnkâr ve tuğyan dünyasını kasıp kavurduğu dünyada hayvanlar bile hayvanlığını yaşayamaz durumdadır. Bitki bitkiliğinden çıkacak duruma gelmiştir. Harsı ve nesli bozmakla meşgul Siyonizm ve onun güdümündeki fesat odakları dünyada epter etmedik tohum bırakmadılar. Bitki tohumu, hayvan tohumu hatta insan tohumu… Epterle beslenenin hücrelerini saf, temiz, arı duru biçimde koruma imkânı kalır mı?

Benim gördüğüme göre bizim çok etkili kurumlarımız imha edilmiş. Çok etkili iman ve inanç ilkelerimiz esaslı saldırılara uğramış. Ahlaki ve davranışsal tutumlarımız gevşetilmiş, sulandırılmış, seyreltilmiş. İsimlerimize kadar müdahale edilmiş. Esasa bağlı bilgi birikimimizin mecrası yanlış yöne sevk edilmiş. Duyarlı, imanlı gençliğimiz bir şekilde sırat-ı müstakimin sağına soluna çizilen reçiklere sevk edilmektedir. Ya sevgi kurbanı ya öfke kurbanı olmaktadır. Hâlbuki düsturumuz “sevgi de ölçülü, öfke de ölçülü” olmalıdır. Ölçüsünü kaybeden gençlik, kıblesini de rahatlıkla kaybedebilmektedir.

Bütün bunlar nedendir?

Su-i edepten… Esaslı yetişemiyoruz. Hayırla tedip olmuyoruz. Büyüklerimiz, büyük değil… Küçüklerimiz küçük değil… Aramızda ihtiram ve merhamet işlemez olmuş... Merhamet etmeyene rahmetle muamele edilmez. Affetmeyen affedilmez. Yargılayan yargılanır. Şükretmeyen berekete eremez…

Tüm bunlar birer gerçek ve bütün bunlar bir yana…

Eksik aksak yönlerimizle de olsa, çok iş becerebileceğimizi söylemeliyiz. Bir iş becermek için ille de Batı’ya gitmeye, Batı’ya bakmaya mecbur değiliz. Ne işimiz var İsviçre’de… J. H. Dunant ile istişare etmemize ne hacet. Hayırlı bir işte bir adım atmak için ille de Afganistan, Çeçenistan, Myanmar, Somali, Libya, Yemen veya Gazze’ye gitmemiz mi gerekiyor? Fransız-Avusturya savaşı neyimize yetmiyor? İlle de Türkiye-Suriye savaşını görmemiz mi lazım? 1862’ye gidersek Solferino gözlemleri bizi uyandırmak için yeter de artar bile… Afganistan’da, Irak’ta, Libya’da, Yemen’de Müslümanların birbirlerine yaptıkları Rusların yaptıklarından, Amerika’nın yaptıkların çok mu insaflı?

Salib-i Ahmer’in dünyada yaptıkları nelerin yapılabileceğini göstermiyor mu? Eğer bir salib için 25 ülke el ele, omuz omuza verip dünya kadar iş çıkarabiliyorsa, 50’den fazla İslam ülkesi (!) neden Hilal-i Ahmer’i dünya çapında bir yardım kuruluşuna dönüştüremesinler?

Yetimler aslında muhtaç, mağdur, mazlum insanların sadece bir kesimidir. Onları gözetecek kurum ve kuruluşlarımız daha büyük çaplı bir hedefe varmak için birçok birimi aktif hale getirmelidir. Aslında her ülkede kendi nev-i şahsına mahsus yardım kuruluşları ve çalışma mantıkları mevcuttur. Ne ki bunların ekseri mevzii çalışmaktadır. Bulundukları bölgede, ülkede etkili olmaya çalışmaktadır. Bu bağlamda Anadolu’da birçok resmi ve gönüllü sosyal yardım kuruluşundan söz edilebilir. Resmilerin başında Kızılay, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu, Yeşilay, Mili Eğitim Vakfı gelmektedir. Gönüllü kuruluşlar ise Türkiye Deprem Vakfı, Arama Kurtarma Derneği (AKUT), Türkiye Sokak Çocukları Vakfı, Türkiye Sağır ve Dilsizler Cemiyeti…

Türkiye Cumhuriyeti kurucu kadroları ve onların yakın çevreleri kendilerine tevdi edilen rol gereği bu ülkede İslam’ı ve Müslümanları imha etmeyi birinci hedef olarak seçtiklerinden, onların ellerindeki yardım kuruluşları da disiplinsiz, düzensiz ve ilkesiz biçimde işledikleri için güdükleşmiştir. Tamamen sivil halk tarafından kurulacak yardım kuruluşlarının ise gelişmesine daima engel olmuşlardır.

Dikta ve ben-merkezci kadroların, Batı’dan destek alan ve onlarla kimi konularda anlaşarak iş başına gelen hükümetler tarafından, kısmen bertaraf edilmesiyle hem bu devlet kuruluşları hem de sivil yardım kuruluşları gelişmeye başlamıştır. Bu bağlamda hükümetle uyumlu çalışan desteğini ümmet bilinci ile bütünleştirmiş müslümanlardan alan bir takım vakıf ve derneklerin kimisi dünya çapında kimisi de sadece Anadolu’da birtakım yardımları deruhte etmekle meşgul durumdadır. Şu kadar var ki, bu derneklerin her biri bir cemaat veya camiaya bağlı olduğundan çalışmaları halk, millet ve ümmet adına desteklenip gelişecek bir kurum olma şansını yitirmektedir. İster istemez dar kulvarlara girmekte ve ümmet bilinciyle hareket etme mantığını buharlaştırmaktadır. Belki de bu yüzden bu yardım kuruluşları, şimdilerde Çeçenistan’ı unutmuş durumdadır. Irak’ta olup bitenlere seyirci kalmaktadır. Zira hükümet onları unutturmuş durumdadır. Onun için Yemen’de fazla bir varlık gösterme eğiliminde değildir.

Anadolu’da faaliyet gösteren bu yardım kuruluşları elbet yeni filizlenmektedir. Elbette devlet ve hükümet desteğine ihtiyaçları vardır. Ama bunu yaptıklarıyla hak ederek almalıdırlar. Hükümete yanaşarak ve onun sevk ve idaresine girerek değil. Yaptıkları hizmetin gerekli ve zorunlu bir insanlık görevi olduğunu her hükümet ve devlet ricaline kavratarak bunu onurluca yapmalıdırlar. İlkesiz, yönsüz ve kışkırtılmaya müsait bir tutumla değil.

Eğer bir devlet kendisinin İslam devleti olduğunu ilan etmişse, ümmetin yetimlerine bütçesinden bir ödenek ayırmalıdır. Eğer bir sendika İslami olduğunu düşünüyorsa, yetimlere bir fon yapmalıdır. Şayet bir vakıf, dernek veya parti İslami olduğunu düşünüyorsa, gider kalemlerinden biri de yetimler olmalıdır. Yardım kuruluşları cemaatçilik, grupçuluk, mezhepçilik ve benzeri gibi kurumun dünya çapında büyük işler yapmasına engel olacak eğilim, tutum ve davranışlardan kurtulmalıdır. İçlerindeki enaniyet, bencillik, hemcinslerini yâdsıma, onları görmezden gelme veya yoksa sayma mantığından kendilerini azat etmelidirler. Cemaat, vakıf, dernek, sendika ve topluluk gibi dar çerçeveleri ve teşkilat çemberini kırmalıdırlar. Aralarında organize olmalıdırlar. Dünya çapında işleyen bir mekanizma kurmalıdırlar. Herhangi bir kavme veya ülkeye ya da mezhebe angaje olup hizmetlerini kısırlaştırmaktan sakınmalıdırlar. Yaptıkları hizmetleri sürmanşetlere taşıyıp gösteriş ve teşhirciliğe kaçmaktan uzak durmalıdırlar. Eğer bir çalışma yapılıyorsa Allah da görür, halk da kör değildir.

Eğer bir fert daha geniş düşünüp ümmetin ve insanlığın sorunlarını çözebilecek imkâna erişecekse, bunu yapmadığında vebal altına girer. Şayet bir vakıf daha geniş çaplı planlar, projeler yapabilecekken elindeki ile yetinmeye meylederse ulaşılamayan mağdurların, mazlumların, yetimlerin kanına girenlerden biri de o olur. Eğer bir devlet veya hükümet, Çeçenistan’a, Myanmara, Somalıya, Libya’ya, Yemen’e, Eritre’ye, Afganistan’a, Irak’a, Suriye’ye, Filistin’e el atabiliyor, onların yaralarını sarabiliyor da bunu esirgiyorsa, dünya istikbarına ve onun acımasız çarkına enerji verenlerden biri de odur. Orada ölenlerden bir kısmını da kendisi öldürmüş demektir. Susuzluktan, açlıktan ve hastalıktan ölenlerin bir bölümünü de o katletmiş sayılacaktır.

Müslümanlar arasında körüklenen fitneye, harbe, didişmeye su taşıyan ile mermi taşıyan bir değildir. Fitne ateşi silahla söndürülemez. Adam akıllı yardımlarla etkisiz hale getirilebilir. Düşmanlık ateşi karşılıklı suçlamalarla yok edilemez. Bilinçli yardımlaşma ve dayanışma ile bertaraf edilebilir. Bunun en güzel yollarından biri ülke, kavim, mezhep ve taife farkı gözetmeden her yoksula sahip çıkmak, her mağdura yardım elini uzatmak, her yetimin başını okşamaktır. Onlara insanca bir hayat kurmak, onları tekrar insanlığa, ümmete kazandırmaktır.

Babası Müslüman bir grup tarafından öldürülmüş mümin bir çocuğun İslam’dan ve Müslümanlardan nefret etmesi an meselesidir. Onu ne yapıp edip, ümmetin evladı olarak muhafaza etmek için ne kadar çalışsak azdır. Ne kadar dayanışma içine girsek, ne kadar yardımlaşsak yine de bu yetimlerin hepsine ulaşamayız ve onları yâd ellerin hain tuzaklarından kurtaramayız ama onların sayısını azaltabiliriz. Bu da bize daha bir kardeşane çalışmayı, Bünyan-ı mersus gibi kenetlenmemiz gerektiğini ve birleşik orduları saf gönüllerle, adanmışlık azim ve kararlılığıyla ve hakiki manada Allah’a dayanarak etkisiz kılabileceğimizi göstermiyor mu?

 

Yazar:
Muhammed Tarik
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul