19 Ocak 2018 - Cuma

Şu anda buradasınız: / DÜNYAYI KASIP KAVURAN İSYAN VE AZGINLIK KARŞISINDA NE YAPTIK? (NE YAPIYORUZ?)

DÜNYAYI KASIP KAVURAN İSYAN VE AZGINLIK KARŞISINDA NE YAPTIK? (NE YAPIYORUZ?)

                       


 

Zulüm ve haksızlık karşısında sessiz kalmamak ve belli bir tavır almak Müslümanlığın şiarıdır. Hiçbir Müslüman kötülüklere payanda olamaz ve zulümlerin işlenmesine seyirci kalamaz. İnkâr ve tuğyana teşne olmak Müslüman’a yakışmaz. Müslümanların kadim tarihten beri kâfirlik ve zulümle kavgaları olduğu açıktır. Canları pahasına haksızlığa karşı duranların başını daima Müslümanlar çekmiştir. Bu nedenle Müslümanlık, iman edenlerin kendi önderlik ve istikametlerini başkalarının değil, bizzat kendilerinin belirlemesini istemiştir. Yön veya “kıble” bunun tarihteki pusulası mesabesindedir. Kıblesi belli olmayan hiçbir Müslüman, ne kadar büyük imkâna sahip olursa olsun, ne çapta emek verirse versin, Din-i Mübin-i İslam’a hizmet etmiş olamaz. Dünyevi birtakım mazhariyetler elde etse de, cem-i gafir tarafından tasfik ve tebrik edilse de, İslam’ın ve Müslümanların gözünden düşecektir.

İlim, ahlak, edep ve irfan ferdidir. Keşif ve icatlar genellikle zihin ve gönül yönünden yoğunlaşmış şahsiyetler tarafından gün yüzüne çıkarılır. Ama onların gelişmesi ve umuma hizmet edecek düzeyde üretim ve dağıtımının yapılması içtimaidir. Elektriği bir şahız keşfeder, bir diğeri onu aydınlatmada kullanmak için çalışır ve o da bir kaşif olur. Bir başkası onu motorda kullanmayı dener ve başarır. Biri fotoğraf çekmeyi keşfeder, diğeri onu hızlı çekmeyi, bir diğeri onu hızlı göstermeyi bulur. Böylece film meydana gelir, sanatçılık yaygınlaşır. Başkası çıkar onu televizyona uygular, diğeri internet ağını kurar ve tüm bunlardan yararlanır: Elektrik, fotoğraf ve film. Bunlar özde ferdi iken gelişimiyle içtimai veçheye bürünen işlerdir.

İslam her birimizden ferden ferda mümin ve Müslüman olmamızı ister. İman ve dinimizi kimseye emanet etmememiz gerektiğini ve onların kimseye ısmarlanmamasını ciddiyetle tavsiye eder. Samimiyet, ciddiyet, şecaat, ihsan, ihlâs ve takva ile donanan Müslüman fertler bundan sonra kendi aralarında saf tutarlar. Bir kafile ve kervan oluştururlar. Bu durumda ferdi ve içtimai rehberlik ve istikamet daha da ehemmiyet kazanır. Bu süreçte yanlış yola girmenin bedelini sadece fertler ödemez, tüm cemiyet de ondan etkilenir. Herkes kendi nasibince ondan bir zarar görür. Hatta Müslüman olmayan fertler ve cemiyetler de bundan zarar görürler. Kötü misalin zararı sınırsız olduğu gibi doğru temsilin de hatsız hesapsız faydalarından söz edilebilir.

Müslümanlar tarihin çok erken dönelerinden itibaren yönsüzlük ve istikametsizlik gibi bir girdaba düşmüşlerdir. Bizden önceki ümmetlerin başına gelen bu felaket çok geçmeden Müslüman Ümmetin başına da sarılmıştır. Yönünü ve istikametini yitiren ümmet sağdan sola soldan sağa savrulup durmuştur. Tarihte okuduğumuz onca kavga ve didişmenin başlıca nedeni budur. İstikameti olmayan ve artık onu önemsemeyen fertler, cemiyetler ve onlara vaziyet eden devletler, dünyevi istikamete sahip kimi cemiyet ve devletlere peyk olmaya başlamışlardır. O gün bugündür dünyayı paylaşma üzerinde kutuplaşan düveli muazzama içinde bir varlık gösteremeyen halklar ve devletler ancak İslam Ümmetini paylamakla meşguldür. Kimsenin dünya çapında işe yarar, Din-i İslam’ın izzet ve şerefine yakışır ümmeti derleyip toparlayan bir projesi yoktur.

Germe, öfkelendirme, kavga ve didişmeye yol açma, bölme ve parçalamaya hizmet eden nice proje, mesaj, söz varken bir anne şefkatiyle, bir baba izzet ve şerefiyle ümmeti kayda değer iş ve eylemlere çağıran Müslüman cemaatler, cemiyetler, halklar ve devletler nerededir? Dünyanın efendisi olarak batıyı seçenler, doğuda kimi devlet, halk ve hiziplere düşmanlık üzerine kurdukları söylem ve eylemlerle hizmete koşmaktadır. Bunların dünya istikbarına söyleyecekleri bir sözleri yoktur veya maslahat gereği onu yutarlar. Batının doğudaki jandarması ne kadar insanlık dışı, hak-hukuk dışı işler yaparsa yapsın, düveli muazzama safında yer alan sivil kuruluşlar onu sessizce geçiştirirler. Eğer birileri onların planını bozmak için kılını kıpırdattığı için saldırıya, baskına uğrar ve canından olursa, cenazesi yerdeyken cemaatler, dernekler, hocalar seslerini yükseltmeye başlarlar: Neden izin almamışlar; jandarmadan izin almalıydılar (!).

İstikbarın doğu bloğunda yer alan fertler, cemaatler, cemiyetler ve devletler de bunun zıddı bir yöne sevk edilirler. Onlar dinlerinin açık emirleriyle kardeş oldukları halklarla kavgaya itilirler; dünyevi kimi maslahatlar, mazhariyetler adına kardeşlerine dünyayı cehenneme çeviren azgın güçlerin siyasetlerine teşne olurlar. Moskova’da konuşlanan hocaefendi Putin’in Çeçenya’da işlediği zulümleri görmez; bu konudaki imha siyasetini tenkidi aklının ucundan bile geçirmez. Onun için bu siyasi bir konudur; Kur’ân ve İslam hizmetiyle uğraşan hizmet ehli bu konularda konuşmaz. Suriye’de Rusların yerli fesat rejimiyle sergilediği mezalimi görmez. Waşington’da konuşlanan hocaefendi de melun Beni İsrail’in, hain Ben Gurion’ın (v.1973) mezbahaya çevirdiği İbrahim Halil’in mezarı başında işlenen cinayetlere gözlerini kapatır, kulaklarına pamuklar tıkar. Kardeşlerinin acısını içinde hissetmez. Onların dertlerine ortak olmaz ve bu açık hapishaneden kurtulmaları için herhangi bir hesap veya plan içinde yer almaz.

Neden acaba?

İslam bizi gerçekten kardeş kılmış değil midir?

Kardeş olmak, düşmanın safında yer almaya engel değil midir?

İslam ve Kur’ân bizim doğu veya batı adına, onların buralardaki maslahat ve gelecekleri için birbirimizle savaşmamızı haram kılmamış mıdır? Yoksa biz de Sör Seyyid Ahmed (v.1898) gibi: “Bugün batılılara itaat etmek farzdır; Kur’ân’ın kesin emridir” deyip onların saflarını güçlendirmeye, mevzilerini muhkemleştirmeye mi çalışmalıyız? Bu amaçla doğunun tuttuğunu indirip batının tuttuğunu mu kaldırmalıyız?

Bu sorular ve daha niceleri kafası karışık Müslümanlar için hala birer mesele olarak ortada durmaktadır. Halklar genelde devletlerinin, hükümetlerinin dini üzeredirler. Bu konuda Budist, Hıristiyan, Yahudi veya Müslüman olmak çok şeyi değiştirmez. Bilinçsiz halk katmanları efendilerinin yoluna giderler. Onların yön ve istikametine bakarlar. Devlet ve hükümetin desteklediği iş ve eylemlerde cesaretlenirler; soğuk durduğu, destek değil karşı olduğu iş ve eylemlerden de soğurlar; el çekerler. Meşhur söze göre: “En-Nâsu alâ Dini Mülûkihim” (İnsanlar, hükümdarlarının dini üzeredirler). 

Müslümanlar, Kitab’ın ve Sünnetin tanımladığına göre iyilik, doğruluk ve adalet ehlidirler. Onların tarafı ve savunucusudurlar. Şartlar ne olursa olsun, onları iyilik ve adalet yolundan çıkarmak mümkün değildir. Onlar düşmanlarına karşı bile adaletten sapmazlar, asla haddi aşmazlar.

Peki, bu Müslümanların kıstası nedir? Hangi ölçüye göre hareket ederler? Yol haritalarını kim çizmiştir? Kendilerine rehberlik eden düsturlar nelerdir?

1.  Onlar Hakka şahitlik eden kişiler, cemaatler ve cemiyetlerdir. Onlar Hakkın yolundadırlar; batılın sağa veya sola giden yollarından birine sapmazlar. Onlar uydu değil, peyk değil, rotası belli olan gezegenler gibidir. Yani onlar yeryüzünde halifelik görevinin bilincine ermiş bir topluluktur. Bunlar âlemlerin Rabbine teslim olmuşlardır. O da kendilerini önder yapmıştır. Allah, önderlik şerefiyle, insanlar önünde Hakk'a şahitlik etme görevini aynı derecede tutmaktadır. Önderlik şerefli bir konumdur. Pek çok şerefli sorumluluğu vardır. Bu görev peygamberin diğer insanlara şahitlik etmesi gibi, İslâm toplumunun diğer insanlar önünde hak ve hakikatin, doğruluk ve adaletin yaşayan şahitleri olmalarını ve hakkın, doğruluk ve adaletin anlamını tüm dünyaya göstermelerini gerektirir.

Bu görev sebebiyle hesaba çekilecek İslâm toplumuna çok büyük sorumluluklar düşmektedir. Nasıl Hz. Peygamber (s.a.s.) Allah'ın hidayetini tebliğ etmekle görevli idiyse, aynı şekilde müminler de hidayeti diğer insanlara tebliğ etmekle sorumludurlar. Eğer Allah huzurunda bu görevi ellerinden geldiğince iyi bir şekilde yerine getirdiklerini gösteremezlerse orada cezalandırılacaklardır. Şayet Hakk'ın şahitleri olarak görevlerinde bir gevşeklik göstermişlerse, kendi kötü amelleri ile birlikte kendi önderlikleri zamanında yayılan kötülüklerden de sorumlu tutulacaklardır. Kıyamet gününde Yüce Allah onlara şöyle soracaktır:

"Dünyayı kasıp kavuran sapıklık, zulüm ve günah kasırgaları kıtalar dolaşırken siz neredeydiniz? Onca isyanı, onca tuğyanı gördüğünüzde onları engellemek ve ortadan kaldırmak için ne yaptınız?"

2. Dini ve Allah’a teslim olup bağlanmayı her tür yapay ayırımın önünde oturmaya özen gösterenlerdir. Bu konuda Hıristiyanlık ve Yahudiliğin daha sonraki bir çağda kurulu ibadet şekilleri ile ortaya çıktığını bilen bilgin ve din adamlarını hatırlamak ve daima göz önünde bulundurmak gerekir. Buna göre kimse Hakk'ın, iyilik ve doğruluğun kendi mezheplerinin tekelinde olduğu yanlışına düşmemelidir. Bunun yanında cahil halk da, ebedî kurtuluşun, peygamberlerden çok sonra din adamları, rahipler, yorumcular ve tefsirciler tarafından icat edilen bu inanç, düzenleme ve ayinlere bağlı olduğu konusunda aldanmamalıdır. Akılda tutulması gereken soru şudur:

"Hz. İbrahim, Hz. İshak, Hz. Yakub ve diğer peygamberler, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed sizin mezheplerinizden hangisine bağlıydılar?"

Ne kadar derin ilim ve tetebbu sahibi olursa olsun, hiçbir âlimin bu soruya doğrudan cevap vermesi mümkün değildir. Kimse peygamberlerin kendi mezhebine bağlı olduklarını söyleme gibi bir iddiada bulunamaz. Zira bu tarihin yalanlayacağı saçma bir iddiadan öteye gidemez. Yani bu gerçeğe rağmen, açıkça, peygamberlerin ne Yahudi, ne de Hıristiyan oldukları söylenebilir. Onların dini daima ve değişmeden günümüze kadar gelen İslam idi. Bunun dışındaki hiçbir iddia ispat edilemez. Demek ki esas olan iman etmek ve ilahi buyruğa teslim yani Müslüman olmaktır.

3.Onlar hem iman ve ibadette hem de hukuk ve siyasette istikamet sahibi bir topluktur. Bu, Hz. İbrahim’den Hz. Musa ve Harun’a kadar süregelen tevhidi mücadelenin değişmez ilkesidir. “İstikametten ayrılmayın ve bilmeyenlerin yoluna girmeyin.” (10/Yûnus 89).

Bu “istikamet” kavramı hayatta insana yol gösteren bir pusula gibidir. Müslüman her adımında istikamete muhtaçtır. Her sözünü istikamete uygun söylemelidir. Her mesajını ve rehberliğini bu istikamete uygun, onunla ahenkli biçimde düzene koymalıdır. İstikametin diğer adı yön veya kıbledir. Kıble sadece namazda yöneldiğimiz bir cihet veya bina değildir. Hayatın tamamını bu tarafa göre nizama koyma kriteridir. Onun için Müslümanlar Medine’ye hicret edip Bedir’le istiklallerini perçinlediklerinde kıblelerini değiştirmeleri emredilmiştir. Vakıa, Rasûlullah’ın (s.a.s.) aklında tasavvur edilen ve gönlünden geçen de bu değişimdi.

Kıble değişikliğiyle İslâm ümmetinin rehberliği tescillendi ve onun önderliği ilân edilmiş oldu. Müslümanlar kendilerinin "vasat ümmet" olmalarını sağlayan üstün meziyetlere, Hidayet'e tâbi olarak ulaşmışlardır. Kıble'nin, Mescid-i Aksa'dan Mescid-i Harâm’a (Kâbe'ye) çevrilmesi, Yahudilerin rehberlik (önderlik, liderlik) görevinden alınıp, yerine Müslümanların konulduğu anlamına geliyordu. Bu nedenle Kıble'nin Kudüs'ten Kâbe'ye çevrilmesi aklı ermezlerin sandıkları gibi sadece bir yön değişikliği değildi. Aslında beşeriyete rehberlik yapma görevinin Yahudilerden alınıp Hz. Muhammed'e (s.a.s.) ve Müslümanlara verildiğinin ilânıydı. Onun için bu emir sadece Rasûlullah’ın (s.a.s.) talimatıyla değil, bizzat Yüce Allah’ın kelamıyla gerçekleşti (2/Bakara 142-150).

Kıble değişikliği, olayları, gelişmeleri, krizleri hangi ölçüye göre ele alacağımız ve nere göre çözeceğimiz konusunda bize bir kıstas vermiştir. Bundan böyle sağa sola göre, doğuya batıya göre değil, kendi istikametimiz ve değerlerimiz ile olaylara bakmalı ve ona göre çözüm üretmeliydik.

4. Aşırı uçlardan sakınan vasat ümmeti temsil eden bir topluluktur. Onlar ne heva hevesin ve de nefis ve şeytanın kışkırttığı eğilim ve tavırlara pabuç kaptırırlar. Daima makul, mutedil, insaflı ve merhametli hareket etmeyi şiar edinmişlerdir. İlahi caddenin (şeriatın: otobanın) orta şeridinde seyahat ederler. Ne aşırı hız ne de horlanacak hızda giderler. Sağın veya solun rüzgârına kapılmazlar. Tedbir ve itidali elden bırakmazlar. Kur’ân-ı Kerimi lafız ve mantık olarak değil, ruh ve gönül hücreleriyle okurlar. Onu Müslümanlara ve kâfirlere karşı bir kılıç olarak kullanmaya kalkmazlar. Onu öncelikle kendileri için bir pusula, bir reçete ve rehber olarak okur, anlamaya çalışır ve ona göre yaşarlar. Ancak öylece vasat ümmet olurlar. Kâfirlere de Müslümanlara da yol ve istikameti gösterirler.

"Vasat Ümmet" kavramı başka bir dilde tam anlamının ifade edilemeyeceği kadar geniş kapsamlıdır. Yani bu topluluk, belirli sınırları aşmayan, orta yolu izleyen, diğer milletlere âdil davranan ve diğer toplumlarla ilişkilerini hak ve adalete dayandıran doğru ve soylu bir toplumdur: "Böylece biz, insanlara şahit olmanız için sizi vasat bir ümmet kıldık ki Rasûl (s.a.s.) de üzerinizde bir şahit olsun." (2/Bakara 143). Yani Rasul, ümmete, ümmet de tüm insanlara tanıklık edecektir.

Kıyamet gününde herkes bu tanıklıktan sorguya çekilecektir. Hakkıyla rehberlik ve önderlik yaptınız mı? Çağınıza nasıl bir tanıklık yaptınız? Neyin şahidi, tanığı, temsilcisi ve sorumlu oldunuz? Kötülüğün, kâfirliğin, azgınlığın karşısında zihninizde, gönlünüzde neler geçirdiniz? Ona karşı neler söylediniz? Sessiz mi kaldınız? Beraber olup alkışladınız mı? Yoksa onlara karşı başkaldırıp direndiniz mi?  

Günümüzde Müslümanlar tarihte yaşanan kötü misaller gibi sağa sola destek olmayı, sağdan soldan yardım almayı, doğuya batıya yaslanmayı terk etmelidirler. Bugün bizim aklı ermezlerimizin eline silah ve dolar tutuşturup cephelere sürenler bizden değildir. Aramızda kavgaların derinleşmesine yol açan söylemler geliştirenler bizden değildir. Bizi ülke ülke, halk halk, renk renk, ırk ırk kategorize edenler bizim dostumuz değildir. Bizim meşreplerimizi, mezheplerimizi, cemaat ve cemiyetlerimizi katı tefsir ve yorumlarla karşı karşıya getirenler, samimi de olsalar, ne kadar büyük bir vebal altında olduklarını hissetmeyenlerdir.

Zihnen ve ruhen gergin ulema ne derse desin, doğu ve batı ne planlar yaparsa yapsın, tüm müminler kardeştir. Onca tuğyana, bunca projeye rağmen aralarında mutlaka rahmet meltemleri estirmelidirler. Birlerine dua etmelidirler. Birbirlerine saygılı olmalıdırlar ve mutlaka birbirlerini sevmelidirler. Ne doğu ne batı birbirini seven bir ümmeti ele geçirebilir. Birbirini sevmeden iman etmek mümkün müdür? Cahiliyeye karşı cihadı düşünmeden, planlamadan, ona hazırlanmadan cahiliye ölümüyle ölmekten kurtulma imkânı var mıdır?   

Yazar:
Muhammed Tarik
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul