18 Ocak 2018 - Perşembe

Şu anda buradasınız: / HİLAFETİN ONTOLOJİK VE SİYASİ BOYUTLARI

HİLAFETİN ONTOLOJİK VE SİYASİ BOYUTLARI

 

 


 I. İnsanın Ontolojik Konumu

1. Ontolojik açıdan insan, insanın kardeşi, dostu ve arkadaşıdır. Her insan diğerinin hemcinsidir. Yani yaratılış yönünden her insan diğerine karşı eşit değerdedir. Herkes Yüce Allah’ın kuludur. Bu açıdan Ondan uzaktır. Onunla kıyaslanabilecek hiçbir şeye sahip değildir. Ama her insan aynı zamanda Allah’ın bir eseridir; elinin mahsulüdür. Bu açıdan da herkes Onun tezgâhından çıkmıştır; Onun elinden geçmiştir ve Ondan bir ruha sahiptir (32/Secde 9). İnsana şahdamarından daha yakın olan da Allah’tır (50/Kaf 16). Yani O, insana olabildiğince yakındır. İnsan bu yakınlığın bilincinde olup ona göre hareket ettikçe güçlenir, kuvvet kazanır ve yüceler âlemine yaklaşır. Böylece meleklik damarları gelişir. Allah ile bağını gevşeten, Onunla ilgisini zayıflatan ve Onun tarafından belirlenen Düstur ve Yasa arasına mesafe koyan insan ise gittikçe zaafa düşer, küçülür ve alçalır. Allah’a düşman hale gelen insan dünyanın en zayıf ve değersiz varlığı konumuna mahkûm olur. Bayağı bir hayvandan daha alçak bir derekeye yuvarlanır.

 

2. Yüce Allah insanı, özellikle mümin ve Müslümanları yeryüzünde istihlâf etmiştir (24/Nûr 55). Yani Yüce Allah insana yeryüzünde bir hükümranlık imkânı vermiştir.[1] Bu nedenle onun görevi, göğün rehberliğiyle yeryüzünü bayındır hale getirmesi ve uygarlaştırmasıdır. Onun için Yüce Allah göklerde ve yerde ne varsa hepsini insanın emrine vermiştir. Evrende var ettiği her güç ve enerjiden, hayır ve nimetten insanın istifade etmesi için bütün şartları hazırlamıştır.

 

Özellikle son asırlarda insan bu sayede pek çok keşifler yapmış ve birçok buluş elde etmiştir. Şimdilerde insan hayatın pek çok hayretengiz yönüne hükmetmeye ve evrendeki dev kuvvet ve enerjilere yön vermeye başlamıştır. Tekerin icadından hava lastiğinin bulunuşuna, motorun icadından bu motorun dev makinelerde kullanılmasına, bu motor ve makinelerin sanayide dev iş aletlerine dönüştürülmesine kadar birçok icat bu bağlamda hatırlanabilir.

 

Yanı sıra motor ve tekerin havada kocaman taşımacılık ve askeri uçakların elde edilmesinde kullanılması düşünülmelidir. Öte yandan petrol, doğalgaz, su, rüzgâr ve güneş enerjisinin insanların rahat ve refahı için yeniden düzene konması, fotoğrafçılık ve ona dayalı sanayi dalının gelişimiyle elde edilen sanat sahasındaki ilerlemeler ve elektrik enerjisinin bulunup hayatın içinde yüzlerce alanda yaygın halde kullanılmaya başlanması da dikkate alınmalıdır.

 

Buna bağlı olarak telefon ve bilgisayar ağının kurulup geliştirilmesi, internet ve diğer sahalarda istimali, atom, uranyum, uydu ve uzay çalışmalarının devasa boyutlara ulaşması ve bunların kimi zaman silah olarak kullanılması insanın evren içinde ne kadar büyük bir güç ve imkâna sahip olduğunu göstermeye yeterlidir.

 

3. Acaba insan bu kadar alet, makine ve enerjileri kullanmakla gerçek manada refah, bolluk, bereket, huzur ve güvenlik zeminine ulaşabilmiş midir? Günümüzde insan bu akıllara durgunluk verecek derecedeki keşif, icat ve teknolojiyle birlikte yaşarken ferdi hayatında, aile ve toplum hayatında, hukuki, ahlaki ve siyasi açıdan güven ve huzura erişmiş midir? Bu soruya gönül huzuruyla müspet cevap vermek mümkün gözükmüyor.

 

Söz konusu keşif ve icatlar maalesef insanın aile huzuruna herhangi bir katkı sağlamamıştır. Hatta aile bağını çözmüştür; en küçük dairedeki aileyi bile birbirinden koparmıştır. Aile bağları ve ahlakı neredeyse tamamen tefessüh etmiştir. Yani aile fertleri bundan 200-300 yıl öncesine göre daha rahat, mutlu ve daha güvenlik içinde huzurlu olarak yaşıyor değiller. Cemiyetin iktisadi gelişimi bugün insanların çoğu için bundan 4-5 asır öncesinden daha iyi durumda değildir. İşgal, baskı, zulüm, haksız kazanç, eşkıyalık ve halkı soyup soğana çevirme üzerine kurulu mekanizmalar bundan 5-10 asır öncesinden daha güçlü durumdadır. Bunlarda herhangi bir iyileşme söz konusu olmamıştır.

 

Eğitim ve sağlık alanında elde edilen onca cihaz ve aletlere rağmen, insanlar bu açıdan 10-15 asır öncesine göre daha iyi bir konuma kavuşmuş değildir. İnsanlar bugün eğitimle daha cahil yapılmakta (bu kadar cehalet ancak tahsil ile mümkündür), tedavi usulleri ve ilaçlarla toplum daha da hasta hale getirilmektedir. Bir hastalığın tedavinde kullanılan birkaç ilaç 3-5 hastalığın peydahlanmasına yol açmaktadır.

 

Bugün hastalıklar nedeniyle ölen insanlar bundan 15-20 asır önce hastalıklardan ölenlerden daha fazladır. İcatlar ve keşifler insanların ve milletlerin savaşlarını azaltmamıştır. Son bir asırda ülkeler ve kavimler arasında çıkan savaşlarda ölen insan sayısı son 20-25 asırda meydana gelen savaşlarda ölenlerden daha fazla değil midir?

 

Huzur, mutluluk ve saadet bu alet ve edevatın, güç ve enerjilerin keşfinde değildir. Onların doğru kullanılmasındadır. Bunun yolu da söz konusu alet, makine ve enerjileri kullanırken ilahi yasaya gönülden bağlı kalmaktır. İnsanlar ancak bu imkân ve güçleri hikmet, adalet, hak ve hukuku koruma ilkesine riayet ederek, ilahi yasanın sancağı altında ve onun bereket kaynağından beslenerek usul ve adabına bağlı kalmak suretiyle istimal ettiklerinde gönül huzuruna, toplumsal güvenlik ve esenlik zeminine erişebilirler.

 

Bunun anlamı ise bahsi geçen keşif, icat, enerji ve kuvvetlerin gerçek manada inanmış, güvenilir ve doğru yolu kendine rehber edinmiş bir kadronun elinde olması gerektiğidir. Eğer bunlar eğitimli, duyarlı ve bilinçli bir kadroya değil de cahil, muhteris, barbar ve azgın kesimlerin eline teslim edilirlerse, o zaman bu kuvvetler bozgunculuk, yıkım ve yok etme araçlarına dönüşürler. Bu felaketin hangi boyutlara ulaşabileceğini günümüzün akla hayale sığmaz bilimsel ilerlemelerini müşahede eden insanları idrak edebilirler. Zira onlar bu yollarla yer altı ve yer üstü zenginlik kaynaklarından, enerji ve güçlerinden, su ve rüzgârdan ne ölçüde istifade edildiğini görebilmektedirler.

 

Bu güç ve enerjilerin kötüye kullanılması uluslar arası bir savaşa yol açabilir. Bu da insanlık uygarlığının tüm temellerini kökten söküp atabilir. Hayatı dayanılmaz bir cehenneme çevirebilir. Mesela bir atom veya hidrojen bombası savaşı çıkığında hava öldürücü bir zehir bulutuna, uygarlık bir volkan patlamasına, atmosfer de tutuşan bir ateşe dönebilir.

 

II. Nâmûsullah (İlâhî Yasalar)

 

Şüphe yok Hak, Yüce Allah’ın bütün evren için belirlediği namusudur. Bu (nâmûsullah) sabittir; değişmez. Onun yasası geriye de sarmaz. Onun için geriye gitme veya geride kalma gibi bir şey söz konusu değildir. İlahi Yasa tarafından belirlenen her ilke veya düstur bütün bir evren ve içindekiler gözetilerek ve hepsinin maslahat ve menfaati gözetilerek yürürlüğe konmuştur. Var olan her canlı veya cansız ondan istifade eder. Zira her şeyi bilen ve yaratan tarafından belirlenmiştir. Her şeyin fıtratına uygun olanı önermesi kadar, hepsi için zararlı olanı sakıncalı göstermesi de doğaldır.

 

İnsanların heva-hevesleri ise çeşit çeşittir. Birbiriyle çelişme ve çatışma içindedir. Eğer Hak kendi yolunda değil de, insanların sürekli didişen arzu ve ihtiraslarına ram olsa, hayatın bütün şartları darmadağın olur. Tüm insanların hayatları, arzu ve isteklerinin, yapıp ettiklerinin ve yapmak için hazırlıklar yaptıklarının ilkesizliği ve düzensizliği nedeniyle bozulur ve çürür gider.

 

Bu durumda onlar bu tutum ve hareketleri nedeniyle evrenin de düzeninin bozulmasına yol açarlar. Hâlbuki insanın bu evrendeki görevi bozgunculuk değil, düzene koymak, nizam ve intizam içinde her şeyin hareket etmesine katkıda bulunmaktır. Bütün bir evrenin tüm birimleri ve bölümleri ancak Yüce Allah’a hem şer’an hem de teshiran boyun eğip bağlanmakla uyumlu hale gelebilir ve birbirine zarar vermeden işleyebilirler. Hatta birbirini koruyup destekleyen, gelişmesine katkıda bulunan güç ve enerjilere dönüşebilirler.

 

Yüce Allah’ın insanı onurlandırmak amacıyla kendisi için belirlediği yasadan sapan her kim olursa olsun, ilahi azabına müstahak olur. Yüce Allah bazı ümmetlerin üzerinden birtakım toplumsal cezaları kaldırmış olsa da bu onu hiçbir şekilde cezalandırmayacağı anlamına gelmez. Hayatın bin bir belası, zamanın akla hayale gelmez felaketleri vardır. Yüce Allah destek ve inayetini bir toplumun üzerinden çekip aldığında zamanın tüm olayları onun üzerine gelir. Düşmanları ona dünyanın eziyetini yaparlar. Hezimetin darbeleri onu adeta bir değdirmen gibi öğütür. Zillet, aşağılanma, korku ve yoksulluk kendisini çepeçevre kuşatır. Bu durumda, Allah’ın Yasasına geri dönünceye kadar, hiçbir mazeretleri kabul edilmez (16/Nahl 112).

 

Nâmûsullaha karşı gelecek herkesi Yüce Allah sert bir dille tehdit eder. Peygamberlerini ilahi hükme uymak konusunda taviz vermemeleri konusunda uyarır. Onların peygamberleri bu ilahi ahkâmın bir kısmından saptırmalarının bile affedilmez bir suç ve günah olduğunu açıkça beyan eder ve bu çizgide kalmayan insanların çoğunun fasık olduğunu ilan eder (5/Mâide 50).

 

Bu beyana göre bir peygamber döneminde yaşayan herhangi bir ümmet, kendi peygamberine ve ilahi yasalara karşı lakayt davranmak ve onlar tarafından belirlenen hayat düsturlarına ve hukuki normlara karşı ilgisiz ve gönülsüz tutumlar içine girerek itaatsizlik ve isyanı alışkanlık haline getirdiğinde zaafa düşer, dünya hayatında zorluklarla yüz yüze gelir ve mutlaka yıkıma uğrar (49/Hucurât 7).

 

Buna karşılık iman sevgisi, onun tarafından belirlenen değerlerin gönülde esaslı biçimde kök salması ve güzelliğini hissettirecek derecede gelişip kemale ermesi, bunun yanında küfr, fısk ve isyan gibi ona muhalif olan davranış ve hareketlerden nefret etmesi onun rüştüne erdiğinin başlıca işaretleri sayılır. Bunlar da söz konusu ümmetin ilahi nimetlere ermesi ve Onun fazlu kereminden istifade etmesi için birer vesiledir (49/Hucurât 8).

 

III. Muhakeme ve Sonuç

 

İslam ülkelerinin çoğu yaklaşık bir asırdan beri Allah’ın yasasını bir kenara iterek onun yerine beşeri kanunlar, görüşler ve ilkeler benimsediler. Beşeri simgeler, semboller ve idollar icat ederek onların peşinden koşar oldular. Akıllarını ve gönüllerini bunların sevgisi ve ilgisiyle doldurdular. Kendileri için bu yolla bir kuruluş, mutluluk, güçlenme ve yükselme hayal ettiler. Onlar kendi ellerinin altında bulunan nimetlerle yetinmediler, akıl, gönül ve irade yönünden değiştiler. Allah da onların bu değişimine müsaade etti.

 

Peki, sonuçta ne ile karşılaştılar?

 

Yenilginin getirdiği utanma belası, kendi din ve değerlerine ihanetin getirdiği zillet, sapmanın ve saptırmanın yol açtığı dramatik olaylar birbirini izledi. Toplumun tümden fesat ve bozgunculukla yüz yüze gelmesi, iktisadın tamamen çözülmesi ve çökmesi, bütün erdemlerin yitirilmesi, aziz değerlerin heder edilmesi ve ne kadar özgürlükleri varsa hepsinin gömülüp gitmesi bunlarla beraber geldi. Bu zaten bu türden seçimler yapan tüm kavimlerin ve milletlerin kaderidir.[2]

 

Bunlara beşeri fikir akımları ve insan aklı mahsulü kanunların yol açtığı ahlaki çözülme ve yıkımı da ilave ettiğimizde toplumun nasıl çökmekte olduğunu daha rahat müşahede etmek mümkün olacaktır. Bu yolla Allah’ın Yasasına karşı temerrüt konumunda ısrar eden ve Hakka değil, gayrimeşru arzu ve ihtiraslarına boyun eğip bağlı kalan insan eliyle göklerin ve yeryüzünün nasıl bir fesat ve bozgunculuğa teşne olacağını tasavvur etmek zor olmayacaktır. Onlar artık hakka karşı duyarsız ve ilgisiz duruma düşeceklerdir. Eğer hak onların heva-heveslerine uyacak olsa, göklerin ve yeryüzünün çivisi çıkar ve muhkem nizamı bozulur.

 

Yüce Allah’ın belirlediği yasalara uymamanın, onların yerine beşeri aklı ve arzusu esas alınarak yapılan kanunlara bağlanmanın insanın ferdi ve içtimai hayatı üzerinde çok büyük zararları olduğu ilmen tespit edilmiştir.

 

Bu ilke bir insan ferdi için böyle olduğu gibi, aile, cemiyet ve millet için de böyledir. İzzet ve şerefin kaynağı herkes için Yüce Allah’tır. Gerçek manada üstünlük ve onur Allah’a, Resûlüne ve gönülden iman etmişlere mahsustur. Bunun dışındaki egemenlik, üstünlük ve güç ise fanidir ve mutlak manada yok olmaya mahkûmdur. Faniye gönlünü ve aklını teslim edenler ise er geç hüsrana uğrayacaklardır. Tarih bunun pek çok misaline tanıklık etmektedir.

 

Dipnot



[1]- İnsanın “halife oluşu” ve ona “hükümranlık verilmesi” gerçeği, tarihi ve sosyal kimi sonuçlara bakarak düşünmeye başlayan bazı zahiri düşünceli kimseleri rahatsız etmiştir. Onlar ısrarla Allah’ın kimseyi kendisine halife yapmadığını, kimsenin Tanrının Gölgesi ve Masum olmadığını öne atarak yaklaşımlarını makulleştirmeye çalışırlar. Elbet insanın “halife olması” Tanrılaşması, Güneşin Oğlu Olması ve Dokunulmaz olması anlamına alınamaz. Burada söz konusu olan bir insan teki veya zümresi değil, tüm insanlardır. Tüm insanlar diğer varlıklardan farklı olarak yeryüzüne “halife” tayin edilmişlerdir. Halifelik, kendisini seçenin emrine bağlı kalmayı ve bu çerçevede görev yapmayı gerektirir. Halifenin gücü, onun arkasındakinin gücünden beslenir. Bu arka plandaki güç de Onun İlke ve Düsturuna, Yasa ve Nâmûsuna bağlı kalmak şartıyla kazanılabilir. Hem Allah’a halife olmak hem de Onun emirlerini dinlememek, haramlarından kaçınmamak söz konusu değildir. Bu “halifelik” görevini kötüye kullanmaktır ki, ilahi gazaba yol açar ve kişinin o görevden tardına neden olur. Hasılı halifelik görevi, ontolojik bir görevdir ve papalık, sultanlık, masumluk, Güneşin Oğlu Olma ve insanlar üzerinde egemenlik kurma ile doğrudan alakası yoktur. Her biri “halife” olan insanlar, yeryüzünde düzenli bir cemiyet ve muntazam bir hukuku uygulamak için bir araya gelir ve içlerinden birini özgür iradeleriyle, ehliyet ve hakkaniyet ölçülerine uygun olarak “Mes’ûl halifelik” makamına çıkarırlar. Bu halife Düstura bağlı kaldığı sürece ona bağlı kalır ve kendisine itaat ederler. Onun Düstur dışına çıkmasına müsaade etmez ve onun buna yönelik emirlerine itaat etmezler. Yani “Sorumlu Halifelik” krallık gibi mutlak itaati gerektiren bir yönetim değildir. Aksine İlkeli, Yasal bir görevdir.        

 

[2]- Bkz. 8/Enfâl 53; 13/Ra’d 11.

 


Yazar:
Muhammed Tarik
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul