20 Ocak 2018 - Cumartesi

Şu anda buradasınız: / YENİ ANAYASA VE GÜNÜN MÜSLÜMANLARI

YENİ ANAYASA VE GÜNÜN MÜSLÜMANLARI

Yasanın Gerekliliği

İnsanlar dünyanın ilk günlerinden itibaren kendi hallerine terk edilmiş değildir. Yüce Allah onları ciddiye almış ve kendilerine doğru yolu gösterecek bir nizam göndermiştir. Bu nizamın nasıl uygulanacağını göstermek için tarih boyunca peygamberler de görevlendirmiştir. Zira bir nizamın teorik olarak kusursuz olması onun uygulamada da kusursuz olacağı manasına gelmez. Bazen teori muhkem ve mükemmel olduğu halde pratik berbat olabilmektedir. Hak, adalet, iyilik, doğruluk üzerinde kurulduğu söylenen veya iddia edilen nice nizamların insanların ve cemiyetlerin hayatlarını cehenneme çevirdiklerine çokça rastlanmaktadır.

Kurtuluş Mücadeleleri

19 ve 20. asırlarda kuzeyin en kuzeyinden güneyin en güneyine kadar, şarktan garba kadar nizam ulusal kurtuluş liderlerinin peşlerine taktıkları gençleri, halk kitlelerini ne tür sefaletlere, rezaletlere ve mahrumiyetlere sürükledikleri hala gözlerimizin önündedir. Markos’tan Pol Pot’a kadar, Tito’dan Kazzafi’ye, Eset’ten Saddâm’a kadar pek çok kişi ulusal bir kahraman olarak gösterilmiş ve ulusun kurutuluşu için bir umut olarak görülmüştür.

Ancak uygulamaya ve halkın ve insanların meselelerine çözüm üretmeye gelindiğinde bu zevatın bir koyu cahilden daha bilgisiz, deneyimsiz oldukları ve üstelik kendilerini bilgin ve bilge görerek veya göstererek onulmaz bir ukalalık içinde oldukları zamanla anlaşılmıştır. Ne ki, o zaman kadar iş işten geçmiş ve onlar halka kabul ettirdikleri anayasalar veya kurdukları düzenler sayesinde insanların ve cemiyetlerin baş belası olmuşlardır. Her biri kendisini ülkenin değişmez lideri ve kayd-ı hayat ile sınırlandırılmış bir başkanlık ve liderlik ile taçlandırmıştır. Krallığı ve saltanatı kaldırmak ve onun yerine cumhuriyet ve halk idaresi olan demokrasiyi getirmek vaat ve umutlarıyla insanları peşlerine takan bu kişiler iktidarı ellerine geçirdikten sonra ilk etapta kendisini iktidara taşıyan kadronun liderlikte zatı şahanelerine rakip olabilecek muhtemel kişileri tespit edip onları bertaraf etmenin hileli yollarına başvurmuşlardır. Neticede tek lider, tek adam konumuna ulaşmışlardır. Ondan sonra da kendilerine rakip olabilecek bir yapının oluşmasına veya ortaya çıkmasına fırsat vermemişlerdir. Kansere, müzmin bir hastalığa veya kaderin kasırgasına yakalanıncaya kadar bu iktidarlarını sürdürmüşlerdir.

Böylece insanların gerçekten Yüce Allah’ı hakkıyla takdir etmedikleri, edemedikleri, O’nun dışında kimi Kurtarıcı ve Mesihlere gönül verdikleri, umutlarını Allah’a değil, kendilerinin elleriyle yaptıkları putlara, putlaştırılanlara bağladıkları gerçeği bir daha ortaya çıkmıştır. Hâlbuki onların Yüce Yaratıcıyı bırakıp kendilerini kurtarsın diye ümit bağladıkları varlıkların hepsi bir araya gelse yine bir karasinek bile yapamazlar; bir sinek onlardan bir şeyi kapsa kendilerini ondan koruyamazlar. Hem istekte bulunan zaafa uğramıştır, hem de kendisinden istekte bulunan… (22/Hac 73).

İşte son asrın serencamı bundan ibarettir. Allah dışında dost edinenler, bir örümceğin kendisine ev yapmasına benzer. Eğer gerçekten bilseler elbet evlerin en basitinin örümcek evi olduğunu anlarlar (29/Ankebut 41). İnsanların son iki asırda kendisi için bulduğu çıkış yolları, çare ve çözümler bu ayette işaret edilenden farklı değildir. Nice emekler ve milyonlarca insanın kanı heder edilerek kurulan beşeri nizamlar kısa zamanda bir ümit olmaktan çıkmış ve halklar kendilerinin kandırıldıklarını çok geçmeden anlamışlardır. Tıpkı Ali Şeriati’nin tespit ettiği gibi: “Halklar, tarih boyunca, kurtuluş amaçlarına kurban edilmişlerdir.”  

Resullerin Tağuttan Sakındırmaları

Onun için tarih boyunca gönderilmiş resullerin değişmez mesajı hep Allah’a kulluk yapma ve tağuttan sakınma üzerinde yoğunlaşmak şeklinde somutlaşmıştır. Neticede insanların bir kısmına Allah hidayet vermiş, bir kısmına ise dalalet hak olmuştur (17/İsrâ 36). Çünkü insanlar gerçekten çok çabuk kandırılmakta ve yanlış yola sevk edilmektedirler. Hak geldikten sonra batıl yok olmaya mahkûmdur (17/İsra 81). Ama insanların çoğu ders ve ibret almaktan yoksunmuş gibi hareket etmektedir. Kimse tarih okuma ve ona göre davranma zahmetine katlanmak istememektedir. Uydum kalabalığa zihniyeti ve kendisini suyun akışına bırakma yaklaşımı daha yaygın haldedir.

Mensubiyet Din Sayılmaz

İnsanın bir zamanlar hidayet üzere olan bir topluluğa mensup olması yeterli değildir. Onun için Kur’ân Ehl-i Kitab’ın, Tevrat ve İncil’i uygulamadıkları ve Müslümanlara Allah tarafından gönderileni hayata geçirmedikleri müddetçe hiçbir şey üzerinde olamayacakları vurgular. Bu nedenle Resulullah’a gelen vahy de onların azgınlık ve kâfirliklerini artırmaktan başka tesir etmez onların üzerinde…(5/Mâide 68). Din ve iman hayatın tamamını kuşatan bir nizam olduğundan insan ona göre dost ve düşmanını belirleyecektir.  Allah’a, Peygambere ve ona gelene iman edenler, müminlerin izledikleri yolun dışında bir yol izlemezler. Sapmış, yoldan çıkmış ve birçok kişiyi doğru yoldan çıkarmış olanların heva heveslerini, kişisel arzu ve emellerini kendilerine rehber almazlar. Müslümanları bırakıp Allah tarafından lanetlenmiş Yahudileri ve kâfir olmuş Hıristiyanları dost edinmezler. Zira iman edenlere en aşırı derecede düşmanlık gösterenler Yahudiler ve Müşriklerdir.[1]

Değişik Milletlere Çağrının Özü

Kur’ân tarafından Ehl-i Kitaba yapılan çağrı, belki bu nedenle sadece Allah’a kulluk, ona hiçbir şeyi şirk koşmamak, Allah’ı bırakıp birbirini rab edinmemek şeklinde özetlenmiştir (2/Bakara 64). Dindar da olsa, maneviyat sahibi de bulunsa insan egemen güçlere tapma eğilimindedir. Hâkim otoriteye bağlılık her zaman en az risk alma ile beraber zannedilmiştir. Hâlbuki Peygamberlerin hayat serüvenlerinde, kalabalığa uymak yerine, emredildiği gibi dosdoğru olmak ve ehl-i dünyanın heva heveslerine uymamak, insanlar arasında adaletle hükmetmek esaslı bir çizgiyi oluşturur (42/Şura 15). Onlar daima hakka bağlılık, doğruluğun izini sürme ve adaleti tahakkuk etme emelinde olmuşlardır.

Peygamberler Bütün Önderlerdir

Bu nedenle insanlar için rehberlik eden Peygamberler için Kitab, Hüküm ve Nübüvvet birleşmiştir. Bundan bir şeriat doğmuştur. İdarede esas alınması gereken bu şeriat, hayatın değişmez yasasıdır. Onu değiştirmeye veya ilga etmeye kimsenin yetkisi olamaz. O geldiği günden itibaren yürürlüktedir. Ona uymak ve gereğini yapmak ehl-i imanın başlıca görevleri arasında yer alır. Onu bırakıp bilmeyenlerin yoluna uymak müminleri tehlikeye maruz bırakır. Onlar müminleri Allah’tan koruyamazlar. Zalimler birbirlerinin dostu olsalar da Allah sadece muttakilerin dostudur. Herkes onların önerilerine ve törelerine değil, Allah’ın yasalarına uymayı şiar edinmelidir (45/Casiye 16-19).

Hüküm ve yargıda Allah’ın ahkâmını hesaba katmak ve ona göre karar vermek Müslüman’ın kaçınılmaz sorumluluğudur. İlahi yasaları göz ardı etmek ve onları yasama, hukuk ve yargıda göz ardı etmek yeryüzünde işlenebilecek en büyük zulümlerden biridir. Yasama, yürütme ve yargıda Allah’ın kelamını hiçe sayanlar dünyanın en büyük zalimleridir. Bu sürekli tekrarlanan ve daima işleyen bir zulmün çarkını işletmek manasına gelir.[2]      

Müslümanlar Kâfirlere İtaat Etmezler

Müslümanlar, İslam dininin ilk adımlarından itibaren kâfirlere itaat etmekten sakındırılmıştır. Zira onlar zalimdir. Yüce Allah’ın en zor şartlarda yaşayan Resulüne verdiği direktifte bunu özellikle vurgulamıştır. Onlar Allah’tan gelen apaçık gerçek beyana “yalan” derken onlarla herhangi bir yakınlık içinde olmaktan sakınması gerektiğini bildirmiştir. Onların en ufak bir yumuşak davranmayı beklediklerini, eğer yumuşayacak olursa onların dünden yumuşamaya gönüllü olduklarını beyan etmiştir. Ama bu yumuşama asla olmamalıdır. Dinler ve değerler arasında herhangi bir yumuşamadan söz edilemezdi. Hak ve batıl ayrı yolda idiler; yollarını birleştiremez ve aralarında herhangi bir barış tesis edemezlerdi. Bu onların izledikleri yolun doğasına aykırıydı.[3]Ehl-i Kitaptan bir gruba tabi olunduğu takdirde onların kendilerini din ve imandan çıkarıp kafirler yapacaklarını öncelikle bildiren de O’ydu (3/Âl-i İmrân 100).

Onun için Peygamberin bizzat kendisi kâfirlere ve münafıklara itaat etmeme konusunda Allah’a karşı sorumluluk bilincini dinamik tutmak hakkında uyarılmıştır. Ona düşen kendisine vahyedilene tabi olmak, Allah’a tevekkül etmek ve Onu vekil olarak yeterli saymaktır. Bu misyon onun bir şahit, müjdeleyici, uyarıcı ve Allah’a çağıran bir davetçi, aydınlatıcı bir ışık kaynağı olarak en başta gelen görevidir. O, hayatta kâfirlere ve münafıklara asla itaat edemez ve onlara herhangi bir şekilde bağlılık gösteremez.[4]         

İslam Köklü Teslimiyet İster

İslam insanın toptan kendisine teslim olmasını ister. İslam’a ancak bütün olarak girilir. Fert olduğu kadar toplum da İslam ile her açıdan bütünleşmelidir. İslam’ın her alanla ilgili emir, yasak, tavsiye ve sakındırmaları dikkate alınmalıdır. Parçalanmışlık, karma sistem ve atomik bakış açısı dalalet sayılmıştır. Bu şeytanın adımlarını izlemekle eşdeğerdir (2/Bakara 208). Onun için inanç ve ahlak ilkeleri İslam’dan, ibadet ve hukuk nizamı başkasından alınamaz. İslam inanç, ahlak, ibadet, hukuk ve siyaset olarak bir bütündür. Onun her bir boyutunda daima tevhide ve ihlâsa riayet edilmelidir. Eğitim sistemini ve sağlık düzenlemelerini İslam’a, iktisadi ve siyasi işlerini reel politiğe havale etmek kabul edilemez. Kısmen Allah’a itaat ya da kısmen Resûle itaat mümin kişinin amellerini iptal eder (47/Muhammed 33). Müslüman Allah’a mutlak manada bağlı kalmalıdır. Resûle mutlak manada bağlılık göstermelidir. Yoksa itaati hak ile batıl arasında bölüştürmek, kısmen Allah’a kısmen tağuta bağlılık gösterip itaat etmek ilahi nizamda bir değer taşımaz. Allah nazarında yok hükmünde olur. Allah katında nazarı itibara alınan tutum ve davranış, Allah ve Resûlüne esaslı iman edip ardından asla kuşkuya düşmemek, canı ve malıyla Allah yolunda cihad etmektir. Sadık müminler ancak bu niteliklere sahip olan kişilerdir (49/Hucurat 15).     

İslam’da iman sadece inançla ilgili birkaç düşünce ve inançtan ibaret değildir. İman bir çekirdeğin ağacın tüm program ve hücrelerini içerdiği gibi Müslüman kişinin hayatının tamamının programı ve ana umdeleri mesabesindedir. Bu nedenle imanın söz ve eylem olarak neşvünema bulması gerekir. Zihin ve gönül dünyasına hâkim olduğu kadar ferdi ve içtimai hayata da egemen olması beklenir. İbadet ve ahlak kurallarını kontrol ettiği gibi hukuki ve sosyal hayatı da etkisi alması gerekir. Kur’ân imana dayalı hayatın değişik boyutlarını pek mesajında dile getirmiş bulunmaktadır.[5]   

Müminlere düşen gerçek manada Allah’a karşı sorumlu olduklarının bilincinde olarak Allah’ın ipine sımsıkı sarılmak ve tefrikaya düşmemektir. Aralarındaki düşmanlıkları asgari sınırlara çekmek ve kalplerini birbirine ısındırarak kendilerini uçurumun kenarından uzaklaştırmaktır. Hayır ve iyilik yoluna girerek kötülük ve fenalık yolunu tıkayarak kurtuluşa ermeye çalışmaktır. Kendilerine apaçık beyineler geldikten sonra tefrikaya düşerek ihtilaf eden ve bu nedenle Allah’ın azabına müstahak olanlar gibi olmamaktır.[6]  

Müslümanlar Kendilerinden Ulu’l-Emr’e Bağlıdır

Mümin topluluklar bir hayat düsturu olarak Allah’a, Resûlüne ve kendilerinden olan ulu’l-emre itaat ederler ve onlara güçlerinin yettiği kadar bağlı kalırlar. Herhangi bir konuda anlaşmazlığa düştüklerinde ise onu Allah’a ve Resûlüne götürürler. Bu esaslı tutum onların Allah’a ve ahiret gününe gerçek manada iman etmiş olmalarının bir sonucudur. Elbet böyle bir bağlılık ve sadakat sahibi olmak, daha hayırlı ve sonuç olarak daha değerlidir (4/Nisa 59).

Müminlerin görevi, Allah ve Resûlü’ne aralıksız olarak kulak vermek ve onların çağrılarına daima müspet cevap vermektir. Çünkü Allah ve Resûlü’nün çağrısında şartlar ne olursa olsun her zaman hayat vardır. Fert veya cemiyet olarak Allah ve Resûlü’nün Mesajına kulak asmamak ve onu yok mesabesinde görerek işlerini onsuz idare etmeye kalkmak bir insanın düşebileceği en büyük gafletlerden biridir. Bu öyle bir haksızlık ve kadar büyük bir zulümdür ki, yer de gök de ondan bizar olur. Bu zulüm nedeniyle cemiyetin başına gelecek musibet ve felaket sadece zalimlerle sınırlı kalmaz; Allah’ın şiddetli cezasına yol açar(8/Enfal 25).   

Müslümanların Yolu Aydınlıktır

İnsanlara Yüce Allah’tan bir “burhan” gelmiştir. O, kendilerine “apaçık bir nur” göndermiştir (4/Nisâr 174). Gerçek manada iman edenler ve ona sımsıkı sarılanlara O, dosdoğru bir yol gösterecek ve onları bir rahmetine dâhil edecektir (4/Nisa 175). Bu nedenle insanlar hayatın her alanında bu “burhan” ve “nur”u hesaba katmak ve işlerini, hayatlarını bu kıstaslar muvacehesinde düzenlemek zorundadırlar. İnanç ve ahlaklarında oldukları kadar ibadet ve hukuklarında da bu ilkeleri düstur edinmek durumundadırlar. Allah bunu her insandan beklemektedir. Her iman ehli bu talebi ciddiye almak konumundadır. Kimse imanına, ahlaki değerlerine, ibadet normlarına ve hukuk kaidelerine halel getirmeden bu düsturlardan azade bir yasa veya anayasa düşünemez. Bir kanun veya yasa taslağı düşünürken hayat vermek için gelmiş olan Aziz Kitabı’ndan bağımsız hareket edemez.

Ehl-i iman, kendisini ve ehlini, yakıtı insanlar ve taş(lar) olan, başında Allah’ın kendilerine emrettiklerine karşı gelmeyen, kendilerine ne emredilirse onu harfiyen yerine getiren acımasız katı yürekli melekler bulunan bir ateşten korumak amaç ve ümidindedir (66/Tahrîm 6). Onlar Allah’a karşı sorumluluk bilincine sahip olduklarından hak ile batılı birbirinden ayırmak için gelmiş olan “Furkan”ın ilke ve kaidelerine başvurmadan bir kanun, yasa veya anayasa yapmayı düşünmezler (8/Enfâl 29).

Şartlar ne olursa olsun, yaptıkları her şeyin bu ilahi yasalar manzumesine bağlı olduğunu, onun üstünde herhangi bir hukuk veya ahlak normu tanımalarının mümkün olmadığını bilirler. Zira “Furkan” bugün ortaya çıkmış bir kıstas değil, Tevrat ve İncil ile Hz. Musa ve Harun ile beraber var olagelen bir düstur mesabesindedir.[7] İnsan ancak gerçek manada bir imanla ve sorumluluk bilincini canlı tutmakla onu elde edebilir. Günahlardan kurtulmanın ve mağfirete erişmenin yolu budur.

Şeytan Bizi Kandırmasın

Bu işin bir de şeytanın adımlarını izlemekle alakası vardır. Şeytan insanları ayartmak için akla hayale gelmez hile ve tuzaklar kurar. Her zaman insanlara şeytan olarak gelmez; kimi zaman onlara masum ve melek gibi suçsuz suretlerle görünür. Onlara akla ve mantığa uygun gibi gelen, haktan ve doğruluktan yana gibi görünen taktiklerle gelir. İnsanlara kötülük ve çirkinliği cazip göstermeye çalışırken onları iyilik ve güzelliğe davet ettiği imajını verir. Kimse şeytanın hile ve tuzaklarına karşı kendisini güvende hissetmemelidir. Şeytan her seviyedeki insana sataşma ve onu kandırma eğilim ve arzusundadır. İstisnasız tüm insanları yoldan çıkarmak ve onları saptırmak için alabildiğine azimli ve kararlıdır (24/Nûr 21).

İnsanlar içinde şeytanın askeri ve ordusu konumunda olan kesimler de vardır. Müminler onlara karşı da uyanık olmak durumundadır. Kimse insanlar içinde Müslümanların olduğu kadar Allah’ın da düşmanı olan bu kesimlerin oyunlarına gelmemelidir. Kimse onları dost edinmemeli ve onlarla içli dışlı olmamalıdır. Zira onlar asla müminlere dost olmaz ve onlara karşı samimi duygular taşımazlar. Daima onların kâfir olmalarını candan isterler. Yanı sıra, onlara her fırsatta dil uzatmaktan ve onlara karşı kaba kuvvete başvurmaktan çekinmezler. Kimse onlara dost olma gafletine ve onlarla herhangi bir şekilde müttefik konumuna düşerse, en kötü yolun ortasına düşmüş olur. Onun akıbeti kesinlikle hüsrandır (60/Mümtehine 1-2).      

Müslümanlar Mutedil Ümmettir

Müslümanlar için “vasat ümmet” niteliği önemli bir tanımlamadır. Bu aşırı uçların bertaraf edildiği bir hayat modelini ifade eder (2/Bakara 143). Resule tabi olmak ancak her alanda onun izlediği yola girmekle mümkün olur. Hayatın her tarafında varlığı hissedilmeyen bir hayat tarzı insanlar için mükemmel bir model olamaz. Müslümanlar ancak siyaset, ticaret ve sosyal hayatlarında İslam’ı esas almakla, birlik ve bütünlükle vasat bir zemini bulabilirler. Ancak dengeli bir yaklaşım ve yorumu içselleştirmiş müminlerin erişebilecekleri bu ortam kolayca edilecek bir kıvam değildir.

Anayasa İçin Kıstasımız

Bir anayasaya taraf olmak veya onu kabul etmek, keyfi bir iş değildir. Kendisine mahsus kuralları vardır. Öncelikle gözetilmesi gereken şart anayasanın muhtevasıdır. Müslümanlar muhteva olarak şirk ve küfr içeren bir yasa veya anayasayı onaylamaz. Yasamada önceliğin Allah ve Resulüne ait olmadığı bir anayasayı kabul edemezler.

Anayasayı bir de kanun yapma ve hüküm açısından değerlendirmek gerekir. Hüküm ve egemenlik öncelikle Allah’ın olmalıdır. Bunu teslim etmeyen bir yasa, kanun, hukuk veya anayasa kabul edilemez.

Anayasanın bir de itaat ve bağlılık açısından incelenmesi gerekir. Kabul ettiğimiz bir yasa veya anayasa bizi bağlayacaktır. Yani biz ona itaat ve bağlılık göstermek durumunda kalacağız. Muhteva olarak Şeriat (ilahi yasalar manzumesi) örtüşmeyen, ilke olarak uluhiyet ve kulluğu vahye dayandırmayan bir anayasa meşru sayılamaz ve gönül rahatlığıyla kabul edilemez.

“Yeni anayasayı biz kabul etmesek de çoğunluk kabul eder ve bize yine de uygulanır” dense de bu bizim onu kabul etmemizle aynı şey değildir. Bizi hesaba katmayan ve bizi bir taraf olarak kabul etmeyen bir anayasayı biz ne diye kabul edelim ki… Onlar stratejik şartlar gereği olarak bir anayasa yapabilirler ve onu bize de uygulayabilirler. Bu bizi vebale sokmaz. Kendi elimizle bu işe bulaşmadıktan sonra Allah bizi onun bela ve fitnesinden koruyacaktır.

Müslümanlar şimdilerde bir anayasa yapabilecek olgunluğa erişmiş değildir. Kendi aralarında çok mesele vardır. Kamplaşma ve kuvvet olma konusunda bir bütünlük içine giremedikleri için onlar bu vetirede kendilerinin varlığını hiç de hesaba katmayan başkaları tarafından hazırlanan hukuk, yasa ve anayasalarla idare edilmeye müstahak durumdadırlar. Şimdi kimse onları bir taraf olarak kabul etmeyecek, onların isteklerini ciddiye almayacak ve oylarını almak için ekstradan bir emek sarf etmeyecektir.

 

Spot içindir

“…Tarih boyunca gönderilmiş resullerin değişmez mesajı hep Allah’a kulluk yapma ve tağuttan sakınma üzerinde yoğunlaşmak şeklinde somutlaşmıştır.”

Müslüman Allah’a mutlak manada bağlı kalmalıdır. Resûle mutlak manada bağlılık göstermelidir. Yoksa itaati hak ile batıl arasında bölüştürmek, kısmen Allah’a kısmen tağuta bağlılık gösterip itaat etmek ilahi nizamda bir değer taşımaz.”

 

Müslümanlar muhteva olarak şirk ve küfr içeren bir yasa veya anayasayı onaylamaz. Yasamada önceliğin Allah ve Resulüne ait olmadığı bir anayasayı kabul edemezler.”

 

Dipnot



[1]- Bkz. 5/Mâide 82.

[2]- Bkz. 5/Mâide 44, 45, 47.

[3]- Bkz. 68/Kalem 8, 10-16.

[4]- Bkz. 33/Ahzâb 2-3, 45-48.

[5]- Bkz. 2/Bakara 1-5, 177, 278-279; 17/İsrâ 23-38; 25/Furkan 63-77; 23/Mü’minun 1-11.

[6]- Bkz. 3/Âl-i İmrân 100-105.

[7]- Bu konuda bkz. 2/Bakara 53, 185; 3/Âl-i İmrân 4; 21/Enbiya 48; 25/Furkan 1.

Yazar:
Muhammed Tarik
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul