18 Kasım 2017 - Cumartesi

Şu anda buradasınız: / KURÂN-I KERÎM’DE KIYAMET GERÇEĞİ

KURÂN-I KERÎM’DE KIYAMET GERÇEĞİ

 

                                                             


 

Modern dünya, kıyamet ve ahiret diyarı hakkında bir gündemden özellikle uzak durmaktadır. Ayrıca onun ağır hesabı konusunda da herhangi bir hazırlığa yönelmekten bahusus sakınan kararlı bir tutum sürdürmektedir. Bu dünyada sadece yeryüzü ve onun tarafından düzenlenen işler vardır. İnsanlar ancak dünya nimetlerini yağmalamakla meşguldür. Günlük hayat içinde önlerinde ahretten bahseden bir söz, deyim veya düşünce dile geldiğinde hemen karşı karşıya bulundukları sıkıntıları art arda dizerler ve lafı yine yakın gelecekle ilgili kazanca veya zevklere getirirler.

Yüce Allah tarafından görevli olarak gönderilen bütün resuller daima insanlara bu dünya hayatının uzun bir kitabın kısa, özlü bir önsözü mesabesinde olduğunu hatırlatıp bu gerçek üzerinde özellikle durmuşlardır. Burada zaman sürecine mahkûm olan insanların eninde sonunda başka bir hayata intikal edeceklerini ve orada zaman diye herhangi bir kavramın olmayacağını beyan etmişlerdir. Tıpkı şimdilerde uzayda dolaşan keşif araçları ve uzay adamları için ağırlığın olmadığı gibi. Esas itibariyle kıyametin zamanın durmasıyla, hayatın haz değiştirmesiyle, akıl ve irade sahibi varlıkların dünya hayatlarının ardından tekrar Allah’a dönmeleri ve Onun huzuruna çıkmalarıyla köklü bağları bulunmaktadır.[1]“Kıyamet” kavramının sonunda yer alan tâ-i merbûta onun aniden meydana gelecek bir olay olduğunu göstermek için getirilmiştir.[2]

Kur’ân-ı Azîm, temel beyanları içinde beş ana konudan birini kıyamet (diriliş ve ceza) oluşturmaktadır. Diğer önemli dört konuyu ise 1. Tek olan Allah, 2. Yaratanı gösteren Evren, 3. Geçmiş Ümmetlerin Kıssaları ve 4. Eğitim ve Hukuk oluşturur. Buna göre Allah Evrenin merkezindedir. Onun Mesajı her şeyi tutan düsturlar mesabesindedir. Akıl ve irade sahipleri de er geç Ona hesap vermek için O’nun huzuruna çıkarılacaklardır. İslam ve Dinin özü budur.[3]

İnsanlığın en kadim dini olma iddiasında bulunan Yahudilik ne yazık ki, kıyamet ve hesaba çekilme, Allah’ın huzuruna çıkma, cennet ve cehennem gibi konularda en yavan metinlere sahiptir. Ahd-i Kadim’in baş tarafında bulunan Musa’nın beş sifri’nde bu konulara hiç değinilmez. Bu ebedi hayata ilişkin herhangi bir hakikat bu bölümlerde söz konusu edilmez.

Bu çirkin gaflet (aymazlık), Tevrat’ın başına geçirilmiş en büyük tahrif misallerinden biri sayılır. Zira aslı Allah tarafından gönderilmiş Tevrat’ın kıyamet ve ahiret düşüncesinden bu derece tecerrüt edilmesi (uzak tutulması) makul karşılanamaz.[4]Hiçbir Vahy Manzumesinde böyle bir soyutlanmışlık haline rastlanmaz. Mısır, Babil, Sümer, Mezopotamya dinlerinin hepsinde muharref Tevrat’takinden daha fazla kıyamet ve ahiret vurgusu yer almaktadır. 

 

Peki, piyasadaki Tevrat’ın kıyamet, ahiret, hesap verme, cennet ve cehenneme ilişkin inanç, düşünce, beyan ve izahlardan tecridi (tahrifi) nasıl bir iz bırakmıştır?

Muharref Tevratta kıyametin örtbas edilmesi nedeniyle İsrailoğulları, insanların kıyamet konusunda en cahili konumuna düşmüşlerdir. Ondan tamamen kopuk bir hayat tarzına dalmışlardır. Bugün Yahudiler ellerinde bulundurdukları tüm güç ve strateji merkezlerinde insanları bedene tapmaya, dünyaya tapmaya çağrı yapmayı bir şiar edinmiş durumdadır. Onların hayatın herhangi ciddi bir işinde, en ufak bir hareket ve çalışma zemininde Allah’ı zikretmeye, gece veya gündüz Allah’ın huzuruna çıkacaklarına, Ona hesap vereceklerine dair herhangi bir hatırlatmada bulunmazlar.

Günümüzün diğer putperest dinleri de kıyamet ve ahiret düşüncesinden, inanç ve eylemlerinden tamamen arıtılmış durumdadır. Onlar bu nedenle ölülerini yakmaktadırlar. Onların küllerini ya rüzgâra, ya nehre veya denize savurmaktadırlar. Böylece onların artık hayatlarının sona erdiğini ve bir daha yeni bir dönmelerinin imkansız olduğuna kendilerini her seferinde daha fazla inandırmaya çalışmaktadırlar. Sonra da olanları ve kim olursa olsun herkesi unutmaya terk etmektedirler. İlah konumuna çıkarttıklarını ise ululamaya, yüceltmeye ve fıtri olan dini duygu ve tapınma eğilim ve ihtiyaçlarını tatmin etmeye çalışmaktadırlar.

Doğu Bloğuna hâkim olan komünist (sosyalist, solcu, enternasyonalist) inkarcılar da, sırf bir isim olarak kimi inançlarla irtibatlı olup hiçbir gün gözlerini semaya dikmeyen Batının laik kesimleri de bu kıyamet ve ahiret düşmanı güruhlardandır.

Bugünün uygarlığı yeryüzüne çakılmış beşeri bir uygarlıktır. Ona göre Gökten gelen insanlığa yol gösterecek hiçbir şey yoktur. Onun kültüründe Allah, Kitap ve Ahiret diye bir şey yoktur. Yanı sıra, Vahy, Din, Akide, Ahlak, Düstûr adına Allah’tan herhangi bir şey gelmiş değildir. Onun nazarında insan tek başına bu evrenin efendisidir. Onun üstünde maddi veya manevi hiçbir güçten söz edilemez. İnsan için önemli olan yaşadığı gündür; gününü gün etmeli ve hayatta ne kadar zevk ve eğlence varsa hepsini fazlasıyla yaşamaya çalışmalıdır. İnsan için ölüm mukadderdir. Bu üzüntü veren bir durumdur ama elimizden ne gelir? Yapacaklarımızı o gelmeden yapmalıyız. Hayatımızı o gelene kadar gönlümüzce yaşamaya bakmalıyız. Zira ondan sonrası bizi ilgilendirmez.

Bu dünya görüşünde insanlar yalnızca yakın emelleri içinde mahpusturlar. Onlar kendi mağaralarında, kurdukları zindanlarda, yaşadıkları arenalarda, sahalarda, avm’lerde alabildiğine meşguldürler. Başlarını kaldırıp Göğe bakacak zamanları yoktur. Aya, yıldızlara, denizlere, yağmurlar, bulutlara, rüzgârlara, dağlara, vadilere, hücreden insana, atomdan maddeye kadar etraflarını saran ilahi mesaj yüklü ayetlere gözlerini açıp bakacak mecalleri, merakları, şevk ve iştiyakları yok olmuştur. İçlerinde bulundukları karanlıkları aydınlatacak ışık kaynaklarından haz etmezler. İçlerini nurlandıracak manevi aydınlatıcılara yönelik eğilimleri spor, eğlence ve zevk mecralarıyla tamamen bastırılmış durumdadır.

 

Modern dünyada şehadet âlemi, gayb âlemine galebe çalmış bulunmaktadır. Duyu organlarına dayalı dünya, ruh dünyasına galip gelmiştir. İnsanlar gözlerinin gördüklerine, bedenleriyle hissetlerine meftun konuma düşmüşlerdir.

Elbet ilhad, küfr ve inkâr bugüne (bu çağa) mahsus bir tutum ve davranış değildir. Bunların kökleri tarihin derinliklerine kadar uzanır. Bu asırda söz konusu eğilimler şaha kalkmış ve köklü (güçlü) eğilimler haline gelmişlerdir. Bilimsel gelişmeyi de bu eğilimleri desteklemek ve beslemek için kullanan modern hayatın efendileri, imana dayalı tutum ve davranışları eğitim programlarından uzak tutmak, ahlak ve eylemlerde onun izini silmek için her tür gelişmeyi kullanabilmektedir.

Kur’ân bize tarihin köklü çizgilerinden bahseder. Bunların biri hayır merkezlidir. Hayra dayalıdır ve onu besler. Diğeri şerre dayalıdır. Şerri yaymaya ve onu geliştirmeye çalışır. Eğer bir dönemde hayır üzerinde yürüyenler zayıf düşer ve düşünce ve eğilim olarak sönükleşirler de, şer de buna karşılık güçlü bir eğilim haline gelir ve halk içinde rağbet gören bir akım olursa, eninde sonunda hayra galebe çalar. Aynı şekilde Hakka çağıran davet ve çağrılar cılızlaşır da, ona karşılık batıl gür sesli bir konuma gelirse o zaman elbet batıl hayata hâkim olur ve ona vaziyet eder. Hakka ise hayatından içinde sürülür; mahkûm ve meyus konuma düşer.

İçinde yaşadığımız çağda kıyamet ve ahiretin gündemden düşmesinin başlıca sebebi imanın kalplerde sarsıldığını ya da gönüllerin ondan mahrum kaldığını göstermektedir. Modern çağ ve modernizm ehl-i imana ve ehl-i İslam’a hayatı dar etmiştir. Ümmete vaziyet eden tüm güç ve enerji kaynaklarını eline geçirmiş ve onları Kur’ân ve onun getirdiği değerleri imha etmek için kullanmıştır. Yönetim kadroları sürekli kontrol altında tutulmuştur. Devlet idaresi, hukuk sistemi, eğitim ve terbiye kurumları, ahlak ve erdem merkezleri daima kötü biçimde kurulmuş, İslam ve Müslümanlar aleyhinde işleyecek biçimde düzenlenmiştir. Hâlbuki Kur’ân bize Allah’ın sözüne tamamen teslim olmayı önermiştir. Günlük hayatı imanla irtibatlı yaşamayı tavsiye etmiştir. Bu iman, ahreti dünyanın tamamlayıcı konumuna getirmiştir. 

Kur’ân’da kıyamet, dünya hayatının bir veçhesi olarak anlatılır. İnsan bu dünyada bir iyilik yapar. Malını harcar veya çıkarını feda eder. Bunun birkaç sebebi olabilir:

1.                  Cömertlik vasfıyla anılmasını ister

2.                  Taraftarlarının çoğalmasını ister

3.                  Birisinin yaptığı iyiliğe iyilikle karşılık vermek ister

4.                  Fakir/yoksul birinin ihtiyacını gidererek kendini tatmin eder

5.                  Bir makama gelmek ister

6.                  Başkan olma isteği vardır…

 

Kur’ân-ı Azîm, mal veya emek harcamayı, can ve servet feda etmeyi ancak belli şartlarda değerli sayar. Bu da ihkak-ı hak ve iptal-ı batıl, ilay-ı kelimetullah, kullar arasında adaleti tahakkuk ettirmek gibi erdemlerdir.

 

İleri atılmanın veya geri durmanın, hareketli olmanın veya isteksiz olmanın, susma veya konuşmanın, razı olma veya öfkelenmenin psikolojik birçok sebebi vardır. Eğer herhangi bir işin arka-planını hakka dayalı bir iman oluşturmuyorsa onun Allah katında bir değeri olmaz.[5]

Kur’ân-ı Kerim kıyameti bu ismiyle 70 yerde zikreder. Onu saat (sâah) adıyla da 48 kere dile getirir. Bu beyanlarda yer alan en öne çıkan vurgulara bir göz atalım:

Öncelikle o Yüce Allah’ın kesin vadidir. Allah’ın vadi ise haktır. Onun gerçekleşeceğine ilişkin herhangi bir kuşkuya yer yoktur.[6]Dehşet verici bir gündür (22/Hac 1).

Onun ne zaman meydana geleceği bilgisi kimsede mevcut değildir. Onun vaktini, zamanını sadece Allah bilir.[7]Kıyamet gerçekten çok yakındır göz açıp kapayıncaya kadar kısacık bir zamanda olup bitecektir. Yani bir anda kopacaktır. Kimsenin beklemediği bir anda gizlice gelip yaklaşacak ve hemencecik vuku bulacaktır.[8]

O gün zalimler, azgınlar, kâfirler ve inkârcılar için çetin ve zor bir gün olacaktır (6/En’âm 31). Batıl peşinde koşup duranlar o gün kesin bir hüsrana uğrayacaklardır (45/Câsiye 27). Onlar o gün dünyada yaşadıkları hayatı çok az görecekler; “biz bir saat veya daha az bir sürede orada kaldık” diyeceklerdir (46/Ahkaf 35).

Yüce Allah’ın mutlak hâkimiyet ve üstünlüğü o gün gözle görülür derecede açıklık kazanacaktır. Tüm varlıklar, yer, gök ve bütün canlı cansız varlıklar o gün Onun fermanını bekleyecek ve huzurunda tir tir titreyecektir. Hepsini bir araya getirecek olan O’dur. Her şeye rağmen o gün kimseye haksızlık ve zulüm yapılmayacak, herkes hak ettiğini alacaktır. Zira o gün adalet terazileri kurulacaktır.

Orada insanlar, kavimler ve cemaat arasında ihtilaf konusu olmuş meseleler çözüme kavuşacaktır. Allah bu ihtilaflı konularda hakkı beyan edecektir. Bugün pek çok taraftarı ve savunucusu bulanan bazı kötü kimselerin orada ne bir dostu ne de savunucusu olacaktır. Orada herkes yakınlarından, dostlarından ve birbirinden kaçacaktır. İyilik isteyenler, iyiliğe taraf olanlar, içlerini ve hayatlarını iyilik üzerine kuranlar o gün üstün derece ve makamlara ereceklerdir.

Kötülüğe öncülük edenler o gün peşlerine taktıklarıyla beraber Allah’ın huzuruna çıkarılacaklardır. Hem tabi hem matbularının yüzleri kapkara olacaktır. Herkes yaptıklarını eline tutuşturulan bir kitaptan eksiksiz okuyacaktır.

Hepimiz o gün ferden Allah’ın huzuruna varacağız; avukatsız, temsilcisiz, sözcüsüz bir halde Rabbimize ifade vereceğiz.

Kötülüğe, haksızlığa, azgınlığa ve isyana öncülük edenlere bu dünyada olduğu gibi o dünyada da lanet yağacaktır. Yer, Gök o gün onlara küfür, sövgü ve lanet yağdıracaktır. Yüce Allah’ın azabını gören yoldan çıkmışlar, kötü yollara sapmışlar ve lanete uğramışlar dünya nimetlerinin tamamını fidye olarak vermek suretiyle ondan kurtulmayı çok arzu edeceklerdir. Allah yerine bağlandıkları, izledikleri, gönül verdikleri tüm varlıklardan teberri edeceklerdir. Onlarla aralarında doğunun en doğusundan batının en batısına kadar bir mesafe olmasını dileyeceklerdir. Gerçek manada Allah’a bağlı kalacaklarına söz vererek dünyaya geri gelmek isteyeceklerdir ama bu fırsat onlara bir daha asla verilmeyecektir.

O gün esaslı iki ses duyulacaktır. Birincisi kâfirlerin vaveylasıdır. Onlar feryad u figan içinde canhıraş çığlıklar atacaklardır. İkincisi de Müslümanların sevinç çığlıklarıdır.[9]

Hz. Ali’ye: “Yüce Allah, kıyamette insanları, onca çokluklarına rağmen nasıl hesaba çekecek? diye sorulmuş o da: “Bugün onlara onca çokluklarına nasıl rızık veriyorsa, öyle” cevabını vermiştir.

Hesabın görülmesinden sonra insanlar üç gruba ayrılacaktır.

1. Ashab-ı Meymene (gemisini kurtaranlar, sahili-i selamete çıkanlar, imtihanı kazananlar),

2. Ashab-ı Meş’eme (Hakkı ve Husnâ’yı tanımayanlar, onlardan yüz çevirenler, bilerek onlara sırtlarını dönenler, yalanlayıcılar, kafirler) ve

3. Sâbikûn (Mukarrebûn: Gerçek manada kulluk edenler, daima misakına bağlı kalanlar, has müminler, gönülden bağlılık yolunu izleyerek Allah katında önemli yer edinenler).[10]

Yüce Allah, kıyametin eninde sonunda olması gerektiğinin gerekçe ve hikmetlerini çokça beyan eder. Bunu özellikle beş delille gözler önüne sererek izah eder.[11]

1. Yaratan O’dur; hesaba çekecek de O, olmalıdır. Kimse hesap verilmeyi O’nun kadar hak etmiyor.  

2. Hepinizi değeri bilinmeyen bir sudan meydana getiren de O’dur. Bu suyu kim yaratıyor? Siz mi Allah mı?

3. Ektiğiniz ekinleri canlandıran, filizlendiren, dallandıran siz misiniz yoksa Allah mı?

4. İçtiğiniz suyu meydana getiren siz misiniz yoksa Allah mı?

5. Yaktığınız ateşi siz mi meydana getiriyorsunuz yoksa Allah mı?

 Bu sorular ve tespitler karşısında kimsenin kıyametten kaçması veya hesaptan kurtulması mümkün değildir. Kulağını kapatan sadece kendisini bir süreliğine sağırlaştırmış olur ama hakikat yine değişmez.

Kur’ân-ı Kerîm’de her fırsatta ısrarla hatırlatılan kıyamet, insanın dünya üzerindeki etkinliğini kırmak ve onu tamamen madde ve somut dünyadan koparmak değildir. İnsanın yeryüzünde kuracağı uygarlık ve ümranı tehdit edip kesintiye uğratmak değildir. Sadece onun yeryüzünde kapılabileceği haksız gururu kırmak ve zararlı ihtiraslarını frenlemek amacını gütmektedir.

Kıyametin hatırlatılmasıyla insanoğlunun sınırsız arzuları ve doymak bilmez iştihaları kontrol altına alınmış olur. Akıl da kıyametin hak olduğunu kesinlikle bildiğinde, az olanı çok olana, fani olanı baki olana tercih etmez ve çağdaş uygarlığın mahsulü olan kişilerin yaptığı gibi, kıyamet cezasını hayatından tamamen söküp atmaz. Çünkü bu, insanın şahdamarını kesmesi gibi, özünden kopması gibi bir şeyden farksızdır. Buna aklı tutulan, ruhunu köleleştiren ve vesayet altında ezilen kişilerden başkası razı olamaz. 

Dipnot



[1]- Bkz. 18/Kehf 36, 30/Rûm 12, 83/Mutaffifîn 6.

[2]-Bkz. Râgıb, Mufredât, “k-v-m” maddesi, s. 691

[3]- Geniş malumat için bkz. Muhammed el-Gazzâlî, el-Mehâviru’l-Hamse li’l-Kur’âni’l-Kerîm, ss. 23-56, 59-94, 97-114, 147-183, 187-244.

[4]- Nitekim, Kur’ân tarafından tasvir edilen Hz. Musa ve Mesajında kıyamet ve ahiret hayatın esaslı bir hattı oluşturmaktadır. Bkz. 20/Tâhâ 11-16. Ayrıca A’lâ suresinin son ayetlerinde ahiretin üstünlüğü Hz. Musa’nın Mushafına dayanılarak anlatılmaktadır: “Aksine siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz, Ahiret ise daha hayırlı ve kalıcıdır; Bu İlk Suhuflarda da böyledir; İbrahim ve Musa’nın Suhuflarında da böyledir.”

[5]- Bu konuda iki önemli referans için bkz. 76/İnsân 8-10; 11/Hûd 15-16.

[6]- Bkz. 18/Kehf 21, 22/Hac 7, 40/Mü’min 59, 45/Câsiye 32..

[7]- 7/A’râf 187, 31/Lokman 34, 33/Ahzâb 63, 79/Nâziât 43.

[8]- 12/Yûsuf 107, 16/Nahl 77, 43/Zuhruf 66.

[9]- Bkz. 69/Hakka 19-22, 25-29.

[10]- Bkz. 56/Vâkıa 7-56, 69/Hakka 19-37,

[11]- Bkz. 56/Vâkıa 57-73.

 


Yazar:
Muhammed Tarik
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul