19 Kasım 2017 - Pazar

Şu anda buradasınız: / SÜNNET’İN FIKIHTAKİ YERİ

SÜNNET’İN FIKIHTAKİ YERİ

Sünnet’in fıkıh ilmindeki önemini anlamak için Peygamberin vahyin dışındaki söz ve fiillerinin ümmet için bağlayıcı olup olmadığını anlamak gerekmektedir. Bu haberler mucizeleriyle ispatlanmış Resullerin haberidir.  Bu yüzden peygamberin haberi iki şekilde değerlendirilir.

1-Lafzı da, manası da Allah’a (c.c.) ait olan haberler ki; Kur’an, İncil, Tevrat, Zebur gibi. Buna Vahyi Metluv (Tilavet olunan Vahiy) de denir.

2- Allah (c.c.) tarafından denetlenen Peygamberlerin bütün söz ve davranışlarıdır “O kendi hevasından konuşmaz. O'nun söylediği vahy'den başkası değildir.” (Necm,53/3-4 ) Buna Vahyi gayri Metluv (Tilavet olunmayan Vahiy) denir.

Peygamberlerin vahyin dışında bir fiil yapmaları mümkün değildir. Velev ki hata veya zelle sonucu böyle bir şeye meylettiklerinde:

 “Neredeyse Seni, Sana vahyettiğimizden fitneye düşürüp uzaklaştıracaklardı… Ve eğer biz seni korumasaydık, Sen onlara meyledecektin. O zaman da biz, sana dünyanın da, ahretin de iki kat azabını tattırırdık...” (İsra, 17/ 73-75)

“Yüzünü ekşitti ve döndü. Ona ama geldi diye. Ne biliyorsun belki O temizlenecek. Veya öğüt alacak. Ama ihtiyaç duymayana gelince, Sen O’nun sesine özeniyorsun O’nun temizlenmesinden Sana ne!” (Abese, 80/ 1-7)

Görüldüğü gibi Peygamberler her an denetlenmektedirler. Peygambere müdahale ediliyorlarsa, yaptıkları hata veya zelle kabilinden yanlıştır, fakat zıddı hükümdür. Eğer ki müdahale edilmiyorlarsa, Allah (c.c.)’ın Onların yaptıkları ve söylediklerini desteklemesi ve rızası söz konusu olur ki buda vahyin diğer çeşidi olan Vahyi Gayri Metluv’dur. (Tilavet olunmayan vahiy) Buda Peygamberlerin, Vahiy gelmeye başladıktan sonra bütün hayatlarının da Müslümanlar için şer-i bir ölçü olduğunu gösterir.    

Allah (c.c.) Kur’an’da şöyle buyurmaktadır:

 “Allah'ın o şehir halkının (malından), Rasûlüne fey olarak verdiği şey (savaşsız elde edilen ganimet), artık Allah'ın, peygamberinin, ona yakınlığı olanların, yetimlerin ve yoksulların ve yolcularındır. (Bu) içinizden zengin olanların arasında elden ele dolaşan bir mal (servet) olmaması içindir. Ve resûl, size ne verdiyse o zaman onu alın. Ve o, sizi neden nehyetti ise o taktirde ondan vazgeçin. Allah'a karşı takva sahibi olun. Muhakkak ki Allah, ikabı (azabı) şiddetli olandır”.  (Haşr, 59/ 7)

Âlimlerimiz Peygamberlere tabi olma hakkında şunları söylemişlerdir:

İbn Cüreyc dedi ki: Size bana itaat kabilinden olup getirdiği şeyleri siz de yerine getiriniz. Bana masiyet türünden olup size yasakladığı şeylerden siz de uzak durunuz.

el-Maverdî dedi ki: Bunun genel olarak Hz. Peygamberin bütün emir ve yasaklar hakkında yorumlandığı söylenmiştir. Çünkü o, ancak salah olan bir işi emreder ve ancak fesâd olan bir işi yasaklar.

İmam Kurtubi bu ayet hakkında tefsirinde şunları nakletmektedir:

Bu ayet-i kerime'nin Peygamberimizin bütün emir ve yasakları hakkında geçerli olduğuna dair Selef-i Sâlîhin'den rivayetler vardır:

 

Abdurrahman b. Zeyd dedi ki: İbn Mesud ihrama girmiş olduğu halde el­biselerini de giyinmiş olan birisi ile karşılaştı, ona: Bu elbiseleri üzerinden çıkar, dedi. Adam ona: Bu hususta bana yüce Allah'ın Kitabından bir âyet oku­yabilir misin? dedi. O da: Evet dedi. "Hem Peygamber size ne verdi ise onu alın, neyi yasak etti ise de sakının" buyruğunu okudu.

Abdullah b. Muhammed b. Harun el-Firyâbî dedi ki: Ben Şafiî (r.a.)'ı şöy­le derken dinledim: Bana istediğiniz hususa dair soru sorunuz. Ben de size yüce Allah'ın Kitabından ve Peygamberimizin sünnetinden cevap vereyim. (el-Firyâbî) dedi ki: Ben ona şunu sordum: Allah halini ıslah etsin. Eşek arı­sı öldüren, ihramlı kimse hakkındaki görüşün nedir? Dedi ki: Rahman ve ra­him Allah'ın adı ile. Yüce Allah buyurdu ki: "Hem Peygamber size ne ver­di ise onu alın, neyi yasak etti ise de sakının." Bize Süfyan b. Uyeyne an­lattı. O, Abdu'l-Melik b. Umeyr'den, O, Rib'i b. Hirâş'dan, O, Huzeyfe b. el-Yeman'dan dedi ki: Rasûlullah (s.a.s.) buyurdu ki: "Benden sonraki iki kişiye Ebu Bekir ve Ömer'e uyunuz." Bize Süfyan b. Uyeyne anlattı. O, Mis'ar b, Kidâm'dan, O, Kays b, Müslim'den, O, Tarık b. Şihab'dan, O, Ömer b. el-Hattab (r.a.)'dan rivayet ettiğine göre, Ömer eşek arısının öldürülmesini emretmiş­tir.

İlim adamlarımız der ki: Bu son derece güzel bir cevaptır. İhramlı iken eş­ek arısını öldürülmesinin caiz olduğuna fetva verdiği gibi, bu hususta Ömer'e uyduğunu ve Peygamber (s.a.s.)'in da ona uymayı emrettiğini, yüce Al­lah'ın da Peygamber (s.a.s.)'ın söylediklerini kabul etmeyi emir buyurduğunu açıklamaktadır, Buna göre eşek arısının ihramlıyken öldürülmesinin caiz olu­şu Kitab ve Sünnetten çıkarılmış olmaktadır.

Vahiy Yönünden Sünnet

 

Şunu iyice belirtmek isteriz ki, sünnet hiç şüphesiz vahiy mahsulüdür. Hiç mümkün müdür ki, Kur’an-ı Kerim vahiy olsun da, hükümlerinin beyanı ve buna göre uygulama şekli beşeri bir keyfiyete bırakılmış olsun. Böyle bir eyleme müsade edilseydi, vaaz edilen hükümlerin vahiy olmaktan çıkması için yeterli bir sebep olurdu ki, buda uygulama şekliyle beraber Allah’ın (c.c.) dini olmazdı. Hâlbuki sünnetin vahiy’liğini ispatlayan birçok deliller mevcuttur. Bunları sırasıyla görelim.

1.                 Kur’an-ı Kerim’deki deliller:

a- “O kendi hevasından konuşmaz. O’nun söylediği vahiy’den başkası değildir.” (Necm 53,/ 3-4 )

b-  Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerimde: “Ey Peygamber hanımları, evinizde okunan ayetleri ve hikmeti hatırlayınız” (Ahzab, 33/ 34 ) buyurmaktadır.

Ayet-i Kerime’den anlaşıldığına göre hikmet, ayetlerden ayrı bir şeydir ve okunmaktadır. Buradaki hikmetin sünnetten başka bir şey olması düşünülemez.

c- “Biz sana kitabı ve hikmeti indirdik ve bilmediklerini de öğrettik”. (Nisa, 4/ 113 ) İkinci Ayet-i Kerimede ise, hikmet Kur’an gibi indirilmektedir. Öyleyse sünnetin karşılığı olan bu hikmet anlaşıldığı üzere vahiy edilmektedir.

d- “Ey Peygamber (s.a.s.) acele etmek için dilini hareket ettirme, onun (Kur’an) toplanması ve okunması bize aittir. Biz sana onu okuduğumuz zaman onun kıraatına tabi ol, ondan sonra onun açıklanması yine bize aittir” (Kıyame, 75/ 17-19 )  Burada çok açık bir ifade ile Cenab-ı Hak, vahiy yoluyla Kur’an-ı Hz. Peygamber’e ilka ettirdikten sonra,  yine o Kur’an’ın açıklanmasını Peygamber vasıtasıyla ona ait olduğunu  vurgulamıştır. Böylelikle Kur’an’ın beyanı olan sünnetinde vahiy yoluyla geldiği anlaşılmaktadır.

e- “Biz sana, insanlar arasında Allah’ın gösterdiği şekilde hükmedesin diye Kitabı indirdik” (Nisa, 4/ 105 ) Yine bu Ayet-i Kerime’de Allah (c.c.), indirmiş olduğu kitabı, Peygamber (s.a.s.)’e gösterdiği  şekilde hükmedebilsin diye gönderildiğini bildirirken Kur’an’ı Kerim’e izafeten hüküm verme şekli Allah tarafından gösterilmesi, yine sünnetin vahiy mahsülü oluşunu gösterir.

f- “Eğer bir şeyde çekişirseniz, onu Allah’a ve Rasulu’ne havale ediniz” (Nisa, 5/ 59 ) demesiyle, ihtilaf ve çekişmenin bu iki vahyin dışında olduğunu ve bunun ancak vahyi mahsulü olan kaynaklarla çözüleceğini bildiriyor. Eğer sünnet vahyi olmayıp Kur’an’ın beşeri bir yorumu olsaydı, beşerin ihtilafını çözmek için ona havale etmezdi. Bilakis Kur’an’ın vahyi ile yetinirdi.  

g- “Ve resûl, size ne verdiyse o zaman onu alın. Ve o, sizi neden nehyetti ise o takdirde ondan vazgeçin.” (Haşr, 59/ 7 )

 2) Sünnetten deliller:

a) Resulullah (s.a.s.): “Size Allah (c.c.)’ın kitabı ve onun  elçisinin sünneti olmak üzere iki şey bıraktım. Onlara sarıldığınız müddetçe ebediyyen sapıklığa düşmeyeceksiniz”1sözüyle Kur’an ve sünnetin, dinin iki temel vahyi kaynağı olduğunu vurgular. Çünkü Sünnetin Kur’an’dan sonra kendisine sarıldığında sapıtmama garantisi olarak gösterilmesi, ancak vahyi ve hidayet kaynağı olmasıyla izah edilebilinir.

b)  Hz. Peygamberin, “Haberiniz olsun, bana Kur’an ve onunla birlikte misli verildi”2 demesi, sünnetin vahyi yönüyle Kur’an’ın mesabesinde olduğunu gösterir.

c) Evzai (öl.187) Hasan b. Atiyye’den şöyle dediğini nakleder: “Vahiy, Resulullah’a (s.a.s.) inerdi. Onu tefsir eden sünneti de, ona Cebrail getirirdi”3

d)  Ebû Rafî  (r.a.)’den rivâyete göre, başkaları bu hadisi merfu olarak rivâyet ettiler şöyle demiştir: “Dikkat edin! Sizden birinizi; emrettiğim veya yasakladığım konulardan birisi kendisine ulaşınca koltuğuna yaslanmış durumda iken, bilmiyorum Allah’ın kitabında ne bulursak ona uyarız  (hadisleri tanımayız derken) bulmayayım.”4  

Mıkdam b. Ma’dikerib (r.a.)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Dikkat edin! Sizden biriniz koltuğuna kurulduğu halde benden bir hadis kendisine ulaşacak ta o kimse şöyle diyecek: Bizimle sizin aranızda Allah’ın kitabı var. Bu kitapla neyi helal olarak bulursak onu helal sayar haram olan hususları da haram kabul ederiz. Gerçekten Allah Rasûlünün haram kıldığı bir şey Allah’ın haram kıldığı gibidir.”5

 

e) Diğer bir rivayette ise, “Cebrail Rasulullah’a (s.a.s.), aynen  Kur’an-ı  indirdiği gibi sünneti de indirdi ve ona Kur’an-ı öğrettiği gibi onu da öğretirdi”6

 

Hukuk ve Yasama Alanında Sünnet

 

Sünnet, hukuk ve yasama için, Allah'ın kitabından sonra ikinci kaynaktır. Bundan dolayı -şer" i hükümler için delil ve kaynak olu­şu bakımından sünnet bahsinin bütün fıkıh usulü kitapla­rında geniş bir yer kapladığını, bütün mezheplerin konuyu enine boyuna ele aldığını görmekteyiz. İmam Ahmed şöyle demiştir: "Sünnet, Kur'an'ı beyan edicidir ."7Bu hususta isabetli olan yaklaşım da budur. Çünkü sünnet bir yandan kitabı beyan ederken, diğer yandan Kita­bın yörüngesinde döner ve ondan dışarı çıkmaz. İbadet ve muamelelerde fert, aile, toplum ve devlet için sünnetin bir yasama kaynağı oluşunda herhangi bir tartış­ma yoktur.

 

Nitekim İmam eş-Şevkânî şöyle demiştir: "Velhasıl, sünnetin hüccet oluşu, hükümlerin teşriînde müstakil oluşu, dini bir zarurettir ki, İslâm dininden nasibi olmayandan baş­ka kimse buna muhalefet etmez."8

 

Hangi mezhep olursa olsun, fıkıh kitaplarını okuyan ki­şi fukahanın vardığı fıkhı sonuçlarda, kavli, fiili ve takriri sünnetle istidlallerde bulunduklarını görecektir. Hatta bu açıdan, fıkıh tarihinde Hadîs Ekolü ve Re'y Ekolü isimleriyle bilinen mezhepler arasında bile fark yoktur. Çünkü esas olarak sünnet, her iki tarafça da kabul edil­miştir. İhtilaf, hadîs kabul şartlarında ki ve onunla amel ko­nusundaki ihtilaflarının bir sonucu olarak, ayrıntı ve uygu­lama ile ilgilidir.

 

Yusuf El-Kardavi  “Sünneti Anlamada Yöntem” adlı kitabında konuyla ilgili şu bilgileri vermektedir:

 

Fukahanın hepsi hüküm verirken sünnete müracaat etmektedir. Burada şunu kesin olarak söyleyebiliriz: Mezhebi ister yaşa­sın, ister tarihe karışsın, tâbi olunsun veya olunmasın, çeşit­li ekollerden, farklı bölgelerden müslüman fakihlerin hepsi delil olarak sünneti almayı ve hükümlerde ona müracaat etmeyi; Allah'ın dininden vazgeçilmez bir parça olarak görü­yorlar, onun emri dışına çıkamıyorlardı. Bu hususta Re'y ekolüne mensup olan ile hadîs ekolüne bağlı olanların du­rumu aynıydı.

 

Beyhakî, Osman ibn Ömer'in şöyle dediğini rivayet et­miştir: "Bir adam Malik'e gelip bir mesele sordu. Malik ona: 'Resûlullah şöyle şöyle buyurdu' dedi. Bu defa adam; 'Senin görüşün nedir?' deyince. Malik: 'O (Resûl)'nun emrine mu­halefet edenler, kendilerine bir fitnenin gelmesinden yahut acıklı bir azabın isabet etmesinden sakınsınlar.' (Nur, 63) ayetiyle cevap verdi." Yine Beyhakî'nin İbn Vehb'den riva­yet ettiğine göre Malik şöyle demiştir: "Âlimlere 'Niçin böy­le dedin' denilmesi önceki insanların sorduğu şeylerden de­ğildi. Çünkü o zamanlar onlar, rivayetle yetiniyorlar ve ona razı oluyorlardı."

 

Yine Beyhakî, Yahya b. Durays'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Süfyan'ın yanındaydım, ona bir adam geldi ve de­di ki: 'Ebu Hanife'yi yadırgamıyor musun?' (Süfyan); 'Ne ol­muş ona?' dedi. Adam; 'Onu şöyle derken işittim: (Herhan­gi bir hükmü) Önce Allah'ın kitabından alırım, eğer onda bulamazsam, Resûlullah'ın sünnetinden, Allah'ın kitabı ve Resulü'nün sünnetinde de bulamazsam O'nun ashabının gö­rüşünü alırım. Onlardan ise dilediğiminkini alır, dilediğiminkini bırakırım. Yalnız onların sözünden başkasının sözü­ne bakmam.  Amma iş, ibrahim eş-Şa'bi'nin, İbn Şîrîn, el-Ha-sen, Atâ ve İbn'l Müseyyeb'e (daha başka âlim isimleri de saydı) gelince onlar ictihad eden bir topluluktur ve onlar gi­bi ben de ictihad ederim."

 

Yine Rabi'nin şöyle dediğini rivayet eder: "Şafii bir gün bir hadîs rivayet etmişti. Bir adam ona: 'Ey Ebu Abdillah, buhadîsi alıyor musun?' dedi. Bunun üzerine o: 'Ben ne zaman Resûlullah'tan (s.a.s.) sahih bir hadîs rivayet eder de onu al­mazsam, sizi şahit kılarım ki aklım gitmiştir."

 

Yine Rabi, Şafiî'den şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Ki­tabımda Resûlullah'ın (s.a.s.) sünnetine aykırı bir şey buldu­ğunuzda, Resûlullah'ın (s.a.s.) sünnetini alıp-kabul ediniz ve benim söylediğimi terk ediniz."9

 

Kardavi, Hadîs ile Fıkhı birleştirmenin zarureti hakkında da şöyle demektedir:

 

Sünnet, fıkhın köklü bir kaynağı olunca, hadisçilerin fıkıh il­mini iyi bilmeleri gerektiği gibi, fakihlerin de hadîs ilminde derinleşmeleri gerekir. Kapatılması gereken ilmî açıklardan birisi, fıkıh ile uğraşanlarla, hadisle uğraşanlar arasındaki açıklıktır ki bu, benim uzun yıllardır üzerinde durduğum bir husustur. Çoğunlukla fıkıhla uğraşanlar, hadis ilminin dallarını iyi bilmezler; Özellikle cerh ve ta'dil ilmi ve râvileri sika ve­ya zayıf sayma gibi hadîs ilmi dallarında derinleşmemişlerdir. Bunun içindir ki, hadîs sarrafları olan bu ilmin imamla­rı yanında sabit olmayan hadîsler, bazen fıkıhçılar yanında rağbet görür. Buna rağmen onlara kitaplarında yer verirler ve ister helal veya haram, isterse vaciplik veya mübahlık derecesin­de olsun verdikleri hükümlerde onları delil gösterirler. Dahası bazen kitaplarda zikredilen öyle hadîslerle delil gösteriyorlar ki bunların ne ipi var, ne halkası, ne aslı bilini­yor, nede senedi!

Hadîsle uğraşanlar ise genelde, fıkıh ve usulünü bilme­yi, ondan hazinelerini ve inceliklerini çıkarabilme gücünü elde etmeyi ihmal ederek, imamların görüşlerine vakıf ol­mamakta, onların farklılık ve ihtilaf yollarını, ihtilaflarının sebeplerini, ictihadlarının çeşitliliğini iyi kavrayamamaktadırlar.10

 

Hâlbuki her grup, kendisindekini tamamlayabilmesi için diğerinin ilmine muhtaçtır. Fakihe hadîs gereklidir, çün­kü fıkıh hükümlerinin çoğu sünnet ile sabittir. Hadisçiye de fıkıh gereklidir, ta ki taşıdığını kavrayabilsin, sadece nakilci olmasın veya onu manasından başka bir şekilde anlamasın. Bu durumu, geçmiş âlimlerimiz de anlamışlar ve onu ihmal edenleri şiddetle ayıplamışlardır. Hatta Süfyan ibn Uyeyne gibi bazı âlimlerden rivayet edilmektedir ki onlar şöyle demiştir: "Eğer yönetim bizim elimizde olsaydı, ger­çekten fıkıhla uğraşmayan her hadîsçiyi ve hadîsle uğraşma­yan her fıkıhçıyı hurma dalıyla döverdik."Ne gariptir ki hükümlerde zayıf hadîsle amel edilmeye­ceği üzerine ittifak edilmesine rağmen, fıkıh kitaplarında birçok zayıf hadîs bulunmaktadır. Çoğunluk ise, zayıf hadîs­leri, sadece faziletler, terğib ve terhibde kabul etmiştir.

Hadisçiler hadisleri bizlere aktaran ravilerin sağlamlığını veyahutta zayıflığını ortaya koyabilmek için çeşitli usuller geliştirirken, Fakihlerde metinleri doğru anlayıp hüküm çıkarabilmek için çeşitli usuller geliştirmişlerdir.

 

Bunlardan bazıları şunlardır: Esbabu Vurudi’l hadis: hadislerin söyleniş sebepleri - Zaman-ı Vurudi’l hadis: hadislerin söyleniş zamanı - Dirayetu’l hadis: metinlerdeki gizli hükümleri çıkarmak - Garibu’l hadis: hadislerde geçen ve azkullanılan garib lafızların manalarını araştırmak - İlelu’l hadis: hadis metinlerine karışmış kusurlu kelime ve manaları çıkarmak -Nasih ve Mensuh: yeni gelen bir hükmün önceki hükmü kaldırması -  Müşkilu’l hadis: metindeki Kur’an, Sünnet, İcma, Kıyas, Akıl, Tecrübe-i Nazar, Örf ve diğer umumi kaidelere aykırı manaları doğruya tevil etmek - Muhtelifu’l hadis:  birbirine zıt manaları olan hadislerdeki ihtilaf ve çelişkileri çözmek - Tefhimu’l Hadis: metindeki manaları tahkik ederek içindeki hükümleri hayata aktaracak hale getirmek -...vs gibi daha birçoklarını burada zikredemeyeceğimiz usul ve kaideler bulunmaktadır. Bunlara ulaşmak isteyenlerin muhtelif hadis ve fıkıh usulü kitaplarına müracaat etmelerini tavsiye ederiz.

 

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz:  Peygamberimizin sözleri ve fiilleri bize eskilerin masalları şeklinde gelişi güzel ulaşmamıştır. Bilakis hadisleri bizlere Kur’an’ı muhafaza edip ulaştıran peygamberin güzide öğrencileri Sahabe-i Kiram ve onların güzide öğrencileri tabiun tarafından tek tek tahlil, tahkik ve tenkitleri yapılarak özenle ulaştırmışlardır. Bizde onlara tabi olanlar olarak bu haberlere kuvvetlilik derecesine göre inanıyor ve gereği gibi amel ediyoruz. İşte Ehl-i Sünnet inancı budur. Tarih boyunca hadisler üzerinde şüpheler oluşturmaya çalışan batılı müsteşrikler ve onlara tabi olan yerli işbirlikçilerinin savundukları batıldır ve bizim onlarla alakamız yoktur. Bu aslında Kur’an’ın üzerinde şüphe oluşturma projesidir. Eğer siz hadisleri bize yazıp nakledenler hakkında şüpheler oluşturmak suretiyle bir sefer bu güvenlik duvarını yıkarsanız,  batıl ehli bu sefer hadisleri hıfzedip yazarak bize ulaştıran aynı Sahabe ve Tabiin’in Kur’an’ı da hıfzedip yazarak bize ulaştırdıkları için bu seferde Kur’an üzerinde birtakım şüpheler oluşturmaya gayret edeceklerdir. Dolayısıyla Kur’an’ı bize ulaştıran o güzide insanların rivayet ettiği hadisleri de kabul etmek Ehl-i Sünnetin itikadıdır. Doğru olan da budur, en iyisini bilen Allah’tır.

 

Dipnot

1- Hâkim, Müstedrek, İmam Malik, Muvatta

2- Ebu Davud Hds:4604

3- Sünen-i Darimi

4- İbn Mâce, Mukaddime: 2; Ebû davud, Sünnet: 17 ,Tirmizi,İlim:2663

5- İbn Mâce, Mukaddime: 2; Dârimî, Mukaddime: 6, Tirmizi, İlim:2664

6- Suyutı El-Miftahul Cenne

7- İbni Abdilberr, Camiu Beyani’l-ilm ve fadlih, C: 2

8- Şevkani , İrşadüL-Fuhul, Sf: 33,Mustafa El-Halebi baskısı

9- Yusuf El-Kardavi, Sünneti Anlamada Yöntem, Sf: 52-53

10- Yusuf El-Kardavi, Sünneti Anlamada Yöntem, Sf: 52-53

 

 

 

 

 

Yazar:
Nasruddin Yasin
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul