18 Ocak 2018 - Perşembe

Şu anda buradasınız: / İYİLİĞİ EMRETME VE KÖTÜLÜKTEN ALIKOYMA

İYİLİĞİ EMRETME VE KÖTÜLÜKTEN ALIKOYMA


 


"Sizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten sakındıran bir ümmet bulunsun." (Al-i İmran, 3/ 104)

Şehid imamımız Seyyid Kutub bu ayeti şöyle açıklamıştır:

“Evet, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü nehyeden bir cemaatin bulunması kaçınılmazdır. Bizzat Kur'an ayetinin ifadesiyle yeryüzünde, hayra çağıran iyiliği emreden kötülüğü nehyeden bir otoritenin (devletin) bulunması da kaçınılmazdır. Çünkü ayette hayra ‘Davet’ olayı söz konusu edildiği gibi iyiliği ‘Emr’ ve kötülüğü ‘Nehy’ etmek de söz konusu edilmiştir. Bilindiği gibi ‘Davet’ otorite olmadan da yerine getirilebildiği halde, ‘Emir’ ve ‘Nehiy’ ancak bir otorite (devlet) ile mümkündür.

İslâm'ın bu sorunla ilgili düşüncesi budur. Evet, ‘Emr’ eden ve ‘Nehy’ eden bir otoritenin bulunması kaçınılmazdır. Müslümanları bir araya getirip Allah'ın ipi ve kendi yolunda kardeşlik bağlarıyla birbirine bağlayan bir otorite... Hayra ‘Davet’ ve şerrden ‘Nehy’ üzerine kurulu bir otorite... İnsan hayatında Allah'ın metodunun gerçekleşmesi için birbirinden ayrılmayan bu iki esas üzerine kurulu bir otorite... Evet, yeryüzünde Allah'ın hayat için indirdiği metodunun gerçekleşmesi ve insanlar tarafından bilinmesi hayra ‘Davet’i ve iyiliği ‘Emr’ edip, kötülüğü ‘Nehy’ eden ve kendisine itaat edilen bir otoriteyi gerektirir. Yüce Allah buyuruyor: ‘Biz Resulleri ancak Allah'ın izniyle itaat edilsin diye gönderdik.’ Allah'ın yeryüzündeki metodu vaaz, irşad ve açıklamalardan ibaret değildir. Bu meselenin bir yönü. Diğer yönü ise, insan hayatında iyiliği gerçekleştirip kötülüğü yok edecek, toplumun iyi adetlerini hevasına, şehvetine ve menfaatine uyan kişilerin oyuncağı olmaktan koruyacak, her önüne gelenin kendi görüş ve düşüncesini hayır, iyi ve doğru zannetmemesi için bu iyi adetleri koruyacak ‘Emr’ ve ‘Nehy’ yetkisine sahip bir otoritenin kurulmasıdır.”1

İbn Teymiyye, “Hisbe” isimli risalesinde konu ile ilgili şu açıklamaları yapmaktadır:

“İyiliği emretme ve kötülükten alıkoyma, Yüce Allah'ın kendisi sebebiyle kitaplarını indirdiği ve peygamberlerini gönderdiği dini bir esastır. Allah'ın bildirmesi (risaletullah), haber verme (ihbar) ya da istek (inşa) biçiminde olur. Haber verme; tevhid ve va'd ile va'idi de içeren kıssalar gibi kendinden ve yaratıklar­dan söz ederek olur. İstek ise; emretme yasaklama ve serbest bırakma şeklindedir. Bu; ‘kıssa’, ‘tevhid’ ve ‘emir’ gibi temel konulara ay­rılan Kur'an'in ‘tevhid’ bölümünü içermesi dolayısıyla,  Rasulullah'ın (s.a.s.): ‘İhlas Suresi Kur'an'ın üçte biridir. (Ebu Davud Vitr: 18; TirmiziSevabu'l-Kıır'an: 10.)  hadisindeki ve Yüce Allah'ın Rasulullah'ın (s.a.s.) özelliklerini belirt­tiği: ‘O peygamber, onlara iyi olanı emreder ve fenalıktan meneder, temiz şeyleri helal, murdar şeyleri haram kı­lar…’ (A'raf: 7/157) buyruğundaki taksimi gibidir.    Yüce Allah'ın bu ayeti, Rasullullah'ın (s.a.s.), peygamberliğinin kelamını açıklar. Çünkü Rasulullah (s.a.s.) kendisinin diliyle Allah'ın her iyi­yi emrettiği, her kötülüğü yasakladığı, her temizi helal ve her pis şeyi haram kıldığı kimsedir. Bu sebeple, Rasulullah'ın (s.a.s.): "Ben ahlaki yücelikleri tamamlamak için gönderil­dim. (Malik Muvatta Husnu'1-Hulk: 8; Ahmed Müsned: 2/381.) buyurduğu rivayet edilir.

Buhari ve Müslim'in ittifak ettiği bir hadisinde Rasulul­lah (s.a.s.) şöyle buyuruyor:

 

‘Ben ve diğer peygamberler, bir ev yapıp, onu ta­mamlayan ve mükemmel yapan, ama bir kerpiç kadar boşluk bırakan adama benzeriz. İnsanlar bu evi gezerek güzelliğine hayran kalırlar ve 'keşke bu kerpiç boşluğu olmasaydı' derler. İşte ben, (binayı tamamlayan) bu ker­piç yerindeyim.’ (Buhari Menakıb: 18 Müslim Fedailu'n-Nebi: 20-23; Tirmizi Emsal: 8/76; Ahmed: 2/244, 257.) buyurduğu rivayet edilir.

 

Rasulullah (s.a.s.) sayesinde, her iyiyi emretmeyi, her kö­tülükten alıkoymayı, her temizi helal ve her pis şeyi haram kılmayı içeren Allah'ın dini tamamlanmış oldu. Kendisin­den önceki peygamberler ise, milletlerine bazı temiz şeyle­ri haram kılardı. Nitekim Yüce Allah: ‘Tevrat'ın indirilmesinden önce İsrail'in (Ya'kub peygamberin) kendilerine haram ettiğinden başka bü­tün yiyecekler İsrailoğuIIarına helal idi.’ (Al-i İmran: 3/93) Pis şeylerin haram kılınması, kötülüğün yasaklanması; te­miz şeylerin helal kılınması ise, iyiliğin emredilmesi çerçe­vesine girer. Zira temiz şeylerin haram kılınması, Allah'ın yasakladığı bir durumdur. Bütün iyilikleri emretme ve her kötülüğü yasaklama, Al­lah'ın kendisi sayesinde iyilik çerçevesine giren ahlaki yücelikleri tamamladığı peygamberle ancak kemale eren du­rumlardır. Yüce Allah: ‘Bugün size dininizi bütünledim, üzerinize olan nime­timi tamamladım, din olarak sizin için İslam'ı beğen­dim.’ buyurur. (Maide: 5/3)

 

Allah bizim için dini bütünlemiş, bize olan nimetini tamamlamış ve din olarak İslam’ı beğenmiştir.”2  

 

Yüce Allah, bu ümmeti de peygamberi gibi nitelendirmiş­tir:

 

"Siz insanlar için ortaya çıkarılan, iyiliği emreden, fe­nalıktan alıkoyan ve Allah'a inanan hayırlı bir ümmetsizin... (Al-i İmran: 3/110)

 

"Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin velileridir; iyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar" (Tevbe: 9/71)

 

Bu sebeple, Ebu Hureyre şöyle demiştir:

 

"Siz insanlar için, insanların en hayırlısısınız. Onları (imana çağırarak) kelepçe (pranga) ve zincirlerle getirip cennete sokuyorsunuz."

 

Yüce Allah, bu ümmetin insanlar için en hayırlı ümmet olduğunu, onlara en yararlı ve iyiliklerle dolu bulunduğunu açıklamıştır. Çünkü bu ümmet, insanlara iyiliği emretme ve onları kötülükten alıkoyma emrini, herkese her iyiyi emre­derek ve herkesi de her kötülükten alıkoyarak yerine getir­mek suretiyle nitelik ve sayı açısından gerçekleştirmiştir. Bu­nu, Allah yolunda canlarıyla ve mallarıyla cihad ederek yapmıştır. İşte bu durum, insanlar için en iyi yarardır. Oy­sa, diğer ümmetler, herkese her iyiyi emretmemiş ve herke­si her kötülükten alıkoymamıştır, bu uğurda savaş etmemiş­lerdir, hatta hiç savaşmayanları da vardır. Savaş yapanların sözgelişi İsrailoğullarının çoğu savaşmaları, tıpkı sal­dırgan ve zalimle savaşıldığı gibi, düşmanlarını yurtlarından çıkarmak içindir, imana davet ya da onlara iyiliği emretme ve kötülükten alıkoymak maksadıyla değildir. Nitekim Musa (a.s.) kavmine şöyle demiştir:

 

"Ey milletim! Allah'ın size yazdığı kutsal yere girin, ardınıza dönmeyin, yoksa kaybedenler olarak dönersi­niz demiştir. (Ey Musa! Orada zorba bir millet vardır onlar oradan çıkmadıkça biz oraya giremeyeceğiz, eğer çıkarlarsa biz de gireriz' demişlerdi. Korkanlar arasın­da bulunan, Allah'ın nimete erdirdiği iki adam, “Üstle­rine iki kapıdan yürüyün, oradan girerseniz, şüphesiz ga­lip gelirsiniz, eğer inanıyorsanız Allah'a güvenin” demiş­lerdi. “Ey Musa! Onlar orada oldukça biz asla oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin savaşın, doğrusu biz burada oturacağız” (Maide, 5/21-24) demişlerdi.

 

“Sizden iyiyi çağıran, doğruluğu emreden ve kötülük­ten alıkoyan bir topluluk bulunsun. İşte başarıya erişen­ler yalnız onlardır.” (Al-i İmran, 3/104)

           

İmam Teymiyye bu ayeti açıklarken; İyiliği emretmek ve kötülükten alıkoy­mak, her müslümana tek tek görev değildir. Bilakis Kur'an'ın da gösterdiği gibi farz-ı kifayedir. Cihad bunun tamamlayıcısı olduğuna göre, cihadın kendisi de farz-ı kifaye olur. Görevi yerine getirmesi gereken bunu yapmadı­ğında, her gücü yeten kendi gücü oranında günahkâr olur. Çünkü o, her insana gücü oranında görevdir.

 

Nitekim Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

 

“Sizden bir kötülük gören, onu eliyle değiştirsin, bu­na gücü yetmezse diliyle değiştirsin, buna da gücü yet­mezse kalbiyle buğz etsin. Bu sonuncusu imanın en zayı­fıdır.”3

 

Böyle olunca, iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak ve bunun cihatla tamamlanmasının emredildiğimiz en büyük iyilik olduğu anlaşılır. Bunun için "İyiliği emretmen ve kötülükten alıkoyman, kötülükle olmamalıdır" denilmiştir. İyiliği emretmek ve kötülükten alıkoymak, vacip ve müstehapların en yücelerinden olduğuna göre, vacip ve müstehaplarda yararın zarardan üstün olması gerekir. Çünkü peygamberler bu sebeple gönderilmiş ve kitaplar bu sebeple indirilmiştir. Allah kötülüğü (fesadı) sevmez. Bila­kis, Allah'ın her emrettiği yarardır. Yüce Allah Kur'an'ın birçok yerinde yararlıyı ve yararlı iş yapanları, iman edip iyi işler yapanları övmüş, kötüleri de kınamıştır. Emretme ve alıkoymanın zararı yararından üstün olursa, bir vacip terkedilmiş ve haram işlenmiş olsa bile, böylesi Allah'ın em­rettiğinden olamaz. Çünkü mü'minin, kulları konusunda Allah'tan sakınması gerekir, onları hidayete erdirmek mü'minin görevi değildir. Yüce Allah'ın:

 

"Ey inananlar! Siz kendinize bakın; doğru yolda ise­niz sapıtan kimse size zara veremez..." (Maide, 5/105) buyruğu bunu ifade eder.

 

Doğru yolda olma, ancak vacibin yerine getirilmesiyle tamam olur. Müslüman, diğer vacipleri yaptığı gibi, iyiliği emretme ve kötülüğü yasaklama vacibini de yerine getirirse, sapık­ların sapması ona zarar vermez. Bu, bazen kalb, bazen dil ve bazen de el ile olur. Kalb ile her durumda yapılması gerekir. Çünkü bunda, bir zarar söz konusu değildir. Bunu yapmayan, mü'min ola­maz. Nitekim Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

 

"...Bu ise, imanın en aşağı veya en zayıfıdır.”4 Diğer rivayette; "Bunun ötesinde hardal tanesi kadar iman yoktur.5

 

İbn Mes'ud (r.a.): "Yaşayan ölü kimdir?" diye sorulunca: "İyiliği bilmeyen ve kötülükten alıkoymayandır" ceva­bını vermiştir. İşte böylesi, Huzeyfe b. el-Yeman'ın rivayet ettiği hadiste geçen fitneye düşen kimsedir.6

 

Yine İmam Teymiye (rh.a.) ifrad ve tefrid’te aşırı giden guruplara nasihat edercesine söze şöyle devam ediyor; Bu noktada günümüzde insanlardan iki grup davalarında samimi olmakla beraber hata etmektedir:

 

“Birinci grup, aşağıdaki ayeti tevil ederek iyiliği em­retmek ve kötülükten alıkoymakla ilgili görevlerini bırakır. Nitekim Ebubekir (r.a.) bir hutbesinde şunları söyledi:

 

‘Sizler “Siz kendinize bakın; doğru yolda iseniz sapı­tan kimse size zarar vermez.’                (Maide, 5/105) ayetini okuyor fakat onu, ifade ettiği anlam dışında başka bir yöne yorumluyorsunuz. Ben, Rasulullah'in (s.a.s.): ‘İnsanlar kötülüğü görür de onu değiştirmezlerse, neredeyse Yüce Allah bu yüzden azabı onlara umumi kılar (bütün insanları azaba uğratması pek yakındır). bu­yurduğunu işittim.’

 

İkinci gruptakiler, Ebu Sa'lebe el-Huşeni'nin rivayet ettiği hadiste geçtiği gibi, diliyle ya da eliyle bilgisizce, yumuşaklık göstermeksizin (hilm), sabırsızca ve yararlıyla zararlıyı, güç yetirdiğiyle yetiremediğini düşünmeksizin mut­lak olarak iyiliği emretmek ve kötülükten alıkoymak isteyen­lerdir.

 

Ebu Sa'lebe el-Huşeni:

 

Ben bu ayeti (Maide, 5/105), Rasulullah'a (s.a.s.) sor­dum, şöyle buyurdu demektedir:

 

‘Birbirinize iyiliği emredin, kötülükten de alıkoyun. (insanlarda) boyun eğilen cimrilik, uyulan arzular, tercih edilen dünyalık, herkesin kendi görüşünü beğenmesini ve güç yetiremediği bir durum gördüğünde, kendine bak, başkalarını bırak. Çünkü senden sonra öyle gün­ler gelecek ki, bu günlerde sabretmek, ateş parçasını elinde tutmak gibidir. Bu günlerde (iyi) iş yapana, aynı işi yapan elli adamın sevabı vardır.’ (İbn Mace Fiten: 21. Hadis no: 4014.)

Bu gruptakiler, sınırını aştığı halde, bu konuda Allah'la ve peygamberine itaat ettiğine inanarak iyiliği emreder ve kötülükten alıkoyar. Nitekim, zararı yararından (kötülüğü iyiliğinden) daha fazla olduğu halde, yerine getirdiği iyili­ği emretme, kötülükten alıkoyma ve bu yolda cihad etme­de hata eden Havaric, Mu'tezile, Rafıziler vb. bid'at ve he­va ehlinin pek çoğu bu şekilde hareket ederlerdi.”7 

 

Sonuç olarak; İyilik mutlak olarak em­redilir, kötülükten de mutlak olarak alıkonur. Yapan bir tek kişi veya grup, iyisiyle emredilir, kötülükten alıkonur, iyiyi yapan övülür, kötüyü yapan kınanır. Bir iyinin emre­dilmesi, daha fazlasının kaybını veya daha fazla bir kötülü­ğün sağlanmasını içeremez. Aynı şekilde, kötülükten alıkoy­ma da, daha kötüsünün sağlanmasını veya daha üstün bir iyi­nin ortadan kaldırılmasını içeremez. Durum karıştığında, mü'min, gerçek belirinceye kadar araştırmasını sürdürür; bir taate ancak bilerek ve niyet ederek girişir, bunu terk ederse isyankâr olur. Vacip işin terkedilmesi de, yasaklanan işin ya­pılması da isyandır (ma'siyet). Bu son derece geniş bir ko­nudur.Rasulullah'ın (s.a.s.) yardımcıları (avanesi) bulunan münafıkların ve fücur ehlinin liderlerinden Abdullah b. Ubeyy ve benzerlerini kabul etmesi bu konuya girer. Çün­kü, kötülüğünün aynı türden bir cezayla ortadan kaldırılması, kavminin öfkelenmesi ve taassubu, Muhammed'in çev­resindeki arkadaşlarını öldürdüğünü duyduklarında insan­lara nefret etmesi gibi daha üstün bir iyinin ortadan kaldı­rılmasını gerektirebilirdi. İşte bu yüzden, ifk olayında, bir konuşma yapmasını istediklerinde Rasulullah (s.a.s.) yap­tığı konuşmada mazur görülmesini istemiştir. Bu konuş­masından sonra Sa'd b. Mu'az, Rasulullah'ı (s.a.s.) destek­lediğini söylemiş, kuvvetli imanına rağmen Sa'd b. Ubade kabile taassubuna kapılmıştır.

 

Rabbimizden bizleri sırat-ı müstakimde kılmasını, bizleri aşırılık ve gevşeklik belasından muhafaza ederek “İyiliği Emretme ve Kötülükten Alıkoyma” vazifesini hakkıyla ifa eden kullarından eylemesini niyaz ediyorum.

 

Dipnot

1- Fizilal-il Kur’an, Al-i İmran Suresi 104. Ayetinin Tefsiri

2- İbn Teymiyye, Hisbe, Tevhid Yayınları, 68-70

 

3- Müslim İman, 78

 

4- Müslim İman, 78

 

5- Buhari İman, 15 /Müslim İman, 80

 

6- Müslim İman: 231

 

7- İbn- Teymiyye, Hisbe, Tevhid Yayınları, 68-70

 

 

 

 

 

Yazar:
Nasruddin Yasin
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul