20 Ocak 2018 - Cumartesi

Şu anda buradasınız: / ZEKÂT İLE İLGİLİ ÇAĞDAŞ MESELELER VE ÇÖZÜM YOLLARI -1

ZEKÂT İLE İLGİLİ ÇAĞDAŞ MESELELER VE ÇÖZÜM YOLLARI -1


 

                                                                                                   

 

İmam Buhari, zekât bahsinde bab başlığının ismini “Çalışıp kazanılan mallardan ve ticaret mallarından zekât vermek vacibtir. (farzdır)” diye isimlendirmiştir.

Bunun delili yüce Allah'ın şu kavlidir:

“Ey iman edenler, hakk yolunda harcamayı, kazandıklarınızın en güzellerinden ve sizin için yerden çıkardıklarımızdan yapın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olmadığınız pek âdî, bayağı şeyleri vermeye yeltenmeyin. Bilin ki, şüphesiz Allah her şeyden müstağnidir, asıl hamde lâyık olan O'dur”(Bakara, 2/ 267)

Hafız İbn-i Kesir ayeti şöyle açıklar:

Allah Teâlâ mü'min kullarına Allah'ın kendilerine rızık olarak ver­diği, kazandıkları mallardan Mücâhid'e göre ticâretten kazandıkları mallardan, Ali ve Süddî'ye göre altın ve gümüşten ve Allah'ın ken­dileri için yeryüzünde bitirdiği meyve ve ekinlerden infâk etmeyi em­rediyor. İbn Abbâs'a göre buradaki infâk ile zekât kastedilmektedir.

Fıkıh âlimlerinin cumhuru, ticaret niyeti ile alınmayan eşyaya ve gayrı menkullere zekât düşmediğinde müttefiktirler. Fakat alındıktan sonra eğer kârla satılması mümkün olursa, satılacağına niyet edilen eşyaya zekât düşüp düşmediğinde ihtilâf etmişler­dir. Cumhur, ona da zekât düştüğü görüşündedir. Zahirîler ise “düşmez” demişlerdir.

Halife Velid, Süleyman ve Ömer b. Abdülaziz zamanların­da Mısır'da zekât tahsildarlığı yapan Züreyk b. Hayyan anlatıyor: Ömer b. Abdülaziz, bana, gelen müslümanlara dikkat edip tica­ret için olan mallarından kırk dinarda bir dinar olmak üzere yirmi dinarlık eşya kalana kadar hesap ederek zekât al. Zekât olarak alacağın miktar, üçte bir dinara düşmüşse, artık o maldan zekât alma diye emretti.1

Semure b. Cündüb (r.a.)'ten; demiştir ki:

Şüphesiz Resûlullah (s.a.s) satış için hazırladığımız eşyâ’dan zekât vermemizi emrederdi.2

Ebu Davud şerhinde, hadis şöyle açıklanmıştır:

Ticaret mallarından maksad, altın-gümüş ve paranın dışında, kazanç sağlamak amacıyla alış-verişi yapılan mal­lardır. Bunlara, sayıma itibar edilerek zekâtı verilen deve, sığır gibi hay­vanlar dâhil olduğu gibi gayr-ı menkûl dediğimiz taşınmaz mallar da dâ­hildir. Fıkıhta bu mallara "urûzu't-ticâre" denilmektedir.

Kısaca günümüzde bunlar; Ticaret niyetiyle alınan her türlü mal, ev eşyası, mobilya, elektirikli ev eşyaları, giyecek ve yiyecek maddeleri, hububat ve hayvanlar, altın, gümüş veya diğer değerli taşlar ve madenlerden olan ziynet eşyaları, evler, dükkânlar, arabalar, arsalar,  tacirin mağazasındaki veya deposundaki ticari mallar, ticaret için bulundurulan petrol ve her türlü madenler vs. hepsi ticari mallardır.

Ancak ticaret mallarının zekâta tabi olabilmesi için şu üç şart gerekir.

1-         Satın alırken ticarete niyet etmek gerekir. Bu mallar ticaret niyetiyle almışsa                     her sene zekâtını vermesi gerekir. Eğer ki ticaret niyeti ile alınmamış ise sadece                    karar değiştirip de satarsa zekâtını sattığı değer üzerinden verir.

2-         Ticaret malının nisaba ulaşması.

3-         Ticaret malının üzerinden bir yıl geçmesi. Eğer ki mal ticari niyetle bulunduruluyorsa satılmayıp depoda da beklese her sene zekâtı verilir.

Ticarethanelerde bulunan devamlı sürkile yoluyla alınıp satılmayan demirbaşlar zekâta tabi değildir. Mesela malların yerleştirildiği tezgâh ve raflar, takımlar, dolaplar, testere, keser, saban, Fabrikanın arsaları ve binaları, üretim makineleri, sadece nakliye için bulundurulan nakliye araçları vs. gibi.

Ancak arsa, tarlalar, apartman, daireler, araçlar, binekler veya yukarıda saydıklarımız gibi şeyler kiraya vermek suretiyle gelir getirirlerse, ulema bunları uşr (öşür) olarak değerlendirmiş ve eğer gelirin masrafı yoksa onda bir, masrafı varsa kimine göre masraflar çıkartılmadan yirmide bir, kimi âlimlere göre de masraflar çıkartılıp düşüldükten sonra onda bir olarak zekâtını verir. Bunu aylık veya senelik vermesinde bir beis yoktur.

Zekât, ticari mallardan ve karlardan yılsonu geçim, diğer masraflar ve borçlar çıktıktan sonra birlikte verilir. Zekât, yıllık olarak tespit edildikten sonra hemen verilmelidir. Bazı ortamlarda şahid olduğumuz gibi bir yıllık zekât hesaplandıktan sonra verilecek miktarı bir yıl daha bekletmek yanlıştır. Bunu böyle söyleyenler dinde hata etmektedirler.

Hadiste geçen “emrederdi” ifâdesinden anlaşıldığına göre, Hz. Pey­gamber ticâret mallarının zekâtını vermelerini onlara emir sıygasiyle bil­dirmiştir. Emir sıygası ise, vücûba delâlet eder. “es-sadaka” kelimesi de zekât manasında kullanılmıştır. Bu sebeple ticâret mallarının zekâtını ver­mek vâcibtir.

Sahabe, tâbiûn ve ondan sonra gelen fakihler ticâret mallarının zekâ­tını vermenin vâcib olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Hatta İbnu'I-Münzir ile Ebû Ubeyd Kasım b. Sellâm bu hususta icmâ olduğunu söyle­mişlerdir.

Îbnü'l-Münzir şöyle demektedir: İlim ehli, ticâret malları üzerinden bir yıl geçtiği zaman zekâtını ver­menin vâcib olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Bu vücûb Hz. Ömer, İbn Ömer ve İbn Abbas'tan rivayet edilmiştir. Aynı zamanda fukahâ’i seb’a, Hasan el-Basrî, Câbir b. Zeyd, Meymûn b. Mihrân, Tâvûs, Nehaî, Sevrî, Evzâî, Şafiî, Ebû Ubeyd, İshâk, Ebû Hanife ve arkadaşları da bu görüştedirler.

Zahirîler, bunlara muhalefet edip “ticâret mallarının zekâtı verilmez” demişlerse de delilleri zayıf olduğundan onların bu görüşüne itibar edilme­miştir.

Ticaret mallarının zekâtını vermek için üzerinden hicrî takvim’e göre bir senenin geçmiş olması (Hevelânü'1-havl) ve nisaba ulaşması şarttır.

Ticâret mallarının kıymeti, 200 dirhem gümüş veya 20 mıskal altına eşit olduğunda nisaba ulaşmış sayılır. Bugün muhakkik âlimler, nisabta altına itibar etmektedir ki onun da; Günümüzde müzelerde bulunan, Hz. Ömer döneminde bastırılmış olan dinarların (altın) tartılması sonucu bu ölçünün 85 gramolduğu ifade edilmiştir. Yani 85 gram altın değerinde ticâret malına sahib olan bir kimse malı­nın kırkta bir’ini (%2,5) zekât olarak verecektir. Ondan az olursa vermekle mükellef değildir.

Nisâb miktarının senenin başında mı, sonunda mı nazar-ı itibâra alı­nacağı hususunda ihtilâf edilmiştir:

a. Nisab miktarına yalnız senenin sonunda itibar edilir. Meselâ, bir ticâret malı, senenin başında nisaba ulaşmadığı halde, sene sonunda ula­şırsa, sene sonunda nisaba ulaştığına bakılarak zekâtı verilir. Malik ile İmam Şafiî bu görüştedirler.

b. Nisab miktarının sene boyunca devam etmesine itibar edilir. Şayet nisab miktarı senenin bir bölümünde eksilirse, o sene kesikliğe uğramış olur. Hal böyle olunca mal ne zaman nisab miktarına ulaşırsa, sene o zaman­dan itibaren başlar. Sevrî, Ahmed b.Hanbel, İshak, Ebû Ubeyd, Ebû Sevr ve İbnu'l-Münzir bu görüştedirler.

c. Nisab miktarı, senenin başıyla sonunda nazara alınır. Sene arasın­da nisabın eksilmesine bakılmaz. Örneğin, bir ticaret malı sene başında ni­sab miktarına bağlı iken bir kaç ay sonra eksilip de sene sonunda yine nisab miktarına baliğ olursa, zekâta tâbi olur.

Ebu Hanîfe ve arkadaşları bu görüştedirler. Bizim de tercih ettiğimiz görüştür. Bu görüş; hem tüccarlara bu kadar hesab yaptırmamak için, çünkü bu iş sene boyunca devamlı nisab oranı düştü mü? Yoksa düşmedi mi? meselesinden dolayı devamlı hesap tutmayı gerektirir,  hem de fakirlerin gözetilmesi için tercih edilebilir.

Zekâtın ticâret mallarının kendisinden mi, kıymetinden mi verileceği konusunda âlimlerin görüşlerini de şöyle sıralayabiliriz:

a. İmam Ebû Hanîfe ve İmam Şafiî'nin bir kavline göre tacir, mu­hayyerdir, isterse malın kendisinden isterse kıymetinden verir. Meselâ ku­maş satıyorsa, isterse kumaş verir, isterse kıymetini para olarak verir.

b. İmam Şafiî'nin ikinci kavline göre, tacir malın yalnız kendisinden vermelidir. Şafiîlerden Müzenî de bu görüştedir.

c. İmam Ahmed ve İmam Şafiî'nin diğer bir kavline göre tacir, malın yalnız kıymetinden vermelidir.

Ebû Dâvûd ile Münzirî’nin 1562 nolu hadisin sıhhati hakkında sükût etmele­ri, İbn Hümam’ın dediği gibi onlar tarafından hasen kabul edildiğine alâ­mettir. Nitekim İbn Abdi'1-berr de onu hasen görmüştür.

İbn Hacer el-Askalânî ise, “Bulûğu'l-Merâm” adlı eserinde bunun isna­dının leyyin olduğunu söylemiştir.

İbn Hazm bunun senedinde geçen, Cafer b. Sa'd, Hubeyb b. Süley­man ve Ebû Süleyman’ın kim olduklarının belli olmadığını söylemişse de Ahmed Muhammed Şakir Muhallâ’nın dipnotunda “onların kim oldukla­rının bilindiğini ve İbn Hıbbân’ın onları sika râviler arasında zikrettiğini” söylemektedir.

Bu hadîs zayıf kabul edilirse de sahabenin icma’i ve mallardan zekâ­tın vâcib olduğuna delâlet eden delillerin umumu ile kuvvet bulmaktadır. Binaenaleyh ticaret mallarının zekâtını vermek vâcibtir. Bu konuda ehl-i ilim arasında ittifak vardır.

Ancak ulema ticaret için olmayan mallarda ihtilaf etmiştir.

Bu ihtilâfın sebebi, kıyas ile zekâtın vacib olup olmadığında ve Ebu Davud’un rivayet ettiği Semura b. Cündüb’ün “Rasâlullah (s.a.s) satışa çıkardığımız eşyanın zekât’ını vermemizi emrederdi”  hadisi ile Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in, buğda­yını satışa çıkaran adama buyurduğu rivayet olunan “Buğdayın zekâtını ver”  (Hâkim, Mustedrek, Zekât, B: 546, Hds: 1497-1498-1499) hadisinin sıhhatinde ihtilâf etmeleridir.

Cumhur, “Ticaret için eşya satın almaktan maksat kâr sağlamak oldu­ğuna göre, bu eşya da birer kâr kaynağı olduğunda ittifak edilen ekin, hay­van, altın ve gümüş gibidir” şeklinde kıyas yapmıştır.

Nitekim Hz.Ömer’in oğlu Abdullah şöyle demiştir; “Ticaret için olmadıkça eşyada zekat yoktur.” (Beyhaki, Sünen 4/147, Aynı zamanda bunu İmam Şafi El-Umm’da sahih bir senedle rivayet etmiştir.) Tercih edilen görüş budur.

Tahâvî ise; “Hz. Ömer ile İbn Ömer'in, ticaret için olmayan gayrı menkul ve eşyaya da zekât düştüğünü söyledikleri ve ashab’tan hiç kimsenin onlara itiraz etmediği sa­bittir” demiştir. Kimisi de “Bu gibi şeyler ashabın icmaı demektir” demiştir. Fakat yukarıda da söylediğimiz gibi bu zayıf bir görüştür. Bunların delili ise şu hadistir: 

Dârekutni ve Beyhakî’nin, Ebü Zerr (r.a.)’dan rivayet ettiğine göre; Rasulüllah şöyle buyurdu: “Develerde zekât vardır. Koyun­larda zekât vardır. Sığırlarda zekât vardır. Fazla ev eşyasında zekât vardır.”

Ticari Karın Zekâtı

Ticaret kârları hakkında üç görüş vardır. İmam Şâfi: “İster sermaye ni­sab olsun, ister olmasın ticaret kârlarının yılı, kazanıldıkları günden itibarendir” demiştir ki bu görüş, Ömer b. Abdülaziz'den de rivayet olunmuştur. Zira rivayete göre Ömer b. Abdülaziz valilere, tüccarların kazançlarına üzerin­den bir yıl geçmedikçe dokunmamalarını yazmıştır.

İmam Mâlik “Sermayenin yılı aynı zamanda kârın da yılıdır. Yani ser­mayenin yılı tamam olduğu zaman sermaye ister nisab olsun, ister nisaptan az olup kârı ile birlikte nisaba erişsin, kârın zekâtı onun zekâtı ile birlikte çı­karılır” demiştir.

Ebû Ubeyd “İmam Mâlik'in bu görüşüne, kendi tabilerinden başka hiç kimse katılmamıştır” demiştir. Kimisi de sermayenin yılı tamam olduğu za­man, nisap olmadığı halleri arasında ayırım yaparak, “Eğer nisap ise her iki­sinin zekâtı birlikte çıkarılır, değilse zekât verilmez” demiştir. Bunu da Evzâî, Ebû Sevr ve İmam Ebû Hanife benimsemiştir.

Bu ihtilâfın sebebi, kâr, yeni ele geçen bir malın hükmüne mi, yok­sa ana sermayenin hükmüne mi tabidir diye tereddüt etmeleridir. Kârı, yeni ele geçen mala benzetenler, “Onun için yeni bir yıl beklemek lâzımdır” demişlerdir. Kârı, anaparaya, yani sermayeye benzetenler ise, “Kâr, sermaye­nin hükmüne tabidir” demişlerdir. Fakat şu var ki kâr ancak sermaye nisab olduğu takdirde sermayeye benzetilebilir. Bu cumhurun görüşüdür. Amel edilecek görüşte budur. Bunun içindir ki, İmam Mâlik’in bu husustaki görüşü zayıf görülmüştür

Ticaret Mallarının Nisab Oranı ve Zekâtı

Cumhur ulema nisab hakkında; “Yalnız satmak niyeti ile satın alınan eşyaya mahsus olup bu eşya nakdeyn, yani altın ve gümüşle kıymetlen­dirilir. Eğer, yirmi miskal altın veyahut iki yüz dirhem gümüş kıymetini bu­lursa zekât düşer” demişlerdir. Çünkü telef edilen eşyalar, daima altın ve gü­müşle kıymetlendirilir.  Altın ile gümüş alım satımların birer vasıtasıdır. Günümüzdeki kâğıt paralarda devletlerin kasasında bulunan külçe altınlar mukabilinde çıkarılan banka havalesidir. Devletler, birinci dünya savaşından sonra ortaya çıkan bu sistemi devlet hazinesindeki altın stoklarını koruyabilmek ve halkın elinden ekonomik gücü alıp halkı kendine mahkûm bırakabilmek için yapmaktadırlar. Kısaca kâğıt paralara kuvvetli alacak durumunda olan ve kasalarındaki altın karşılığı devletlerin verdiği senetlerdir diyebiliriz. Bu kağıt paraların ve ticari olan eşyaların, hakkında nas olan ve Rasulullah’ın (s.a.s.) kullandığı gerçek basılmış para birimi olarak kullanılan altın (dinar) ve gümüş’e (dirhem) kıyas edilerek hesaplanıp zekatının kırkta bir yani %2.5 oranında verilmesi gerekmektedir. İmam Muhammed’e göre, kendisiyle eşyaya değer biçilebilen her şey paradır. Böylece paranın sadece altın, gü­müş veya diğer madenlerden olması gerekmez.3

Ancak günümüzde gümüşün çok değer kaybetmesinden dolayı bunların değer bakımından altına kıyas edilmesi daha isabetli olacaktır. Bu çağımızda ortaya çıkmış bir durumdur. Dolayısıyla eski ulemamız bunlardan bahsetmemiştir. Ayrıca, bunlara göre diğer zekât mallarına zekât düşmesi için nasıl üzerin­den bir yıl geçmesi şartsa kağıt para ve eşya üzerinden de bir yıl geçmesi şarttır.

Zira İmam Mâlik: “Başkasından alacaklı olan kimse, nasıl alacağını al­dıktan bir yıl sonra zekâtını veriyorsa, kişi de malını sattıktan bir yıl sonra zekâtını vermekle mükellef olur” demiştir. Bu da İmam Mâlik'e göre mu­ayyen zamanlarda alım satım yapan, yani eşya fiyatlarının düşük olduğu za­manlarda satın alıp fiyatlar yükseldiği zamanlarda satan kimselere mahsustur ki bunlara “muhtekir” denilir. Çünkü bunlar, eşyalarını ne zaman aldıklarını ve ne zaman sattıklarını bilirler.

Mâlikîler'in “mudir” dedikleri devamlı sürüm yapan tüccarların hük­mü ise; Bunlar için muayyen bir alış ve satış zamanı yoktur. Bunlar eşyayı satın aldıkları günden itibaren yıllarını hesaplar, yılsonunda eşyalarını kıymetlendirir ve ellerindeki nakit paraları ve başkasında bulunan alacakları ile birlikte zekâtını verirler

İmam Şafii, İmam Ebû Hanife, İmam Ahmed, Süfyan Sevrî, Evzâî ve diğerleri olan cumhur ise, “müdir” ile “muhtekir” arasında fark görmeyip, “İkisinin hükmü birdir, kişi ticaret maksadı ile satın aldığı eşyayı eğer yıl içinde satamaz veya başka eşya ile değiştiremezse yılsonunda onu kıymet­lendirip ona göre zekâtını verir” demişlerdir. Kimisi de: “Zekâtı, yılsonundaki kıymetine göre değil, alındığı fiyat üzerinden verilir” demiştir.

Cumhurun görüşü insanların mallarını ticarete sevk edilmesi, stokçuluk yapılmaması ve piyasanın hareketlendirilmesi açısından zekâtın ruhuna daha uygundur. Çünkü zekât; mal sadece zenginler arasında dolaşan bir meta haline gelmesin ve zenginleri yatırıma, istihdama yönelsinler diye şeriatın toplum ekonomisini düzenleyen bir hükmüdür. Batılı toplumlarda, bu para ve mal stokçuluğunu engelleyebilmek ve ekonomiye kazanabilmek için türlü türlü metotlar geliştirmeye çalışmışlardır. İslam’ın bu konuya zekât sistemiyle getirdiği çözüm ise hem stokçuluğun önüne geçip ekonomiyi canlandırmak hem de toplum içinde ezilmiş, kenarda kalmış yoksul ve fakirlerin gözetilmesi açısından en mükemmelidir. Yeter ki biz şeriatımızı bilip hakkıyla uygulayalım.

Dipnot

1- İmam Malik, Muvatta, Ticaret malının Zekâtı Babı: 9, Hds: 20

2- Ebu Davud, Zekât, Hds:1562

3- El-Kasani, Bedayius-Senayi, Cilt:5,Sf:185

 

 

 

 

 

Yazar:
Nasruddin Yasin
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul