20 Ocak 2018 - Cumartesi

Şu anda buradasınız: / TOPLUMLARI HELAK EDEN BÜYÜK GÜNAHLAR: İNSAN ÖLDÜRMEK-2

TOPLUMLARI HELAK EDEN BÜYÜK GÜNAHLAR: İNSAN ÖLDÜRMEK-2

 


 

                                                                                                                                            

                                                                                                                                 

 

 

Bir yakını öldürülen (mirasçı durumundaki) kimse üç şeyden birisini seçmekte serbesttir.

 

Ebû Şürayh el-Huzâî (r.a.)’den rivayet edildiği­ne göre Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

 

“Yakınının öldürülmesi veya bir uzvunun kesilmesi musibeti ba­şına gelen (mirasçı durumundaki) kimse (şu) üç şeyden birisini seç­mekte serbesttir. Eğer dördüncü bir şey isterse manî olunuz. Üç şey: Katili öldürmesi veya onu af etmesi ya da diyet (tazminat) almasıdır. Kim bunlardan birisini yaptıktan sonra (diğer bir şeye) dönüş ederse şüphesiz o kimseye, içinde ebedî olarak kalacağı cehennem ateşi vardır.”1

 

Hadîs, maktulün mirasçısı katili öldürmek veya onu af etmek ya da tazminat almak hususunda muhayyer olduğuna delâlet eder. Keza, maktulün velîsinin bu üç şeyden ayrı dördüncü bir şey iste­yemeyeceğini ve istediği takdirde ona engel olunmasını ifâde ve em­reder.

 

Katil Kasden Öldürürse Maktulün Mirasçıları Diyete Razı Olurlar

 

Amr bin Şuayb’ın dedesi (Abdullah bin Amr bin el-As) (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.s) şöyle buyurdu:

 

“Kim (bir mü’mini) kasden öldürürse o kimse maktulün velîle­rine teslim edilir. Maktulün velîleri dilerlerse onu öldürürler, diler­lerse diyet (kan bahası) alırlar. Bu da otuz (aded) hikka (dört yaşı­na giren dişi deve), otuz aded ceza (beş yaşına basan dişi deve) ve kırk aded halıfa (hâmile deve) dir. Bu diyet, kasden öldürme tazmina­tıdır. Maktulün velîleri ile hangi meblâğ üzerine sulh yapılırsa bu meb­lâğ onların hakkıdır. Bu da diyetin ağırlaştırılmış olanıdır.”2

 

Bu hadisi şerife göre kasten öldürülen bir mü’minin diyeti yüz devedir. Bu diyeti katil peşin olarak ödemek durumundadır. Bu diyetin muğallaza yani ağırlaştırılmış diyet olması şu yönlerden­dir: Develerin 30 adedi 4 yaşında, 30 adedi 5 yaşında ve 40 adedinin hâmile olması, diyetin katilin yakınlarından değil de doğrudan doğ­ruya katilden tahsili ve bunun defaten peşin olması gereklidir. Mâliki, Şafiî ve Hanbeli mezheblerinin görüşü budur. Hanefîlere gelince bunlara göre kasten öldürme diyeti yine 100 devedir. Ama bunların yaşları farklıdır. Şöyle ki, 2’nci, 3’üncü, 4’üncü ve 5’inci yaşlara basmış dişi develerden 25’er aded olacaktır. Bu diyet, katilin baba tarafından mirasçısı durumunda bu­lunan erkekler tarafından üç yıl içinde taksitle ödenir. Bu diyet hatâen öldürme nevindeki diyete göre ağırdır. Bu nedenle bu diyete de muğallaza yâni ağırlaştırılmış diyet denilir.

 

Bir mü’mini kasden öldüren katil ile maktulün mirasçıları bir kan bahası üzerine barıştıkları zaman anlaştıkları mal diyet miktarından az olsun çok olsun, bu sulh caizdir. Biçilen kan bahası ne ise yani diyet miktarından az veya çok ya da tam diyet kadarı ise bunun ödenmesi vacip olur ve katil kısas yoluyla öldürülmekten kur­tulmuş olur. Bu hüküm hususunda imamlar ittifak halindedir. Hadisin son kısmındaki, “Maktulün velîleri ile hangi meblâğ üzerine sulh yapılırsa bu meb­lâğ onların hakkıdır” fıkrası bu hususa aittir. Şu halde mak­tulün velîleri ne gibi bir mal ve meblâğ üzerine sulh olurlarsa bu mikdar diyetten fazla da olsa onların hakkıdır. Diyetten fazla olur­sa şiddetlendirilmiş bir diyet olmuştur, denilebilir. 

 

Şibh-i Amd  (Yâni Kasıtlı Gibi Olan Öldürme) Diyeti, Muğallaza (Yâni Ağırlaştırmış) Diyet Babı

 

Bundan önceki konuların izahını yaparken diyet duru­mu bakımından öldürme çeşitlerinin üç olduğunu ve bunlara amden öldürme yani kasten öldürme, Şibh-i Amd öldürme, yâni kasden ola­na benzeyen öldürme, Hatâen öldürme, yani kasıt olmadığı gibi bu­na benzer sayılan çeşidin dışında kalan, öldürme isimlerinin verildi­ğini belirtmiştik. Ayrıca bu çeşitlerin âlimlerce yapılan tariflerine de işaret etmiştik.

 

Bu üç çeşidin özlü tarifini tekrarlayacak olursak: Amden öldürme; silâh­la olan veya bilenmiş sopa gibi silâh hükmünde görülen bir cisimle işlenen katil olayıdır. Ebû Hanîfe. Böyle tarif etmiştir. Ebû Yûsuf, Muhammed ve Şafii ise: Büyük taş veya bü­yük bir ağaç parçası vurmak suretiyle olan öldürme olayı da amden öldürme türüne girer, demişlerdir.

 

Şibh-i Amd öldürme ise; bu üç imama göre, genellikle öldürücü olmayan bir cisimle dövmek isterken bu dövmeden meydana gelen öldürme olayıdır. Ebû Hanîfe ise: Silâh ve bunun hükmünde görülen cisimler dışında kalan bir cisimle olan öldürme olayıdır, demiştir.

Bu nevi öldürme amden öldürme ile hatâen öldürme arasında kalan üçüncü bir nevî sayılır. Mâlik bu nevi öldürmeleri kabul etmiyor. Amden öldürme ile hatâen öldürme dışında bir öldürme çeşidi yok­tur, diyor. Bu üçüncü nevi öldürmenin varlığına hükmeden âlimler buna şu ismi de verirler: Şibh-i Amd olan hatâen öldürme (yâni kasden öldürmeye benzeyen ve fakat hatâen olan öldürme).

 

Hatâen öldürme; Kasıt olmayan veyahutta kasta benzemeyen tam bir hata sonucu olan öldürmelerdir.

 

Abdullah bin Amr bin el-Âs (r.a.)’dan ri­vayet edildiğine göre; Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

 

“Kasden öldürmeye benzeyen hatâen (yanlışlıkla) öldürme ola­yının maktulü, kamçı ve sopa ile öldürülen kimsedir. (Bunun diyeti), kırk tanesi hâmile olan yüz devedir.”3

 

Atâ, Şafiî ve Muhammed bin el-Hasan bu hadîsin zahirini tutarak: Bu diyet, kırk aded hâmile, dört ya­şına ve beş yaşına basmış otuzar adet dişi olmak üzere yüz deve­dir, demişlerdir.

 

Muğallaza yâni ağırlaştırılmış olan bu diyet kati­lin baba tarafından olan mirasçıları tarafından üç yıl içinde taksitle ödenecektir.

 

Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf, Ahmed ve İshâk’a göre; Bu diyet, iki, üç, dört ve beş yaşlarına basmış dişi develerden yirmi beşer adettir. Bu diyet katilin baba tarafından olan erkek mirasçılarınca üç yıl içinde taksitle ödenir.

 

Mâlikîler ise bu nevî öldürmeyi teammüden öldürme sayarlar ve bunun diyeti teammüden öldürme diyetidir, derler ki, birinci grubunun yukarıda beyân edilen görüşlerinde anlatılan yaşlarda­ki develerdir. 

 

Bîr Mü’mînî Hatâen (Yanlışlıkla) Öldürme Diyeti

 

Amr bin Şuayb’ın dedesi (Abdullah bin Amr bin el-Âs) (r.a.)’den rivayet edildiğine göre; Rasûlullah (s.a.s.):

 

“Kim hatâen (yanlışlıkla) öldürülürse onun develerden di­yeti otuz bint-i Madhâd (iki yaşına giren dişi deve), otuz bint-i Lebûn (üç yaşına giren dişi deve), otuz hıkka (dört yaşına basan dişi deve) ve on bint-i Lebûn (üç yaşına giren erkek devedir, buyurmuştur. Rasûlullah (s.a.s.), köylülerin ödeyeceği bu diyet için dört yüz dinar (altın) veya buna denk gümüş kıymet takdir ederdi. Deve sahiplerinin ödeyeceği bu diyet için de kıymet takdir ederdi. Develer pahalanınca, (deve sahiplerinin ödeyeceği) diyetin bedelini de artırırdı ve develerin fiatı düşünce diyetin bede­lini de eksiltirdi. Resûl-i Ekrem (s.a.s.), deve sahiplerinin ödeyeceği bu nevî diyetin kıymetini zamanın (rayiç) durumuna göre ayarlardı. Böylece bu nevî diyetin kıymeti Resûlul­lah (s.a.s.) hayatta olduğu dönemde, dört yüz dinar (altın) ile sekiz yüz dinar (altın) arasındaki meblâğlara veya bunun (yâni sekiz yüz dinarın) gümüşten dengi olan sekiz bin dirheme ulaştı. Resûlullah (s.a.s.) sığır sürüsü sahipleri tarafından diyeti sığırdan ödenecek maktulün diyetinin iki yüz sığır olduğuna ve koyun sürüsü sahipleri tarafından diyeti koyundan öde­necek maktulün diyetinin iki bin koyun olduğuna hükmetti.”4

 

İbn-i Abbâs (r.a.)’in hadîslerine göre di­yet, gümüşten ödendiğinde on iki bin dirhemdir. Amr bin Şuayb’in dedesinin hadîsine göre ise köylüler diyeti altın veya gümüşten ödediklerinde, dört yüz dinar altın veya bunun değerin­deki gümüşü öderler. Bir dinar on dirhem kabul edildiğine göre dört yüz dinar altın dört bin dirheme tekabül eder. Bu, meblâğ köy­lülerden alınan diyet miktarıdır. Köylülerden bu kadar diyet aldı­ran Resûl-i Ekrem (s.a.s.) deve sahiplerinden bu meblâğı almayıp ödenmesi gerekli develerin günün râyıcına gö­re olan değerinin tutarı ne ise onu tahsil ettirdiği bu hadîste belir­tilmekte ve bu tutarın o dönemde dört yüz dinar ile sekiz yüz di­nar arasında oynadığı ifâde edilmektedir. Ayrıca sekiz yüz dinarın sekiz bin dirhem gümüşe tekabül ettiği bildirilmektedir. Bu ölçüleri günümüze uygulayacak olursak bir dinar (altın):  4.25 gr olduğuna göre, 400 dinar: 400 x 4.25 = 1700 gr eder. Bir gram altın: 83 TL olduğuna göre, 83 x 1700 = 141.100 TL eder. Eğer ki 800 dinardan olursa: 800 x 4.25 = 3400 gr eder. 83 x 3400 = 282.200 TL eder. Bu ölçüler eski ölçü birimlerinin günümüze aktarılan TL bazından yaklaşık değerleridir.

 

Amr bin Şuayb’in dedesinin hadîsinden çıkarılan di­ğer bir hüküm de sığır sahiplerinden iki yüz sığır ve koyun sahip­lerinden iki bin koyun diyet olarak alındığı ifâde edilmektedir.

 

Şu noktayı da belirtelim ki: Altın, gümüş, sığır ve koyundan öde­nen mezkûr meblâğları hatâen, yâni yanlışlıkla öldürme diyeti ola­rak alındığı anlaşılıyor. Altın, gümüş, sığır ve koyundan da diyetin ödenmesinin caizliğine hükmeden âlimlerin bir kısmı: Bu mallar­dan ödenecek meblâğlar hatâen olan öldürme diyeti olabildiği gibi Şibh-i Amd, yâni teammüden öldürmeye benzeyen öldürme diyeti de olabilir, demişlerdir. Ve hadisteki şu ifadeyi delil getirmişlerdir: “Ve Resûl-i Ekrem (s.a.s.), hatâen yan­lışlıkla öldürme diyetine develerin zamanlarına göre (yâni deve­lerin değişik zamanlardaki fiatlarına göre) kıymet takdir ederdi.” 

 

Diyet, Âkile (Katilin Yakınları) Üzerine (Vâcib)dir. Eğer Âkile Yok ise Diyet Beytü’l-Mal (Devlet Hazînesi) İçinden Ödenmesi Lâzımdır

 

Âkile: Âkil’in çoğuludur. Âkil, diyeti ödeyene denilir. Akl da diyet manasınadır.

 

El-Muğîre bin Şu’be (r.a.) şöyle de­miştir:

 

“Rasûlullah (s.a.s.) diyetin (katilin) âkile­si tarafından ödenmesine hükmetti.”5

 

El-Mıkdâm eş-Şâmî (bin Madîkerib) (r.a.)’den rivayet edildiğine göre; Rasûlullah (s.a.s.) şöyle bu­yurdu:

 

“Mirasçısı olamayan müslümanın mirasçısı benim. Onun diyetini öderim ve ona mirasçı olurum. Dayı, mirasçısı olmayan (yeğenin)in mîrasçısıdır. Onun yerine diyet öder ve onun mirasını alır.”6

 

Cenin’in Diyeti

 

Ebû Hûreyre (r.a.)’den şöyle demiştir: Hüzeyl kabilesinden iki kadın dövüştüler. Birisi öbürüne bir taş atıp öl­dürdü. Taraflar meseleyi Rasûlullah’a getirdiler. Rasûlullah (s.a.s.) ölen kadının karnındaki bebeğinin diyetini gurre olarak bir köle veya cariye; kadının diyetini de, katilin âkılesinin vermesine hükmetti. Öldürülen kadının mirası­nı oğluna ve onunla birlikte olanlara verdi. Bunun üzerine, Hamel b. Mâlik b. Nâbiğa el-Hûzelî: “Yâ Rasûlullah! Yemeyen, içmeyen, konuşmayan, ağlamayan bir ceni­nin diyetini nasıl öderim?! Böyleleri heder sayılır” dedi. Rasûlullah (s.a.s.): Onun seçili konuşmasından dolayı:

“Bu kâhinlerin kardeşlerindendir” buyurdu.7  

 

Abdullah b. Büreyde, babasından şöyle rivayet etti: Bir kadın başka birisine taş atıp (karnındaki bebeği) düşürdü. Mesele Rasûlullah (s.a.s.)’e arz edildi. Rasûlullah (s.a.s.) çocuk için beş yüz koyu­na hükmetti ve o gün taş atmayı yasak etti. Ebû Davud şöyle der:

Hadis böyle, “beş yüz koyun” şeklindedir. Ama doğrusu yüz koyundur. Abbas böyle (beş yüz koyun) dedi. O bir vehmdir.8

 

Ebû Hureyre (r.a.)’den; şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.s.) cenin hakkında gurre; köle, cariye, at veya katır ile hükmetti.9

 

Şâ’bî’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Gurre dirhem olarak: Beş yüz dirhem gümüştür.” Ebû Davud der ki: Rabîa dedi ki: “elli dinar altındır”10

 

Bilmediği Halde Tabiplik Taslayıp da Hastaya Zarar Veren Kişinin Durumu

 

Abdûl-Aziz b. Ömer b. Abdil-Azîz şöyle dedi: Babama gelen heyetlerden birisi, Rasûlullah (s.a.s.)’in şöyle buyurdu­ğunu söyledi:

 

“Daha önceden tabiplik yaptığı bilinmeyen birisi bir kavme dok­torluk yapmaya kalkar da hastaya zarar verirse dâmindir.” Abdül-Aziz: “Ama dikkat edilmeli ki onun tedavisi tarifle değildir. O an­cak damarları kesmek, yarayı yarmak ve yakmaktır” dedi.11

 

Ebu Davud şerhinde hadisle ilgili şu açıklamalar yer almaktadır: Hadis-i Şerif, ehil olmadığı halde hastaları tedaviye kalkıp onlara zarar veren kişinin verdiği zarardan sorumlu olduğuna delâlet etmektedir. Hattâbî, birisini tedavi ederken hastanın telefine sebep olması halinde diyetin gerekli olduğunda ihtilâf olmadığını söyler. Ancak bir kasıt olmadığı için kısas icâb etmez. Zira tedavi yapan kişi bunu zorla yapmamakta hastanın izni ile tedaviye yeltenmektedir.

 

Abdül-Aziz’in sözlerinden de anlaşıldığı gi­bi yukarıda açıklanan hüküm, câhil olduğu halde hastayı tedaviye yelte­nen kişinin ilâcı eliyle içirerek, yarayı yararak veya yakarak tedaviye kal­kışması halindedir. Böyle olmayıp da, hastaya bir ilâç kullanmasını ve­ya bir yarayı tedavi için bir yöntemi tavsiye etse hasta da zarar görse so­rumluluk olmaz. Avnü’I-Ma’bûd müellifinin Alkame’den naklettiğine göre haddi za­tında ehil olduğu halde, tedavi esnasındaki bir hatası yüzünden hastanın zarar görmesine sebep olan tabibe sorumluluk yoktur. Şüphesiz bu, kasti olmayan ya da ihmale dayanmayan kusurdur. İnsan hayatı fevkalâde önemlidir. O yüzden dinimiz insan hayatına gelebilecek bir zararı ön­leyecek tedbirleri almıştır. Bu kabilden olmak üzere, câhil tabibin faali­yetten men edilmesi gerektiğine hükmetmiştir.12 

 

 

Kısasın Uygulanması

 

Kısasın ne şekilde, kimler tarafından ve ne zaman uygulanması gerektiğine gelince: Ulema bunda da ihtilaf ederek, kimisi “öldüren, öldürdüğü kimseyi ne şekilde öldürmüş ise kendisi de o şekilde öldürülür. Eğer kendisi onu su­da boğdurarak öldürmüş ise kendisi de suda boğdurularak öldürülür. Eğer kendisi ona taş vurarak öldürmüş ise ona da taş vurularak öldürülür. Ancak eğer o şekilde öldürüldüğü takdirde işkencesi uzun sürüyorsa, o zaman kılıç onu daha çabuk kurtarır” demiştir. İmam Mâlik ile İmam Şafiî bu görüştedir­ler. İmam Mâlik’in tabileri onun bu görüşüne katıldıkları halde, bir başkasını ateşte yakan herhangi bir kimsenin ateşte yakılıp yakılmadığı hususunda ih­tilaf etmişlerdir. Bunlar ok ile öldüren kimse hakkında da aynısını söylemişlerdir. İmam Ebû Hanife ile tabileri ise “öldürdüğü kimseyi ne şekilde öldürmüş ise öldürsün, kendisi kılıç ile öldürülür” demişlerdir. Dayanakları da, Hasan’ın Peygamber Efendimiz’den buyurduğunu rivayet ettiği; “bir demir parçasından başka herhangi bir şey ile kısas alınamaz”13

Birinci grubun dayanağı da, Enes b. Mâlik’in “bir yahudi, bir kadının başını taş ile ezmişti. Peygamber Efendimiz de yahudinin başına taş vurarak ve yahut iki taşın arasına koyarak ezdi”14  

Kısasın kimler tarafından alınmasının gerektiği konusunda ise zahir şudur ki ölenin yakınları ölenin kısasını alırlar. Fakat kimisi; ölenin yakın­ları öldürene düşman oldukları için ona zulüm edebilirler. Bunun için kısasın onlar tarafından alınmasında sakınca vardır demiştir.

 

Kısas ne zaman alınır konusuna gelince: Ulema müttefiktirler ki eğer öl­düren, suçunu ikrar etmezse delillerle suçu sabit olmadan kendisinden kısas alınamaz.

 

Bir kimseden harem toprağında kısas almanın caiz olup olmadığında ve bir kimseyi zehirleyerek öldürene kısas lazım gelip gelmediğinde ihtilaf vardır. Cumhura göre lazım gelir. Zahiriler ise “lazım gelmez. Zira Pey­gamber Efendimiz, kendisi ile ashabına zehir yediren kadına dokunmamıştır” demiştir.

 

Bir kimseyi kasten öldüren hamile kadından ise doğum yapmadan kı­sas almanın caiz olmadığında ihtilaf yoktur.

               

Sonuç olarak; Ey insanlar! Eğer ki canı sıkılanın insan öldürmediği bir toplum istiyorsanız. Rabbinizin şu çağrısına kulak verin.“Ey akıl sahipleri, sizin için kısasta hayat vardır. Bu sayede adam öldürmekten belki sakınırsınız.” (Bakara, 2/179)        

 

Dipnot

1- İbni Mace, diyet, B: 3, Hds: 2623 Dârimi, diyet Hds: 1, Sünen-i Ebu Davud, diyet, Hds: 4496

 

2- Derakutni, Diyet, Hds: 3342, El-Mektebetul-Asliyye, Beyrut, Lübnan, Sf: 560, İbn-i Mace, diyet, B: 4, Hds: 2626

 

3- İbni Mace, diyet, B: 5, Hds: 2627, Ebu Davud, Diyât, 19 (4/185); Nesai, Kasame, 30-31 (8/36); İbn Mace, Diyet 5 (2/877); Müsned, 2/164, 166,178; Dârekutnî, Ebu Muhammed Abdullah b. Abdirrahman ed-Darimi es-Semerkandi (Abdullah Aydınlı), Sünen-i Darimi Tercüme ve Şerhi, Madve Yayınları, Madve Ofset, İstanbul, 1996: 5/208

 

4- İbni Mace, diyet, B: 6, Hds: 2630 Aynı hadisi İbni Abbas, Amr bin Şuayb’in dedesi ve İbn-i Mes’ûd’dan farklı lafızlarla, Derakutni, Diyet, Hds: 3336, El-Mektebetul-Asliyye, Beyrut, Lübnan, Sf: 559, Ebu Davud, Diyât, 18 (4/185); Nesai, Kasame, 32 (8/39); Tirmizi, Diyât, 1 (4/10); Müsned, 1/384, 450; Ebu Muhammed Abdullah b. Abdirrahman ed-Darimi es-Semerkandi (Abdullah Aydınlı), Sünen-i Darimi Tercüme ve Şerhi, Madve Yayınları, Madve Ofset, İstanbul, 1996: 5/197’de ri­vayet etmişlerdir.

 

5- İbn-i Mace, diyet, B: 7, Hds: 2633

 

6- İbn-i Mace, diyet, B: 7, Hds: 2634

 

7- Buharî, diyât 25; Müslim, kasâme 39; Nesâî, kasâme 12. Sünen-i Ebu Davud, diyet, Hds: 4576

 

8- Nesâî, kasâme 40. Sünen-i Ebu Davud, diyet, Hds: 4578

 

9- Sünen-i Ebu Davud, diyet, Hds: 4579, Beyhaki de, at ve katır sözlerinin mahfuz olmadığını söyler.

 

10- Sünen-i Ebu Davud, diyet, Hds: 4580

 

11- Nesâî, kasâme 41; İbn Mâce, tıb 16. Sünen-i Ebu Davud, diyet, Hds: 4587

 

12- (Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 15/318-319.)

 

13- İbn Ebî Şeybe, Hds: 1290. İbn-i Mace, Diyet, b: 25, Hds: 2668

14- Buhârî, Diyât, 87/7, no: 6879. Müslim, kasâme 15; Tirmizi, diyât 6; İbn Mâce, diyât 24; Nesâî, kasâme 13; Dârimi, diyât 4. Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: (15/258) mealindeki hadisi ile “Öldürülenler hakkında kısas size farz kılındı”  (Bakara, 2/178.) âyet-i kerimesidir. Çünkü kısas kelimesi ödeşme demek olup mümasele (benzerlik) ifade eder.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

               

 

 

Yazar:
Nasruddin Yasin
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul