20 Ocak 2018 - Cumartesi

Şu anda buradasınız: / VELA VE BERA HAKKINDA GENEL BİR DEĞERLENDİRME

VELA VE BERA HAKKINDA GENEL BİR DEĞERLENDİRME

                                  

 

                                                                                                                                       

Son çağlarda İslâm dünyası, hemen her alanda bir gerileme ve aşağılanma noktasına gelmiş bulunmaktadır. Müslümanlar akideleri yani inançları bakımından bir düşüş ve aşağılanmaya yuvarlanmışlardır. Çünkü müslümanlar, selefin gitmekte olduk­ları yolu bırakmışlar, boş sözlerin, sonradan İslama sokuşturulan kelam ilminin önemsiz meselelerine dalmışlardır. Batının boş ve önemsiz tartış­malarına bulanmışlardır. Bunlar herhangi bir şekilde bir gerçeği ifade et­medikleri gibi, işi giderek fesada ve yıkıma götürmüşlerdir.

 

Cihada gerekli önem verilmediği, İslâm’ın izzetine ve şerefine sımsıkı bağlanılmadığı için bir düşüş görülmektedir. Çünkü hakkı almaları yeri­ne hemen her türlü hurafeleri, yanlış tasavvufi düşünceleri ve körükörüne bir tevekkülü almışlardır. Zaten düşmanları onların böyle bir duruma düş­melerini devamlı istiyorlardı.

 

Kısaca hemen her türlü ilmî alanlarda geri kalmışlar, lider olma yer­lerini bırakmışlar, bunun yerine başkalarına tabi olma zilletini kabullen­mişlerdir. Hâlbuki müslümanlar her yararlı bilim dalında birer araştırıcı ve dalgıç durumunda iken, onlardan sonra gelen nesiller, kendilerine bırakılan bir mirası, hem de muazzam mirası terkettiler. Evet, bu mirası terk ettiler ki, kendilerinden bunu bu dinin düşman­ları alsınlar ve bundan yararlansınlar ve bugün gelebildikleri noktada bu­nu müslümanlara versinler. Sonradan gelen bu müslümanlar, insanlara İs­lâm adına çok kötü bir örnek ve ezilmişlik bıraktılar. Bu ise, din düşman­larının hemen her bir noktadan kendilerine saldırmalarını sağladı. Çün­kü düşmanların amacı bu yoldan Allah'ın nurunu söndürmektir. Hâlbuki kâfirler hoşlanmasalar da Allah nurunu tamamlamaktan asla vazgeçmez.

                                                 

Üstad Said El-Kahtani (rh.a.) bu konuda şunları ifade etmektedir; Günümüzde İslâm dünyasına karşı birçok sayıda ordular harekete geçmiştir. Bun­ların çokluğuna ve askeri güçlerine rağmen, bununla da yetinmemişler. Bu defa daha başka saldırı yollarını ve türlerini denemişlerdir. Askeri saldırı­lardan sonra, buna ek ve yardım olarak bu defa müslümanlara karşı kül­türel ve fikri saldırıyı başlatmışlardır. İşte bu kültürel ve fikri saldırının müslümanlar üzerinde yapmış olduğu tahribatı sıradan ordular yapama­mıştır.

 

Evet, bu alanda düşmanların ilk defa üzerinde kesinlikle durdukları bir şey var ki Bu, kalplere ve zihinlere şüphecilik ve zehir tohumlarının düşman eliyle atılması, kavramların alt üst edilmesiyle olmuştur. Çünkü düşman şüphe meydana getirebilecek düşünceleri yaymaya başlamıştır. Şöyle ki:"Dinin sosyal düzen ve sistemle ilgisi ne olabilir ki? Dinin iktisad ve ekonomiden ne gibi bir haberi olabilir ki? Dinin, ferdle toplum, toplum ile devlet arasında münasebeti olabilir mi hiç? Şu yaşanan gerçek hayatta, dinin bilimsel çalışmalardaki fonksiyonu söz konusu edilebilir mi? Dinin giysilerde ve özellikle de kadınlara ait giysilerde söz söyleme hakkı olabi­lir mi? Din ile sanat ilişkisi ne derece doğru olabilir? Dinin yayınla, basın­la, radyo, sinema ve televizyonla münasebeti ne olabilir? Kısaca din hayat gerçeğinden ne anlar ki? İnsanların üzerinde yaşamakta oldukları bu dünya gerçeğinde, dinin gerçekle olan ilgisi ne olabilir ki?"

 

Şeyh Muhammed Gazzalî'nin de söylediği gibi bu sömürünün amacı şudur:

 

"İslama mensup olmaktan aşağılık kompleksine düşen bir neslin mey­dana getirilmesi.”  

 

Üstad Abdülkadir Udeh (rh.a.) diyor ki: "Öyle bölgeler var ki, kendi­lerini müslüman olarak lanse etmelerine ve tanıtmalarına rağmen, ingiliz, Fransız, İtalyan ve Amerikan misyonerlerinin kendi ülkelerinde cirit at­malarına izin verirler. Hatta hıristiyanlığın propagandasını yapabilmeleri için, bunların müslümanların ülkelerinde okullar açmalarına da izin ve­rirler. Böylece buralarda devam edecek olan müslüman çocuklarını, din­leri açısından bir fitneye sokmak isterler. Nitekim bunun doğal bir sonu­cu olarak bu misyonerler, devletin resmi okullarında İslâm dinine ait ilim­lerin ve bilgilerin okutulmasını kaldırabilmişler, hatta îslâm tarihi dersle­rini bile kaldırıp yerine Avrupa tarihini koyarak buna değer vermeye, Önem vermeye çalışmışlardır. Avrupa tarihini, kültürünü ve uygarlığını saygınlı­ğın, medeniyetin ve ilerlemenin kıblesi olarak takdim etmektedirler.(el-İslâm ve Evdauna el-Kanuniyye", s.75.)  

 

Batı ülkeleri İslam dünyasına açtığı bu psikolojik savaşı eğitim,medya,sanat..vs gibi birkaç alanda yürütmektedir.

 

Şurası kesinlikle bilinen bir gerçektir ki, denildiği gibi, iki sınırlı bir reform. İşte bundan hareketle, tüm Allah düşmanı kâfirler şu gerçeği kav­radılar. İslâm akidesi (inancı) kalesini yıkmak, silâh ile mümkün değildir. Silâh gücü yoluyla bu iş başarılamaz. Bu silâh gücü ki, birçok kanları akıt­mıştır. Aynı zamanda Allah yolunda samimi bir şekilde cihad eden bu güç­lerin karşısında da durulamaz. Bunun içindir ki bir başka yol seçtiler. Bu seçtikleri yol çok daha etkin ve deha açısından da çok daha geçerli ve iğrenç bir yol. Bu yeni savaş metodu, İslâm dünyasındaki eğitim ve öğretim kurum­larını ele almaktır. İçine yalan ve iftira karıştırılmış olan şüphe ve kuşku­lar üzerinde oturtulan teoriler ve düşünce sistemleri sadece bilimsellik elbisesiyle ve bilimsel araştırma adıyla devreye sokuldu. İslâm düşmanları bunun için şu yolu izlediler: İçteki eğitim ve öğretim kurumlarının hâkimiyetini ellerine almak. Evet, ilk hedefleri buydu.

 

Daha sonra izledikleri yol ise şöyle oldu; ilân ve reklâm araçlarının, yayın organlarının da bu yıkım üzerinde büyük bir etkinliği bulunmaktadır. Bütün bu gazete, dergi ve mecmuaların, bu kiralık basının tek bir amacı vardır. O da sapasağlam İslâm’ın cihad kav­ramını öldürmek. Nitekim bunların önde gelen simalarının ağızlarında hep geveleyip durdukları şey şudur:

 

Müslümanlar çok ahmak kimselerdir, tek bildikleri şey savaşmak­tır. Çünkü bunlar savaşı ve kan dökmeyi severler. Hiçbir zaman yürekleri­ni müsamahaya açmazlar." Çünkü bunlar hepsi de mutaassıptırlar.

 

Bu sayılan ilân, reklâm ve yayın araçları İslâm ülkelerinde de hala varlığı­nı sürdürmektedir. Özellikle de en iğrenç bir şekilde İslâm aleyhtarı ve müslümanlar üzerinde yürüttüğü olumsuz propagandalarını sürdürüp durmak­tadırlar. Bu yayın araçları veya kitle iletişim araçları bununla da kalma­yıp, kâfirleri güzel gösteriyor, onlara bağlı kalmayı, onları vazgeçilmez dostlar edinmeyi de telkin ediyor, buna davette bulunuyorlar. Öte yandan inananlar arasında ahlâksızlığın yayılmasını körüklüyorlar. Bu satılık basın bütün İslam ülkelerinde, konu olarak yıllarca, genelev kadınının problemlerini söyleyip durdular. Kadın meselelerini güya ele aldılar. Er­kek ve kadınların aynı ortamda çalışmaları, okulda aynı beraberliklerini sınıflarda da sürdür­melerinin gerekliliği beyinlere işleniyordu. Böylece dinin bunlar üzerindeki etkinliği yı­kılmaya çalışılıyordu. Din gericilikle damgalanıyor. Dinin kalıplaşmış ku­rallarının dışında bir şeyinin olmadığı ve eskimiş taklitlerden ibaret bu­lunduğu fikri savunuluyordu. Dolayısıyla din, çağın problemlerini ve me­selelerini çözemez düşüncesini yayıyorlardı.

 

Nitekim satılık gazeteler de şöyle konuşuyordu:

 

Gerçekten teknolojik ilerlemeler, en kutsal kitabı yani Kur'an'ı sarı yapraklara havale etti, artık bugün müzelerde korunur hale geldi.” Ancak zalimler ve işbirlikçilerine şu ayeti hatırlatmak isteriz. 

 

"Dikkat edin ki, Allah'ın laneti zalimlerin üzerinedir." (Hûd, 11/18)

 

Bir de müslüman kadının örtüsü meselesi vardır. Bu öyle bir konu ki, tüm kitle iletişim ve yayın araçları bunun üzerinde yoğunlaştırılmış bu­lunmaktadır. Bu iğrenç savaşı ilk başlatan kişiler ise  "Kadın Özgürlüğü" ve "Modern Kadın" gibi süslü sözlerle kadınlara seslenmektedirler. Ondan istediği şey, hemen her alanda Avrupalı kız kardeşini taklit etmesidir. Nitekim bu davetin ürünleri de gö­rülmedi değil.

 

Sonuç

 

İslam’da Vela ve Bera’yı anlayıp uygulamayan yani dostunu ve düşmanını bilmeyen, gerek düşünce ve gerek yöntem açısından kâfir toplumlardan etkilenen müslüman topluluklar gerçek dinine dostça ve ona bağlı olarak bakamaz. Kendi ümmetine ve milletine temiz ve doğru bir şekilde bakamaz. Aynı zamanda bu kimselerin müslümanlara yaklaşma veya uzaklaşma tarzı da İslama uygun olan bir tarzda olmayacaktır. Etkisi altında kaldığı düşünceye oranla İslâm’dan uzak kalacaktır. Bugün insanların eliyle üretilen tüm fikir ve düşünce sistemleri ve buna benzer yeryü­zündeki tüm bu sistemler varlık itibariyle Kitap ve Sünnetten kaynaklan­mazlar. Hepsi Allah ve Rasûlüne karşı savaş açmışlardır. Allah'ın dinine, Kitabına ve Rasûlü'nün sünnetine harb açmış bulunmaktadırlar. Kim bunlar­dan herhangi birisini kabul eder ve bunların prensiplerine göre hareket eder­se, bu açık bir şekilde kâfirlere dost olmak ve onlara yetki vererek, onla­rın velayetini kabul etmektir. Yine bu açık bir şekilde İslâm'dan beri ve uzak olmaktır.

 

Nitekim Rabbimiz Kur’an’da; kâfirleri dost edi­nen, onlara velayet yetkisini tanıyan onlardandır, diye açıklıyor. İşte ayet meali:"İçinizden onları dost tu­tanlar onlardandır." (Maide, 5/51)

 

İslâm, İnsanların üzerinde toplanmaları gereken ve hiç ayrılığa sap­mamalarını icab ettiren bir dindir. Bu din, insanları iman terazisiyle eşit ve denk tutar. Tıpkı bir tarağın dişleri gibi; Arabın aceme (Arap olmayana), siya­hın beyaza üstünlüğü yoktur. Üstünlük yalnızca takva iledir. Bu din, huzur ve mutluluğun kendisinde bulunduğu yegâne dindir.

 

Nitekim Rabbimiz şöyle buyuruyor:

 

"Bilesiniz ki, kalpler an­cak Allah'ı anmakla sükûnet bulur." (Ra'd, 13/28)

 

Bu din ancak istenilen mutlu ve üstün bir hayatı gerçekleştirip in­sanlar için sağlar; bakınız Rabbimiz şöyle buyuruyor:

 

"Erkek veya kadın, kim mümin olarak iyi amel işlerse, onu mutlaka güzel bir hayat ile yaşatırız. Ve onların mükâfatlarını, elbetteki, yapmakta ol­duklarının en güzeli ile veririz." (NahI, 16/97)

 

Ancak bu din sayesinde Rabbani manada bir temkin elde olunabi­lir. İmkânlar sağlanabilir.

 

Ve yine Rabbimiz şöyle buyuruyor:

 

"Allah, sizlerden iman edip iyi davranışlarda bulunan­lara, kendilerinden öncekileri sahip ve hâkim kıldığı gibi ken­dilerini de yeryüzüne sahip ve hâkim kılacağını, onlar için be­ğenip seçtiği dini (İslâmı) onla­rın iyiliğine yerleştirip koruya­cağını ve geçirdikleri korku dö­neminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vadetti. Çünkü onlar bana kulluk ederler; hiçbir şeyi bana eş tutmazlar. Artık bundan sonra kim inkâr ederse, işte bunlar asıl büyük gü­nahkârlardır." (Nûr, 24/55)

 

Herşeye rağmen biz gelecek için ümitliyiz. Çünkü Allah’ın da izniyle yeni İslâmî nesil, bize doğuşların ve müjdelerin öncüleri olduklarını göstermiş bulunmaktadırlar. İşte bu yeni nesil, bu ümmeti böy­lesi bir aşağılıktan, değerlerini yitirmekten ve başkalarına kuyruk olmak­tan kurtaracaktır. Bu apaçık bir şekilde dünyanın her bir bölgesinde gö­rülmektedir. İşte o gün gelince, müminler Allah'ın yardımı ve zaferiyle se­vinip mutlu olacaklardır.

 

Bütün dualarımızın sonunda, âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd ederiz.

 

Not: Bu yazı Muhammed Bin Said El- Kahtani’nin “İslâma Göre Dost ve Düşman” (Kayıhan Yayınları) isimli kitaptan istifade edilerek hazırlanmıştır.

 

 

Yazar:
Nasruddin Yasin
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul