24 Kasım 2017 - Cuma

Şu anda buradasınız: / SAVRULMA SAVUNMALARI KARŞISINDA MÜSLÜMAN KALABİLMENİN SABİTELERİ

SAVRULMA SAVUNMALARI KARŞISINDA MÜSLÜMAN KALABİLMENİN SABİTELERİ



Dinullah’tan arınmış hayat alanlarının sevdaya dönüştüğü bir zamandayız. Karanlık günleri geçiriyoruz. Karanlık geceleri aratmayan fitneler akını başlamış. Ahir zamanda yaşıyoruz. İkindi vakti Peygamberinin ümmetiyiz. İkindi vakti, yıl içinde güz mevsimine, insan ömründe ihtiyarlık vaktine, peygamberlik silsilesinde son Peygamber (s.a.s.)’in saadet asrına benzer. Günlük işlerin sona ermeye başladığı, gün içinde mazhar olduğumuz sağlık, selâmet ve hayırlı hizmet gibi İlahî nimetlerin meyvesinin alındığı zamandır. Güneşin batmaya yüz tutması ile de insan, dünyada bir misafir olduğunu, her şeyin geçici olduğunu anlar.  Bir imtihan salonu olan bu dünyada müslüman kalmak, müslümanca yaşamak ve müslümanca ölmek, en azında müslüman olmak kadar önemlidir. Rabbimiz buyuruyor:

“Ey iman edenler! Allah’tan nasıl korkmak gerekiyorsa öylece korkun. Sakın siz (ismen ve cismen) Müslümanlar (olmak)dan başka (bir isimle, bir sıfatla) can vermeyin.”1

Bu imanımızın bize İslâm uyarısıdır. Müslümanların “Müslüman Kalabilme Dâvâsı” bu ayet-i kerime’ye dayanmaktadır. İslâm’la yetinmek, imanı bütünlemektir. İslâm'dan perakende yansımalar, İslâm'ın sistem bütünlüğünü bozar. İslâm, külli bir sistem olarak kabul edilir ve yine külli bir hayat olarak yaşanır. İslâm kaygısından başka hiç bir kaygı taşımamak, bir iman alâmetidir. “Önce İslâm” diyerek direnmek,  “Müslüman Kalabilme Dâvâsı”na sadakat göstergesidir. Allah'ı Rab, İslâm'ı Din, Hz. Muhammed (s.a.s.)'i peygamber olarak seçmiş ve onlarla yetinmeyi ilke olarak benimsemiş müslümanlar için demokrasi ve demokrasinin kurumları, cehennem çukurlarından sayılırlar. Günümüzün müslümanları “Din ayrı devlet ayrı”, “iman ayrı siyaset ayrı” gibi safsatalarıyla demokrasi denilen cehennem çukuruna itilmektedirler. Müslümanın felaketine sebep olmak, seyirci kalmak, onu yalnız bırakmak, müslümanca bir davranış değildir. "İman"a rağmen, "iman"a sınır çizmek demektir. İman'dan başka her şeye hizmet etmek demektir. Sonu ise, tam anlamıyla heybettir, hasrettir, meskenet ve zillettir. Günümüz gerçekleri bu acı sona canlı birer şahittir. Dert bizimdir. Deva da kendimize gelmek, "iman"ın engin çerçevesinde birleşmek, duygularımızı "iman"ın komutasına vermektir. Çünkü iman, başlı başına izzettir, devlettir, güçtür, kuvvettir, dünya ve ahirette şereftir, tek geçerli değerdir. Kemal ve necat da bu izzete sahip çıkmaya bağlıdır. İmam-ı Serahsî (rh.a.) bu hususta şunları söylüyor:

“Ma’ruf’un/şer’i şerife ve akl-i selime uygun olanın başı, Allah Teâlâ’ya imandır. Dolayısıyla her mü’min, insanlara bunu emretmekle ve onları buna davet etmekle görevlidir. Münker’in/şer’i şerifin ve akl-i selim’in kötü gördüğü şeyin kökü de Allah’a şirk koşmaktır. Şirk, bilgisizliğin ve inatçılığın son noktasıdır. Çünkü onda, hiçbir te’vile dayanmaksızın gerçeği inkâr etmek anlamı vardır. Dolayısıyla her mü’min, gücü yettiğince insanları bundan alıkoymakla görevlidir.”2

 

Ma’ruf ve münker arasında kararsız kalmak, iman ile şirk arasında kararsız kalmaktan ileri gelir. Lat, Menat ve Uzza gibi putlar adına İslâm’a ve müslümanlara en acımasız düşmanlıkları sergileyen dünün azgınları ile; ilahsızsızlık, Lenin, Mao vs. putları ya da çağdaşlık, demokrasi, batılılaşma gibi ithal malı kavramlar adına mukaddes değerlere saldıran günün putperestleri ve dogmatikleri arasında tam bir niyet ve eylem birliği bulunmaktadır. Aralarında akıbet birliğinin olması da pek tabiîdir. Dünkü putperestlerle bugünkü putperestler arasında pek fark yoktur. Mesela dünkü putperestler helvadan put yapıp tapıyorlardı. Mideleri acıkınca da o putlarını yiyorlardı. Asrımızın putperestleri de hürriyet hesabına demokrasi putuna tapıyorlar. Acıktıklarında Mısır’da olduğu gibi demokrasi putlarını yiyorlar.

Yeryüzünde müslümanlar için en büyük felaket, iman ettiklerini yaşamayıp yaşadıkları gibi iman etmeye başlamalarıdır. Kişinin imanı aynı zamanda onun imtihanıdır. “İman ettiğini yaşamayan, yaşadığı gibi iman etmeye başlar!” Asrımızda genelde İslâm topraklarında özelde ise ülkemizde büyük savrulmalar yaşanıyor. Dünkü mücahidler önce müteahhitler, sonra müşahidler ve daha sonra da müsaitler oldular.  İnsanlar durmadan amentü değiştiriyorlar. Kıbleler tümden seyyar, amentüler bigayr-i ayar. Yeni dönemin amentüsü, sapıklar ve sapkınlar tarafından gerçekleştirilen savrulmaların savunmalarıdır. Bu savrulmaların savunmaları karşısında “Müslüman Kalabilme Dâvâsı”nın kaygısını taşıyanlar, sabitelerini tanımak ve onlara tutunmak mecburiyetindedirler. Aksi halde yolsuz, yurdsuz ve umutsuz kalmaya mahkûmdurlar. Şimdi savrulmaların savunmaları karşısında müslüman olarak bizi ayakta tutabilecek sabitelerimizi görmeye çalışalım.

Beldetün Tayyibetün Yurdumuz

 

Kur’ân-ı Kerim’in bu dünyada müslümanlar için tesbit ve tayin buyurduğu yurd, “Beldetün Tayyibetün”  yurdudur. Bu aynı zamanda Kur’ân’ın müslümanlardan istediği azad kabul etmez görevlerdendir. Dünyada “Belde-i Tayyibe” lerin mü’min insanlar tarafından oluşturulması, Kur’ân-ı Kerim’in vazgeçilmez maksatlarındandır. Rabbimiz buyuruyor:

“Andolsun ki Sebe’ kavmi için oturdukları yerde bir ibret vardır. Biri sağda diğeri solda iki bahçeleri vardı. Onlara “Rabbinizin rızkından yiyin de O’na şükredin Beldetün Tayyibetün/ne güzel bir belde ve çok bağışlayıcı bir Rab” denildi.”3

Dikkat edilirse, Rabbimiz iman etmiş Sebe’ halkının beldesini “Beldetün Tayyibetün” diye isimlendiriyor. İmanın güzelliği beldenin güzelliği olarak tezahür etmiştir. İmanımızın güzelliğinin yansıtılmadığı belde bizim yurdumuz değildir. İman edenlerin dünyaları da, ülkeleri de güzel olur. Beldetün Tayyibetün sahibi olan Sebe’ halkının evlerinin yollarının iki tarafında bahçeler vardı. Evleri bahçelerin içerisindeydi. Rabbim bu topluma; “Allah’ın size verdiği rızıktan yiyiniz” diyor. Arkasından da “O’na şükrediniz” buyuruyor. Tefsircilerimizin ifade ettiğine göre Sebe’ halkı ısınmak için “Öd” ağacını kullanmışlar. Böylece çevrenin çok güzel kokmasını sağlamışlardır. Hatta Yemen’in güneyinde denizden geçen gemiciler, havanın kokusundan Yemen hizasına geldiklerini anlarlarmış. “Çok güzel bir belde, çok güzel bir ülke ve bağışlayan bir Rab.“ Ne güzel değil mi? Güzel bir ülke, affeden bir Rab, insana lazım olan işte budur. Güzel olan ülke, güzel olan Allah’ın güzel olan kelamı Kur’ân-ı Kerîm’ine göre hareket eden bir toplumdan meydana gelecektir. Şu anda dünyanın hangi ülkesi böylesine güzeldir? Biz önce yaşamakta olduğumuz yerden itibaren bütün dünyayı güzelleştirmekle görevliyiz. Affeden rabbin indirdiği Kur’ân’a göre yaşayarak ülkeyi güzelleştireceğiz.4 Ülkemizi iman ettiğimiz Kur’ân’la idare etmemize müsaade etmeyenler, ülkemizi ve şehirlerimizi kirletmekten öteye geçemezler.

Beldetün Tayyibetün demek; Allah’ın hükmüne ve hâkimiyetine bağlı olan belde demektir. Haramların değil, helallerin geçerli olduğu, haramzadelerin değil, helalzadelerin iktidar oldukları belde demektir. “Tayyib” çok güzel, tertemiz, “Belde” ise; yaşanılan yer demektir. Dolayısıyla “Beldetün Tayyibetün” Kur’ân’ın maksatlarındandır. Kur’ân bizden haramlardan ve haramzadelerden arındırılmış beldeler, şehirler, memleketler istemektedir.

Bugün şehirlerimizde umumhaneler açık mı? Açık. İçki fabrikaları açık mı? Açık. Kumarhaneler açık mı? Açık. Allah’ın şeriatına muhalif yasa ve anayasa yapan Daru’n Nedve ve ona bağlı ve bağımlı olan sosyal ve siyasal kurumlar açık mı? Açık. Mahkemelerde Kur’ân’dan alınmayan, Kur’ân’a dayanmayan, Kur’ân’la çelişen ve çatışan kanunlarla hükmediliyor mu? Ediliyor. Bunların hepsi güvenlikli bir şekilde çalışıyorlar mı? Çalışıyorlar.  O halde yaşadığımız beldeler/şehirler, birer belde-i tayyibe sayılmazlar. Çünkü bu durumda beldelerimiz/şehirlerimiz fiilen haramların ve haramzadelerin işgalleri altındadır.

Beldetün Tayyibetün; vahyin avucundaki şehir demektir. Kelimelere nezaket ve nezahet elbisesinin giydirildiği, takvanın amir kılındığı şehir demektir. Nerede vahyin avucundaki belde-i tayyibelerimiz? Nerede vahyin emrindeki idarecilerimiz? Bugün biz müslümanlar için anın vacibi bu suallere cevap bulmaktır. Müslüman olarak vazifemiz; varlık sebebi haramları ve haramzadeleri koruma altına almak, dokunulmaz kılmak olan demokratik laik sisteme işlerlik kazandırmak, kolluk kuvvetlerinden olmak için yarışmak değildir. Allah Teâlâ’nın gönderdiği hiçbir Peygamber haramların altına imza atarak, haramları işleyerek, haramzadeleri yanına alarak, koruma altına alarak mücadele etmedi. Dolayısıyla haramların altına imza atarak, haramların işlenmesine göz yumarak, harama dayalı kurum ve kuruluşlara ruhsat vererek Peygamberlerin mücadelesine varis olunamaz.

Demokratik laik sistemlerde seçmenlerin sandık başına gitmeleri Müslüman kimliğin değil, Vatandaş Kimliği’nin neticesidir. Vatandaş Kimliğiyle ilgili olan “Seçme ve Seçilme Meselesi”ni; herhangi bir şer’i delile dayanmadan hükme bağlayanlar, ifrad ve tefrit hastalığına yakalanmaktan kurtulamazlar.

Demokratik Laik sistemlerde seçmenlerin geçim kaygısı, seçilenlerin de Firavunlaşma, Karunlaşma sancısı, müslüman ümmetin “Nesillerin Tevhid’le buluşturulması” sevdasına engel teşkil eden en büyük acısıdır. Asrımızın müslümanları Nur-u Kuır’ân yerine tamamen İlm-i Yunan olan demokrasiye, demokrasinin kurumlarına, oyunlarına umud bağladıkları günden bu yana besmelesiz nesillere, secdesiz şehirlere, Cüheladan olan reislere yenik düştüler. “Beldetün Tayyibetün” kategorisine giren şehirlerimiz bizim şirinlerimizdir. Onları harbi ve mürted müstevlilerden temizlemezsek, onları dokuzlu şerli çetelere teslim edersek, şerefsizlerin sayılarını çoğaltmış oluruz.

“Beldetün Tayyibetün” demek, kapısından Allah’a secde edilerek girilen şehir demektir. Yaşadığınız şehirde her gün kapitalizmin mabetleri diyebileceğimiz ATM’ler çoğalıyorsa, bunların plan ve projeleri “Nesillerin Tevhid’le buluşturulması” sevdasını unutturuyorsa,  kapitalizmin mabetleri diyebileceğimiz ATM’lerin ziyaret edildiği kadar mescidler ziyaret edilmiyorsa, bu durumda sizin beldeniz/şehriniz bir belde-i tayyibe olmaktan çıkmış demektir. Yani yurdunuzu kaybetmişsiniz demektir. Yurdunuzu bulmak, yurdunuza varmak istiyorsanız mutlaka kendi yolunuzda yürümelisiniz.

Kelimetün Tayyibetün Yolumuz

Kelime-i Tabyyibeleri olmayanların belde-i tayibeleri de olmaz. Belde-i Tayyibeye giden yol, Kelime-i Tayyibe’dir. Rabbimiz buyuruyor:

“Görmedin mi, Allah nasa nasıl bir mesel irad etmiştir. Kelimetün Tayyibetün/ Güzel bir kelime, kökü sabit (ve sağlam) ve dal (lar)ı semâda (yukarıda) olan bir ağaç gibidir.

(O ağaç) Rabbinin izniyle her zaman meyve verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara böyle misaller verir.

Kötü sözün durumu da, yerden koparılmış, kökü olmayan kötü bir ağaca benzer.

Allah, iman edenleri, dünya hayatında da, ahirette de sağlam bir söz üzerinde tutar; zalimleri de sapıtır ve Allah dilediğini yapar.”5

Bu ayet-i kerimden anlıyoruz ki; yolları Kelimetün Tayyibe olanlar uzun soluklu ve geniş ufukludurlar. Onların ufukları yerle gök arası kadar geniştir. Kısa soluklu, dar ufuklu olanlar, Kelimetün Tayyibe yolunda yürüyemezler. Kelimetün Tayyibetün;  doğru söz ve sağlam inanç anlamına gelir.  Aynı zamanda çerçevesi iman olan bütün güzel sözleri içine alır. Güzel sözlerin en güzeli "Şehadet kelimesi" olduğundan bu tabirin ifade ettiği ilk anlam Kelime-i Şehâdet olarak kabul edilmiştir.  Âyet-i kerimede geçen Kelime-i Tayyibe, İbn Abbas'a göre Kelime-i Şehâdet; Şecere-i tayyibe ile de mü'min kastedilmiştir. Mücâhid ve İbn Cureyc, "Kelime-i Tayyibe imandır" demişlerdir. Nitekim Hz. Enes (r.a.)'ın rivayet ettiği bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "İman, kökleri yere tutunmuş bir ağaca benzer. İman bu ağacın kökü, namaz gövdesi, zekât dallarıdır..."6 Bu hadis-i şerifte görüldüğü gibi iman; ağacın kökündeki ince damarlara benzetilmiş, ağacın bütünüyle bu damarlar vasıtasıyla beslendiği düşüncesi verilerek namaz, zekât ve oruç gibi ibadetlerin iman ile alakalı olduğu anlatılmak istenmiştir.

Kur'an'daki Kelime-i Tayyibe ve kelime-i habisenin hadislerdeki izahına gelince; Hz. Peygamber'e hurma lifinden bir tabak içinde yaş hurma getirilmişti. Hz. Peygamber (s.a.s.) bunun üzerine şu âyeti kerimeyi okudu: "Kelime-i Tayyibe, kökü sağlam, dalları göğe doğru olan bir şecere-i tayyibedir. Rabbinin izniyle o ağaç her an yemişlerini verir" Hz. Peygamber sonra şöyle dedi: "Bu hurmadır" sonra devamla, "alabis kelime habis (çirkin) bir ağaç gibidir. Bu ağacın kökleri topraktan sökülüp atılmıştır. Bir yerde tutunamaz" (İbrahim, 14/26) âyet-i kerimesini okudu ve "bu da Hanzala ağacıdır" dedi7 Bu hadis-i şeriflerde mü'min hurma ağacına benzetilmiştir. Çünkü hurma ağacının her şeyinden istifade edilebilir. Kâfir ise Hanzala ağacına benzetilmiştir. Bu ağacın meyvesi acı ve pis kokuludur. Hadis-i şeriflerde mü'minin bereketli ağaca benzetilmesi, âyet-i kerimedeki Kelime-i Tayyibenin iman ile tefsir edilmesine neden olmuştur. Bu açıdan, Kelime-i Tayyibe, başta Kelime-i Şehadet ve Kelime-i Tevhid olmak üzere tesbih, tahmid, tekbir, dua ve istiğfar gibi Allah'ın rızasına uygun hoş kelimelerin hepsini kapsar.

Kelime-i Tayyibe daha genel bir yaklaşımla, doğru söz ve sağlam inançtır. Kur'an'a göre bu "söz" ve "inanç"; tevhidi kabul etmek, peygamberlere vahye ve âhirete inanmaktır. Çünkü tevhidi kabul etmek bunları kabul etmeyi gerektirir. Bu âyet-i kerimede hoş ağacın devamlı meyvelerini vermesi ile güzel bir sözün ne kadar güçlü ve yaygın olduğu gösterilmektedir. Kâinat sistemi mü'minin şehadet ettiği bu güzel sözdeki gerçekliğe dayandığından, yeryüzü ve bütün bir sistem onunla işbirliği içindedir. Bütün sistemi ile gökyüzü de onun hizmetindedir. Bu nedenle mü'minle, tabiatta geçerli olan Allah'ın kanunları arasında bir çatışma yoktur; her şey tabiatı gereği ona yardım elini uzatır. Güzel söz âyet-i kerimede kullanıldığı ıstılahi tarifi dışında değerlendirildiğinde, önem ve kıymetini kaybetmez. Güzel söz o denli verimlidir ki, hayat sistemini ona dayandıran herkes veya her toplum her an ondan istifade eder. Çünkü güzel söz düşüncede berraklık, sinirlerde denge, karakterde güç, ahlâkta temizlik, ilişkilerde sebat, konuşmada doğruluk, kültürde soyluluk, ekonomide adalet, eşitlik ve siyasi harekette onurluluktur. Kısacası o, yerinde kullanıldığında her şeyi müspete çeviren bir iksirdir.8

Kelime-i Tayyibe, Kelime-i Tevhid’dir. Yani “Lâ ilahe İllâllah Muhammedü’r Rasûlüllah” tır. Kelimetün Tayyibe, mü’min insanın kalbinin derinliklerinde marifet ve tasdik ile kökleşmiş olan kelimedir.9 Kelime-i Tevhid, sabitleşmenin ve mü’min olarak sabit kalmanın garantisidir. Hayatlarını, ailelerini, cemiyetlerini ve devletlerini bu kelimeye dayandırmayan, bu Kelime-i Tayyibenin çerçevesi dâhilinde tutmayan Müslümanlar, asla ve kat’a ayakta duramazlar. Asrımızda müslümanlar kaygan zeminlerde dolaşıyorlar. Müslümanların ayakları bir türlü yer tutmuyor. Müslümanların dünyada rüşdlerini ispat etmeleri, kendilerine layık olan yerde sabit kalmaları, Kelime-i Tevhid’e tutunmaları ile mümkündür.

Kelime-i Tevhid, kavl-i sabittir. Dünyada Kelime-i Tevhid’e bağlı yaşayanlar, hem dünyada ve hem de ahirette sabit kalırlar.10 Kelime-i Tayyibe, Beldetün Tayyibetün’ün vazgeçilmezidir. Belde-i Tayyibenin gece-si sümbül kokan, gündüzü bülbül kokan beldedir. Çünkü Belde-i Tayyibe’-de konuşulan kelimeler, Kelime-i Tevhid’in ölçüsüne vurularak konuşulur. İslâm ümmetinin mensupları olarak dindeki anlamlarını değiştirdiğimiz, düşmanımızın emelleri doğrultusunda kullanarak anlam kaybına uğrattığımız kelimelerimiz, kaybettiğimiz kalelerimizdir. Bu Kalelerimizi geri almadan “Belde-i Tayyibe”lerimize kavuşamayız. Çünkü Belde-i Tayyibe, ancak Kelime-i Tayyibe ile idare olunur. Belde-i Tayyibe, Kelime-i Tayyibe ile idare olunursa Şecere-i Tayyibe meyve verir.

 

Şeceretün Tayyibetün Umudumuz

 

İslâm, bütün zamanlarda ve mekânlarda meyve veren bir ağaç, iman ise bu ağacın köküdür. Müslümanların amelleri, faaliyetleri sahih imana dayanırsa sâlih amel olur. Kelime-i Tayyibe, Şecere-i Tayyibe meseli (metafor) üzerinden anlatılmıştır: Buna göre Kelime-i Tayyibe ve onun remiz etmiş olduğu İslâm aynen Şecere-i Tayyibe yani görkemli, güzel, hoş bir ağaç gibidir: Sabit, sapasağlam kökleri ve göğe ağmış bir gövdesi vardır ve her an yemiş verir. Kökler inançlara tekabül eder. Ağaç nasıl kökleri ile toprağa tutunur ve oradan beslenirse, müslümanda inançlarıyla Allah’a bağlanır; güç ve kudretini O’ndan alır. Kökler gibi inançlar da derunumuzdadır ve görünmezler. Ağacın gövde kısmına müslümanın bütün yapıp ettikleri yani eylemleri tekabül eder. Gövde nasıl köklere bağlı ise, eylemler de aynı şekilde inançlara bağlıdır. Eylemler inançlardan doğar ve neşvünema bulur. Ağacın semeresi ise insanın erdemlerine tekabül eder. Semere ağacın hem amacıdır hem de bir sonucudur. Eğer bir tohum toprağa düşmüşse, mutlaka çimlenir ve oradan dışarı çıkar ve sonunda da meyveye durur. İnsanın fiilleri de inançtan kaynaklanır ve nihaî olarak erdemi amaçlar. Erdem, dinin nihâî amacıdır. Hz. Peygamber kendi risaletinin amacını “Mekârim-i Ahlâk’ı/ahlâkî güzellikleri tamamlamak” olarak açıklamıştır. Âyette geçen Kelime-i Tayyibe (hoş kelime) hakkında kelime-i şehâdet, kelime-i tevhid ve imandır şeklinde izahlar verilmektedir. Bu hususta “İman güzel bir ağaca benzer. Onun sabit olan aslı, kökü ondaki ihlâs, gökteki dalı ise Allah korkusudur. Bu kelime kimin kalbinde tam bir surette ve gerçek haliyle yerleşir, kalp onunla vasıflanır, bu suretle en güzel boya olan Allah’ın boyasıyla boyanırsa artık o, Allah’ını tanır, dil buna şehâdet eder, organları da bunu tasdik eder. Bu hakikat ve bunun gerektirdiği şeyler, sahibini, Allah’ın rızasına uymayan şeylerden uzaklaştırır. Onun vicdanı ile lisanını birleştirir. Artık o, bütün organları ile Allah’ın yolunda, itaat ederek çalışır. Bir ağacın damarları, gövdesi, dalları ve meyvesi vardır. İman ve İslam’da böyledir. Onun damarları ilim, marifet, yakindir. Gövdesi ihlâstır, dalları iyi ve sâlih amellerdir, meyvesi güzel amellerin gerektirdiği makbul eserler, övülmüş sıfatlar, temiz huylardır. Bir ağaç diri kalmak için sulanmak, bakılmak ister. Bunlar ihmâl edilirse kurur. Kalpteki iman ağacı da böyledir. Eğer sâhibi faydalı ilim, sâlih amel ile ve tefekkür ile her zaman bakıp gözetmezse, o da kurumak tehlikesine maruz kalır.

Müslümanın hayatı İslâm’ın aynasıdır. Müslüman iman insanıdır. Onun hayatı onun imanıyla aydınlanmıştır. Hayatını imanıyla aydınlatan her müslüman, insanlık için bir umuddur. Hayatımızın filme alınan yeni karelerini aydınlatmak için bir lâmba gibi bir ‘Lâ ilâhe illallah’ ışığını asmamız ve yakmamız lâzımdır. Ayrıca her an yeni bileşimlerle vücudu-muzda yepyeni değişmeler olmaktadır. Nurlanmaları için onların da ‘Lâ ilâhe illallah’ nuru ile aydınlanması gerekmektedir. Kalp, sır, hafî ve ahfa gibi lâtife denilen ince duyguların ‘Lâ ilâhe illallah’ ışık ve gıdasına ihtiyaçları vardır. Karıncalar, yuvalarına topladıkları tohumların içini, özünü delerek neşvünema bulmalarını önlerler. Aynı şekilde nefis ve emaniyet gibi tohumların içleri de “Lâ ilâhe illallah’ateşi ve şuaları ile yakılıp delinirse, onlardaki Firavunluk ve Nemrutluk damarları büyüyüp gelişemez. Bu bakımdan insanın içinde bulunan hem iyi kabiliyet ve duygular hem de kötü olanların her birisi için devamlı “Lâ ilâhe illallah’ kelimesini söylemek icab eder ki, iyiler gıdalarını alıp beslensinler, kötüler de kuruyup sönsünler.  Şecertün Tayyibe; Beldetün Tayyibe’de insanlığa Kelimetün Tayyibetün’ün nasıl hayata dönüştüğünün gösterilmesidir. Yani doğru zamanda doğru yerde “Nesillerin Tevhid’le buluşturulması” dır. Bu nedenle diyoruz ki; sapıklar ve sapkınlar varsın savrulmalarının savunmalarını yapsınlar. Bizim imkânımız ve umudumuz kendi imanımızdır. İmanları olanların imkânları ve umutları tükenmez.

 

 

Netice

 

Müslümanlar kendi sabiteleriyle Müslüman kalırlar. Müslümanlar olarak Kur’ân-ı Kerim’den öğrendiğimiz “Beldetün Tayyibe-tün” bizim yurdumuz, “Kelimetün Tayyibetün” yolumuz” ve “Şecere-tün Tayyibetün” de bizim umudumuzdur. Dünya altımızdan kaysa, gök üstümüze çökse yine de biz iman ettiğimiz, kitabın önümüze koyduğu üç misyondan asla ve kat’a vazgeçemeyiz. Bugün şehirlerimiz, dillerimiz, lehçelerimiz, nesillerimiz kulluk kitabımız Kur’ân-ı Kerim’in “Kelimetün Habisetün” dediği küfür, tuğyan, şirk ve inkâr kaynaklı demokrasi, laiklik, liberalik gibi kul kaynaklı ideolojilerle, kelimelerle kirletilmişlerdir. Gelin şehirlerimizi, dillerimizi, lehçelerimizi, nesillerimizi neseb-i gayr-i sahih kelimelerin kirinden temizleyelim. Demokrasi de, laikçilikde, liberalikde, kaptilazimde, komünizmde birer “Kelimetün Habisetün”dürler. Bunlardan kurtulmayanlar, “Şeceretün Tayyibetün” ağacının meyvelerini yiyemezler.

 

Dipnot

1-Âl-i İmran Sûresi/ 102

2-El- Mebsut (İmam-ı Serahsi/C:10, Sh: 2,  Mısır/ 1324

3-Sebe’ Sûresi/ 15

4-Şifa Tefsiri (Mahmut Toptaş) C: 6, Sh: 319, İst/ 1998

5-İbrahim Sûresi/ 24-27

6-el-Câmi'li Ahkâmi'l-Kur'an (İmam Kurtubî) C: 9, Sh: 359, Mısır/ 1967

7-Tirmizî, Tefsîru sûre, 14/1).(Bu konudaki farklı hadisler için bk. Buhârı, İlim, 4,5,15, Buyû, 94; Müslim, Münafıkun, 61 62; Tirmizi, Edeb, 79, 89

8-Şamil İslâm Ansklopedisi (Zübeyir Tekkeşin), C:4

9-el- Lübab Fi Ulûmi’l Kitab/İbn-i Adil, C:11  , Sh: 380, Beyrut/ 1998

10-el- Lübab Fi Ulûmi’l Kitab/İbn-i Adil, C:11  , Sh: 380, Beyrut/ 1998

 


Yazar:
Mustafa Çelik
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul