18 Kasım 2017 - Cumartesi

Şu anda buradasınız: / İSLÂM’IN MEDİNE’DE YAYILIŞI VE MEDİNE’NİN HİCRET YURDU SEÇİLMESİ

İSLÂM’IN MEDİNE’DE YAYILIŞI VE MEDİNE’NİN HİCRET YURDU SEÇİLMESİ



 


 

 

 

 

Hicaz bölgesinin birkaç şehrinden biri olan Medine, İslâm tarihinde çok önemli bir yere sahiptir. Şehrin eski adı Yesrib olup Hz. Peygamber (s.a.s.)’in buraya hicretinden sonra Medinetü’n-nebî [Medinetü’r-resûl] olarak isimlendirilmiş; sonraları kısaca Medine denmeye başlanmıştır. Medine, aslında geniş bir alana yayılan birbirine yakın birçok köyden, mezradan ve kaleden oluşan bir şehirdir.

 

Asıl sakinlerinin Amâlika kabilesi olduğu, onlardan sonra şehre yahudilerin, sonra da Arapların yerleştiği rivayet edilir. İslâm’ın doğduğu dönemde burada yahudiler ve Araplar oturmaktadır. Medine’nin kuzeyinde bulunan Hayber, Fedek, Teyma ve Vâdi’l-kura gibi yerleşim yerlerinde de yahudiler oturuyorlardı. Buna bakarak eskiden Hicaz’ın kuzeyine bir yahudi göçünün meydana geldiği söylenebilir.

 

Medine’deki yahudilerin kökeni konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Bir görüşe göre Medine -Amâlikalıların dağılıp kaybolmasından sonra, m.ö. 587’de Babil kralı Buhtunnassar’ın Kudüs’ü işgal edip yahudileri esir olarak Babil’e götürdüğü dönemde Hicaz’a göç eden yahudilerce iskân edilmiştir. Bir başka görüşe göre m.s. 70’te Rum Kayzerlerinden Titus’un Kudüs’e saldırmasından sonra kaçan bazı yahudi kabileleri Hicaz’a yerleşmiştir. Bu görüşlerin dışında, Medine’de oturan yahudilerin, yahudileşmiş Arap kabileleri olduğunu söyleyenler de mevcuttur. Yahudilerin Arapça konuşmaları ve bazı kabilelerin adlarının Arapça olması, bu görüşün delillerindendir. Zamanla bazı Arapların yahudileşmiş olabileceklerini kabul etmek mümkün ise de buradaki yahudilerin çoğunlukla İbrani kökenli olması gerekir. Medine’deki yahudiler, Kaynuka, Nadîr ve Kurayza olmak üzere üç büyük kabileye ayrılmaktadır. Bununla birlikte bu kabilelere bağlı olmayan ve bazı Arap kabileleriyle müttefik olan başka yahudiler de vardı.

 

Medine’deki Araplar ise güney kökenli olan kardeş Evs ve Hazrec kabilelerinden oluşmaktadır. Bu kabileler, Hârise b. Salebe’nin hanımı Kayle bt. Cefne’den doğan çocukları Evs ve Hazrec’in soyundan geldikleri için onlara Kayleoğulları da denirdi. Önce Tihâme’ye, oradan da kuzeye göç eden Salebe b. Amr ve oğulları, daha sonra Yesrib’e gittiler. Muhtemelen İslâm’ın doğuşu sırasında bir asırdan fazla zamandır Medine’de bulunuyorlardı. Onların Medine’ye daha önce geldikleri de söylenmektedir. Evs ve Hazrec kabileleri Medine’ye yerleştiklerinde yahudilerin siyasî ve ekonomik baskısı altında kalmışlardı. Daha sonra şehirde hâkimiyeti ele geçirdiler.

 

İslâm’ın doğuşu sırasında Evs ve Hazrec kabileleri arasında bir süreden beri kan davası sebebiyle çatışmalar vardı. Bu mücadeleler uzun zamandır devam ediyordu. Kabileler arasında meydana gelen kan davası, Evs ve Hazrec kabilelerinin şehirdeki yahudilerle ittifaklar kurmalarına sebep oldu. Sayıları daha az olan Evsliler Kurayza ve Nadîroğullarıyla, Hazrec’liler ise Kaynukâoğullarıyla ittifak kurdular.

 

İki taraf arasında meydana gelen çatışmaların en kanlısı Buâs savaşıdır. Savaş, Medine’ye iki fersah uzaklıktaki Kurayzaoğullarının toprakları içinde bulunan Buâs mevkiinde meydana geldiği için bu ismi almıştır. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hicretinden beş ya da altı yıl önce meydana gelen bu savaş, Evs kabilesinden bir kişinin Hazrec’e sığınan bir yabancıyı öldürmesi üzerine başlamış; savaş, Hazrec kabilesinin lideri Amr’ın atılan bir okla öldürülmesi ve Evs’in zaferiyle sonuçlanmıştır. Buâs savaşı, İslâm’ın Medine’lilerle buluşma sürecinde önemli bir yere sahiptir. Yıllardır devam eden mücadele ve bu savaşta Evslilerin üstün gelmesi, Hazrec’lilerin yeni müttefikler aramalarına sebep oldu. Esasen şehrin, aradaki düşmanlığı kaldıracak, birlik ve beraberliği sağlayacak bir lidere ihtiyacı vardı. Hz. Âişe’nin, “Buâs, Allah’ın Resûlü için hazırladığı bir gündü.” sözünü bu açıdan değerlendirmek gerekir.

 

Medine’de yaşayan kabileler birbirlerinden bağımsız bir şekilde kendilerine ait mahallelerde yaşıyorlardı. Şehrin üç tarafı bahçelerle ve bunları birbirinden ayıran çit ve alçak duvarlarla çevrili olup aralarındaki yollar çok dardı. Yahudilerin, taştan yapılmış kale olarak da kullanılabilen birkaç katlı evleri vardı.

 

Hz. Peygamber, hicret ettiğinde burada bulunan Araplar daha çok tarım ve hayvancılıkla uğraşırken, zanaatlar ve ticaret yahudilerin elindeydi. Evs ve Hazrec’ten başka Kurayza ve Nadîroğulları da tarım ve hayvancılıkla, Kaynukaoğulları ise silah imalatı ve kuyumculukla uğraşıyorlardı. Kaynukaoğullarının, şehrin batısında kendi isimleriyle anılan bir çarşıları mevcuttu.

 

Medine’de yahudilikten başka yaygın dinî anlayış putperestlikti. Medine’li Araplar, Mekke ile Medine arasında, Kudeyd’e yakın Müşellel denilen yerde bulunan Menât putuna saygı gösterirlerdi. Evsliler, Hazrec’liler ve onların dinine uyan diğer kabileler, hac ve vakfe yaptıktan sonra saçlarını tıraş etmezler; Menât’ın yanına gelerek saçlarını burada tıraş ederlerdi. Hacılar, tıraştan sonra onun yanında ikamet ederler ve haclarını bu şekilde tamamlarlardı. Medine’lilerin din anlayışlarında Kureyşliler kadar tutucu olmadıklarını söylemek gerekir.

 

İslâm’ın Medine’ye girişi, beklenmedik bir zamanda, ilginç bir şekilde gerçekleşti. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in dışarıdan Mekke’ye gelenler arasında yürüttüğü tebliğ faaliyetleri çerçevesinde Abdüleşheloğullarından Ebu’l-Hayser Enes b. Râfi’in liderliğinde Kureyşle anlaşma yapmak için Mekke’ye gelen bir grup Medine’li arasında bulunan İyâs b. Muâz isimli bir gencin müslüman olduğu, ancak müslüman olduğunu gizlediği ve Buâs savaşından sonra vefat ettiği rivayet edilir. İslâm’ın Medine’deki ilk temeli bu gençle değil, ondan kısa bir süre sonra Mekke’ye gelen birkaç Hazrec’li sayesinde atılacaktır. Hz. Peygamber (s.a.s.), bir yıl sonra Mekke’ye gelen bu Hazrec’lilerle görüştü. Bu altı Hazrec’linin müslüman olması, Hz. Peygamber’e İslâm’ı yaymak için yeni bir kapı açtı. Hazrec’liler, memleketlerine giderek orada İslâm’ı anlattılar.

 

İlk Müslümanların Medine’de yaptıkları davet çalışması başarılı olmuş; öyle ki, Resûlullah’ın (s.a.s.) anılmadığı ev kalmamıştı. Peygamberliğin 12. yılında (m. 621) Mekke’ye gelen 12 kişilik Medine’li grup yine Akabe mevkiinde Hz. Peygamber (s.a.s.) ile görüştü. Buradaki görüşmenin sonunda biat ettiler. Birinci Akabe biati, daha çok Müslüman Medine’lilerin cahiliye dönemine ait bazı davranışları terk etmelerini ve İslâm’ın yerleştirmeyi hedeflediği ahlakî davranışlara uymalarını sağlamaya yönelikti. Bu biate, savaşla ilgili ifadeler içermediği için “kadınlar biati” denir. Hz. Peygamber (s.a.s.), biate katılanlara,  “Geliniz, Allah’a ibadette hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarınızı öldürmemek, kendiliğinizden uyduracağınız hiçbir yalanla kimseye iftira etmemek, hiçbir maruf işte bana asi olmamak üzere biat edin. İçinizden kim sözünde durursa ecri Allah’a aittir. Bu dediklerimden birini yapıp da ondan dolayı dünyada cezaya uğratılırsa, bu ikâb ona kefarettir. Bunlardan birini yapıp da yaptığı fiili Allah örterse, durumu Allah’a kalmıştır. Allah dilerse onu affeder; dilerse cezalandırır.” demiştir.

 

 

Birinci Akabe Biatine bir önceki yıl Hz. Peygamber (s.a.s.) ile görüşüp müslüman olan altı Hazrec’li’den beşi katılmıştı. Evs’ten ise sadece iki kişi hazır bulunmuştu. Bu durum, İslâmlaşmanın Evs arasında daha ağır yayıldığının bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Öte yandan Hazrec’in Buâs savaşından sonra müttefik arayışına girmesi ve -Abdulmuttalib’in annesinin Hazrec’li olmasından dolayı- Hz. Peygamber (s.a.s.)’in dayıları olmaları hasebiyle onun tebliğine daha çok ilgi göstermiş olmaları mümkündür.

 

Birinci biatten sonra Hz. Peygamber, Medine’lilere dinlerini öğretmesi için Mus‘ab b. Umeyr’i Medine’ye gönderdi. Abduddâroğullarından olan Mus‘ab, müslüman olduğu için ailesinin ciddi bir tepkisiyle karşılaşmıştı. Habeşistan’a hicret eden Mus‘ab, bir süre sonra Mekke’ye geri dönmüştü. Mus‘ab’ın Medine’ye gidişi oradaki İslâmlaşma sürecini hızlandırdı.

 

Mus‘ab’ın Medine’ye gönderilmesinin öncelikli sebebi, Medine’li Müslümanlara Kur’ân’ı ve İslâm’ı öğretmekti. Es‘ad b. Zürâre’nin misafiri olan Mus‘ab, Medine’li müslümanlara imamlık da yapıyordu.

 

Öyle anlaşılıyor ki, Mus‘ab’ın dinî konularda öğretmenlik yapma ve Kur’ân’ı öğretme dışında önemli bir görevi de Medine’de hassas olan kabileler arasındaki dengelerin bozulmaması için imamlık gibi görevleri yerine getirmekti. Öte yandan Medine’li müslümanlarla Hz. Peygamber (s.a.s.) arasındaki iletişimin sağlanmasında önemli bir role sahip olduğu da söylenebilir.

 

Mus‘ab’ın Medine’deki tebliğ faaliyetleri sırasında Es‘ad b. Zürâre’nin desteğiyle bazı ileri gelen Medine’lilerin müslüman olmasında başarılı olması, İslâm’ın hızla yayılmasında önemli bir etken olmuştur. Bunlar arasında Abdüleşhel’in liderleri olan -Es‘ad b. Zürâre’nin teyze oğlu- Sa‘d b. Muâz ile Üseyd b. Hudayr gibi isimler öne çıkmaktadır.

 

Mescid-i Nebevî’nin inşa edildiği yer, Es‘ad b. Zürâre’nin velayeti altında olan Sehl ve Süheyl isimli iki kardeşe aitti. Burası hurma kurutmak için kullanılan bir yerdi. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hicretinden önce Es‘ad b. Zürâre, müslümanların ibadet etmeleri için arazinin bir köşesine küçük bir mescit yapmıştı. Burası duvarla çevrilmiş olup tavanı yoktu. Kıblesi de Kudüs yönüne doğruydu. Müslümanlar burada namaz kılıyor, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in gelişinden önce Cuma günü burada toplanıyorlardı. Bu mescit, Hz. Peygamber (s.a.s)’in hicretinden önce Medine’de inşa edilen ilk mescittir.

 

Birinci Akabe biatinden bir yıl sonra, peygamberliğin 13. yılında (m. 622), 73’ü erkek, ikisi kadın olmak üzere toplam 75 Medine’li müslüman Hz. Peygamber (s.a.s.) ile Akabe mevkiinde görüştü. Bu görüşmeye gelen Medine’lilerin çoğu Hazrec kabilesindendi.

 

Hz. Peygamber (s.a.s.), görüşmeye amcası Abbas ile katıldı. Hz. Abbas, yaptığı konuşmada, “Bildiğiniz gibi Muhammed bizdendir. Onu, bizimle aynı görüşte olan, kavmimizden (müşrik) kimselere karşı koruduk. Kendisi kavmi arasında izzet sahibi, yurdunda ise koruma altındadır. Bununla birlikte o, size katılmayı ve sizin yanınıza gelmeyi istiyor. Onu davet ettiğiniz hususta sözünüzü tutacaksanız ve muhaliflerinden koruyacaksanız sizi yüklendiğiniz sorumlulukla baş başa bırakıyorum. Eğer yanınıza geldikten sonra onu düşmanlarına teslim edip ona ihanet edecekseniz, onu hemen terk edin. Çünkü o, kavmi arasında ve yurdunda izzet ve koruma altındadır.” dedi.

 

Görüşmeler sırasında Medine’li müslümanlar, kendi hanımlarını ve çocuklarını korudukları gibi Hz. Peygamber (s.a.s.)’i de koruyacaklarına dair biat ettiler. Muhtevasından dolayı bu biate “savaş biati” denir. Birinci Akabe biatinde daha çok ahlakî prensipler üzerinde durulmuş; bu biatte ise siyasî hedefler amaçlanmış; böylece Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Medine’ye hicretinin temeli atılmıştır. Öte yandan biatin Medine’lilere önemli sorumluluklar yüklediği de açıktır. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in desteklenmesi, hem Medine’deki dengeleri değiştirecek, hem de başta Kureyş olmak üzere çevredeki kabilelerle ilişkilerin bozulması söz konusu olacaktır. Medine’li Abbas b. Ubâde, hemşehrilerine, yaptıkları biatin anlamını bilip bilmediklerini sordu. Ardından da “Kızıl ve kara, herkesle savaşmak için biat ediyorsunuz!” diyerek işin ciddiyetini bir kez daha hatırlattı. Başka bir Medine’li, daha önce yahudilerle yapmış oldukları anlaşmaların bozulacağını hatırlatarak üstün gelmesi halinde Hz. Peygamber (s.a.s.)’in kavmine dönüp dönmeyeceğini sordu; Hz. Peygamber, bu soru üzerine Mekke’ye dönmeyeceğini açıkladı.

 

Yapılan konuşmalar, Medine’li müslümanların Hz. Peygamber’e yaptıkları biatin ne anlam taşıdığını bilerek burada bulunduklarını, onun da bu görüşmeler sırasında hicret etmeye kararlı olduğunu göstermektedir.

 

Hz. Peygamber, Medine’li müslümanların aralarından 12 temsilci seçmelerini istedi. Bunun üzerine dokuzu Hazrec’li, üçü Evsli olmak üzere 12 temsilci seçtiler. Temsilci seçilmesi, biatin taraflarına sorumluluk yüklemek ve muhatap bulmak açısından önemliydi.

 

Mekke’liler bu biatin kendileri için ifade ettiği anlamın farkındaydılar. Daha önce Mekke’den ayrılmak zorunda bıraktıkları müslümanların, Mekke-Suriye ticaret yolunu tehlikeye sokabilecek bir yere yerleşmelerini istemiyorlardı. Bu sebeple tepkileri daha sonra da devam etti. Bir süre sonra Ebû Cehl, Mekke’ye umre yapmak için gelen Sa‘d b. Muâz’a, “Ey Sa‘d! Muhammed’le arkadaşlarını barındırdığınız halde Kâbe’yi emniyetle tavaf ediyorsun!” dedi. Sa‘d, “Evet öyledir!” diye cevap verince aralarında tartışma çıktı. Bunun üzerine Ümeyye, “Ebu’l-Hakem’e karşı sesini yükseltme! Çünkü o Mekke vadisi halkının efendisidir.” dedi. Bu tartışma sırasında Sa‘d, Ebû Cehl’e “Eğer beni Kâbe’yi tavaf etmekten alıkoyarsan, vallahi ben de senin Şam ticaret yolunu keserim!” dedi.

 

Akabe biatleri, müslümanların Mekke’de karşı karşıya kaldıkları sıkıntıları gidermeleri için bir çıkış yolu sağlaması bakımından İslâm Tarihinde büyük önem taşımaktadır.

 

Buraya kadar anlattıklarımız göstermektedir ki, İslâm Medine’de büyük bir hızla yayılmıştır. Mekke’deki mukavemetle karşılaştırıldığında Medine’nin İslâm’a teslim olduğunu söylemek yanlış değildir. Peki, İslâm Medine’de nasıl bu kadar hızlı yayılmıştı? Kuşkusuz bunun çeşitli açılardan birçok açıklaması yapılabilir. Hicret yurdu olarak seçilen Medine’yi biraz daha yakından tanımak için İslâm öncesi durumuna kısaca bakmak yararlı olur.

 

İslâm’ın Medine’de yayılmasının sebeplerinden birisi, burada yaşayan iki kardeş kabile olan Evs ve Hazrec arasında yıllardan beri devam eden kan davasıdır. Yukarıda da değinildiği gibi bu kan davası nedeniyle aralarında birçok savaş meydana gelmişti. Yahudiler, Evs-Hazrec mücadelesine taraf olmuş durumdaydılar. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Medine’ye hicretinden önce taraflar arasında meydana gelen Buâs savaşında Hazrec’lilerin yenilgiye uğraması, onları dışarıda ittifak aramaya yöneltti.

 

Mekke’de Hz. Peygamber (s.a.s.)’in işini zorlaştıran yapının aksine Medine’deki dinî, sosyal ve siyasî yapının İslâmî tebliğ için daha uygun olduğu görülecektir. Mekke’de mevcut olan dinî yapı ile kabileler tarafından paylaşılan sosyal, siyasî, kültürel, ekonomik ve hukukî görevler, mevcut yapının değişmesinin doğurabileceği muhtemel gelişmelere kabile liderlerinin karşı koymalarına sebep oluyordu. Oysa Medine bu yönden Hz. Peygamber’i kabule daha uygun bir durumdaydı.

 

Medine’de yaşayan yahudilerin zaman zaman, gelecek bir peygamberin önderliğinde Araplarla savaşacaklarını ve onları Âd ve Semûd kavimleri gibi ortadan kaldıracaklarını söyleyerek tehdit ettikleri nakledilir. Bu rivayetler, Medine’li Arapların peygamberlik ve beklenen peygamber hakkında bilgi sahibi olduklarını göstermektedir. Dolayısıyla Hz. Peygamber (s.a.s.)’in tebliğini işiten Medine’liler, müslümanlığı daha kolay kabul edecek durumdaydılar.

 

Medine’lilerin dinlerine bağlılıkları ve din anlayışları, Mekke’liler kadar katı değildi. Bilindiği gibi Mekke’liler in dinî hayatları ile ticaretleri arasında önemli bir ilişki vardı. Hac ibadeti ve ticaret iç içe girmişti. Öte yandan Mekke’liler ile müttefiklerinin (el-Ahmâs) sahip oldukları bazı imtiyazlar vardı. Medine’de oturan Araplar ise Menât putunu yüceltirlerdi. Dolayısıyla dinî pratikleri Mekke’liler kadar canlı değildi. Bu da yeni bir dinin etkisine girmeye daha açık olmalarına imkân sağlayan etkenler arasında sayılabilir.

 

Doğrudan etkili olmasa da Hz. Peygamber (s.a.s.) ile Medine’liler arasında sıhriyet bulunmasının, ayrıca Medine’li Arapların onun yakın akrabaları olmamasının, peygamber olarak dinlenmesinde ve getirdiği mesajın kabulünde etkisi olabilir.

 

Medine, bazı özellikleri sebebiyle Allah Resûlü’nün davet merkezi olmaya namzet şehirlerin başında gelmektedir. Medine’nin hicret yurdu seçilmesinin önemli sebeplerinden biri, Mekke ile ilişkiyi tamamen koparmayı gerektirmeyecek bir yer olmasındandır. Arapların Kâbe’ye saygı göstermesi, Mekke’yi göz ardı edilemeyecek bir merkez haline getiriyordu. Oraya hâkim olan kimse, Araplarla sıcak ilişkiler geliştirme imkânına sahipti. Bu sebeple Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Mekke’yi ihmal etmesi düşünülemez. Medine ise Mekke ile ilişkilerin devam etmesine imkân verecek bir konumdadır.

 

Mekke’liler açısından ticaretin hayatî bir öneme sahip olduğunu biliyoruz. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hicreti rahat etmek için yapmadığını hatırlarsak, Mekke’lilerle mücadelesinde kendisine avantaj sağlayacak bir yer olmasının, Medine’nin tercih nedenlerinden biri olduğu söylenebilir. Hatırlanacağı üzere, daha önce müslümanların önemli bir kısmı Habeşistan’a hicret edip burada rahat bir ortam buldukları halde, Hz. Peygamber (s.a.s.) orayı hicret yurdu olarak düşünmemiştir.

 

Medine’deki otorite boşluğu, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in burada rahat hareket etmesine imkân veren bir etkendir. Bu sebeple Medine’nin tercih edilmesinde tereddüt edilmemiştir.

 

Medine’de Hz. Peygamber (s.a.s.)’in ailesinin ilişki içinde olduğu Hazrec kabilesinin yaşaması, onun desteklenmesi açısından önemlidir. Bilindiği gibi Araplar arasında kabile dayanışmasının yanı sıra evliliklerle tesis edilen sıhriyet de toplumsal dayanışmada etkili olabiliyordu.

 

Nüfus potansiyeli bakımından Medine, Hicaz’daki en önemli yerleşim yerlerinden biridir. Hicret sırasında burada hatırı sayılır bir nüfus yaşıyordu. Bu da Medine’yi tebliğ için vazgeçilmez önemli bir yer haline getiriyordu.

 

Medine’nin Habeşistan gibi alternatiflerle karşılaştırıldığında Mekke’ye yakın sayılabilecek bir mesafede olması da hicret yurdu olarak seçilmesinin sebeplerinden birisi olarak değerlendirilebilir.

 

Kuşkusuz Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Medine’yi tercih etmesinin en açık sebeplerinden biri, buradaki müslümanlardan gördüğü destektir. Bu destek sayesinde, tebliğ yapmasına yıllarca engel olan Kureyş’e karşı koyabilmiştir.

Yazar:
.
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul