20 Ocak 2018 - Cumartesi

Şu anda buradasınız: / BİR KIYAMIN HAZİN SONU:ABDULLAH B. ZÜBEYR’İN MEKKE’DE ÖLDÜRÜLMESİ

BİR KIYAMIN HAZİN SONU:ABDULLAH B. ZÜBEYR’İN MEKKE’DE ÖLDÜRÜLMESİ



 


 

 

Abdullah b. Zübeyr, Ashâb’ın ileri gelenlerinden Zübeyr b. Avvâm ile Hz. Ebû Bekir’in kızı Esmâ’nın çocuğu olarak Medine’de dünyaya gelen ilk muhacir çocuğudur. Hicretin 2. yılında (624) doğumu, bir süre muhacirlerin çocuğu olmadığı için müslümanlar arasında sevince sebep olmuş, ismi Hz. Peygamber tarafından konmuştur. Rasûlullah (s.a.s.) vefat ettiğinde dokuz yaşındaydı. Dolayısıyla çocuk sahabîlerden sayılır.

 

Dönemin önemli âlimlerinden biri olan Abdullah b. Zübeyr, aynı zamanda aksiyoner bir müslümandı. Çocuk yaşlarda Suriye bölgesindeki fetihlere babasıyla birlikte katılmıştı. Sonraki yıllarda önemli bazı seferlere katılarak yararlılıklar gösterdi.

 

Muâviye’nin oğlu Yezîd’i veliaht tayin edip bunu insanlara kabul ettirdiği süreçte muhalefet eden birkaç önemli isimden biridir. Muâviye, kendisine muhalif olan Hüseyin b. Ali, Abdullah b. Zübeyr, Abdullah b. Ömer ve Abdurrahman b. Ebû Bekir ile görüşerek onları ikna etmeye çalıştı, ancak başarılı olamadı. Bunun üzerine sorunun çözümünü zamana bıraktı. Onun vefatından sonra Yezîd, Medine valisine gönderdiği mektupta özellikle Abdullah b. Zübeyr ile Hüseyin b. Ali’den biat almasını istiyordu. Ancak valinin biat önerisine ikisi de Medine’den ayrılıp Mekke’ye gitmek suretiyle muhalefet ettiler.

 

Abdullah, Mekke’de otoriteyi tanımadığını ve Allah’ın evine sığındığını ilan ederek hac ve umre için Mekke’ye gidenlere Yezîd’e karşı telkinlerde bulunmaya başladı. Hz. Hüseyin’in Kûfe’ye gitmesine destek oldu. Onun Kerbela’da şehid edilmesinden sonra da muhalefetine devam etti. Nihayet Yezîd’in gönderdiği orduya karşı direnerek Mekke’ye girmelerine engel oldu. Kuşatma devam ederken Yezîd’in ölüm haberinin gelmesi üzerine ordu Şam’a döndü. Abdullah da Mekke’de halife olarak biat aldı (64/853).

 

Halifeliğini ilan ettikten sonra birçok eyalet ona biat etti. Zira Yezîd’in ölümünden sonra halifeliğe getirilen oğlu Muâviye II, kısa süre içinde iktidardan ayrılmış, yerine de kimseyi seçmemişti. İşte bu iktidar boşluğunda Abdullah, önemli bir siyasî aktör olarak öne çıktı. Ancak Emevîler kısa sürede toparlandılar. Ailenin başka bir mensubu olan Mervan b. Hakem’i halife seçerek eski güçlerini elde etmeye çalıştılar. Mervan’ın iktidarı kısa sürdü. Abdullah, Mervan’dan sonra halife olan oğlu Abdülmelik döneminin ortalarında Mekke’nin ikinci kuşatması sırasında öldürülünceye kadar dokuz yılı aşkın bir süre İslâm dünyasında halife olarak tanındı. Hâkimiyet alanı bir ara Suriye eyaletinin merkezi Şam’a kadar ulaşmıştı. Ancak, başta Hz. Ali’nin evladı olmak üzere diğer Emevî muhaliflerini tarafına çekebilecek bir siyaset izleyememesi, Hicaz merkezli bir siyaset yapması ve bazı kişisel siyasî tasarrufları gibi sebeplerle Emevîlere karşı gücünü koruyabilmesine imkân vermedi.

 

Abdülmelik b. Mervân, Abdullah b. Zübeyr’in kardeşi, Irak valisi Musab b. Zübeyr’i öldürüp Irak’ı hâkimiyet alanına kattıktan sonra Sakîf kabilesinden Haccâc b. Yusuf’u Şam ordusundan 2.000 kişilik bir kuvvetle Mekke’de bulunan Abdullah b. Zübeyr’in üzerine gönderdi. Haccâc, önce memleketi Tâif’te konakladı. Bir süre sonra Abdülmelik’e, Harem’e girmesi, Abdullah b. Zübeyr’i kuşatma altına alması ve kendisine takviye kuvvet göndermesi talebini içeren bir mektup yazdı. Abdülmelik buna olumlu cevap vererek 5.000 kişilik bir orduyu takviye olarak Haccâc’a gönderdi. Haccâc Tâif’ten Mekke’ye giderek İbn Zübeyr’i Mescid-i Haram’da kuşatma altına aldı.

 

72 (692) yılında İbn Zübeyr mescitte kuşatma altında iken hac ibadetini eda ettiler. Haccâc hac ibadetini tamamlayınca Mekke’den ayrılıp yakında konakladı.

 

Haccâc kuşatma sırasında mancınık kurdurarak Kâbe’ye doğru taşlar fırlattı. Diğer taraftan Mekkelilere yiyecek ulaşmasını engelleyerek çok sıkı bir kuşatma uyguladı. Sonunda İbn Zübeyr’in askerleri şiddetli bir açlığa maruz kalarak takatten düştüler. Açlıktan askerler savaşmaya güçleri yetmiyor ve bünyeleri zayıf düştüğü için istedikleri şekilde silah taşıyamıyorlardı. Atılan taşlar, Kâbe’nin duvarlarında oyuklar açtı.

 

Haccâc bir gün Şam ordusunu toplayarak kendisine itaat etmelerini, artık sonuca gitmek istediklerini söyledi. Bu sözler üzerine askerler sevinç naralarıyla yerlerine döndüler. İbn Zübeyr’in çevresinde çok az kişinin kaldığı bugünlerde 97 yaşında ve o sırada âmâ olan annesi Esmâ, dualarıyla ona destek olmaya çalışıyordu: “Allah’ım! Abdullah b. Zübeyr senin mukaddes kıldığın şeylere gerekli tazimi göstermiştir. Sana isyan edilmesinden hoşlanmaz. Senin yolunda senin düşmanlarınla savaştı. Senin mükâfatını umarak senin yolunda canını feda ediyor. Ey Allah’ım! Onu hüsrana uğratma! Ey Allah’ım! Şu secde, ağlayış ve sıcak vakitlerdeki susuzluk hürmetine ona merhamet eyle! Ey Allah’ım! Bunları, onu günahlardan temizlemek için söylemiyorum. Ancak benim ve senin bildiğin şeyleri söylüyorum. Allah’ım! O, anne ve babasına iyi davranan biridir.”

 

Abdullah b. Zübeyr, insanların kendisine yardımlarını kestiklerini görünce, annesine giderek şöyle dedi: “Anneciğim! İnsanlar bana desteği bıraktı. Hatta oğlum ve ailem bile! Benim yanımda sadece kısa bir müddet dayanacağı sabırdan başka savunması olmayan çok az insan kaldı. Adamlar, onlarla anlaşmam karşılığında bana dünyalık teklif ediyorlar. Senin görüşün nedir?”

 

Annesi, “Sevgili oğlum! Sen kendini benden daha iyi bilirsin. Doğru yolda olduğunu ve ona çağırdığını biliyorsun. Ona devam et, git! Bu uğurda arkadaşların öldürüldü. İpini Ümeyyeoğullarının çocuklarının eline verip de seninle oynamalarına izin verme! Yok, eğer sen sadece dünyalık istiyorsan, o zaman sen ne kötü biriymişsin! Hem kendini, hem de seninle beraber öldürülenleri helak etmiş olursun.” dedi.

 

Bu sözler üzerine İbn Zübeyr annesine yaklaşıp onu başından öperek şunları söyledi: “Vallahi ben de öyle düşünüyorum. Bugün insanları çağırdığım şeyde dünyaya meyletmedim ve dünyada yaşamayı arzu etmedim. Beni otoriteye karşı çıkmaya sevk eden şey, sadece Allah için olan öfkedir. Ancak senin de fikrini öğrenmek istedim. Basiretime basiret ve güç kattın. Bana bak, sevgili anneciğim! Ben bugün öldürüleceğim. Bana olan feryadın aşırı olmasın! Beni Allah’ın emrine havale et. Şüphesiz senin oğlun kötülük işlemeye yeltenmedi ve çirkin iş de yapmadı. Hiçbir hükümde zulmetmedi; verdiği güvencede ihanet etmedi. Hiçbir müslüman veya zimmîye zulmetmedi. Valilerimden bana intikal eden hiçbir zulme rıza göstermedim, aksine o zulmü reddettim. Benim nezdimde Rabbimin rızasından daha üstün hiç bir şey olmadı. Ey Allah’ım! Ben bunu kendimi temize çıkarmak için söylemiyorum. Sen beni daha iyi bilirsin. Ancak ben bunu, teselli olsun diye annemin üzüntüsünü hafifletmek için söylüyorum.”

 

Abdullah’ın bu sözlerine karşılık annesi ona şöyle dedi: “Şayet ahiret yolculuğunda beni geçersen, senin üzüntüne güzel bir şekilde katlanacağımı ümit ediyorum. Şayet ben seni geçer de senden önce ölürsem senin işinin sonunun nereye varacağını görmem hususunda gönlümde bir boşluk kalır.”

 

Abdullah da, “Anneciğim! Allah seni hayırla mükâfatlandırsın! Öldükten sonra bana dua etmeyi bırakma!” dedi.

 

Annesi “Hayır, bırakmam. Ben bunu asla bırakmam. Batıl uğruna öldürülen kim ki? Sen hak uğruna öldürüleceksin.” dedi.

 

Ardından annesi şu duayı mırıldanırken Abdullah yanından ayrıldı: “Allah’ım! Uzun gecede kılınan şu uzun namazın hürmetine, şu ağlayışın ve Medine ile Mekke’nin şu kavurucu sıcaklığındaki susuzluğun hürmetine, babasına ve bana iyi davranmasının hürmetine ona merhamet eyle! Allah’ım! Onu senin emrine havale ediyorum. Onun hakkında verdiğin hükme razı oldum. Beni Abdullah hakkında sabredenlerin ve şükredenlerin sevabıyla ödüllendir!”

 

Yoğun saldırının olduğu gün Abdullah b. Zübeyr üzerinde zırh ve miğfer olduğu halde annesinin huzuruna girdi. Onun önünde durdu. Selam verdikten sonra elini alıp öptü ve ona veda etti. Bunun üzerine annesi, “Bu, seni Cehennem’den uzaklaştıran bir vedadan başka bir şey değildir.” dedi.

 

İbn Zübeyr, “Evet, sana veda etmek üzere geldim. Bugünün dünyada yaşadığım son gün olduğunu biliyorum. Ey anneciğim! Şunu da bil ki, şayet öldürülürsem bu zaten beklediğim bir şeydir. Ancak ben et ve kandan ibaret bir bedene sahibim. Bana yapılan şey bana zarar vermez.” dedi.

 

Bunu üzerine annesi, “Doğru söyledin. Basiretinin sana gösterdiği istikamete doğru git! İbn Ebû Akîl’e (yani Haccâc’a) fırsat verme! Yaklaş bana! Sana veda edeyim!” dedi.

 

Abdullah annesinin bu sözüne binaen ona yaklaştı. Annesi onunla kucaklaştı. Bedeni zırha temas edince, “Bu nedir? Senin istediğin şeyi isteyen adam bunu giyer mi?” dedi. Abdullah, “Zırhı sadece sen öyle istersin diye, sana bağlılığımı göstermek için giydim.” deyince annesi, “O, benim istediğim değil, seni bana bağlamaz. Aksine bana ters gelen bir şeydir.” dedi. Bunun üzerine Abdullah zırhı çıkardı, gömleğin kolunu geriye doğru katladı ve gömleğin alt kısmını bağladı. Gömleğin altında olan ipek cübbenin alt kısmını da kemerin içine koydu. Annesi gözleri görmediği için, “Elbiselerinin kol ve paçaları sıvanmış değil mi?” diye sordu. O da “Evet, bildiğin gibi!” dedi. Annesi, “Allah sana sebat versin.” dedi.

 

Çarşamba gecesi olunca Haccâc arkadaşlarına, “Vallahi, İbn Zübeyr’in kaçmasından endişe ediyorum. Şayet kaçarsa halifemizin huzuruna hangi mazeretle çıkarız?” dedi. Onun bu sözü İbn Zübeyr’e ulaşınca hafifçe güldü ve şöyle dedi: “Vallahi o beni kendisi gibi zannediyor. O zor durumlarda kaçan biridir. Ondan önce babası da öyleydi.”

 

Çarşamba günü İbn Zübeyr, yanında yaklaşık 300 kişiyle birlikte erkenden çıktı. “Benden geri durun ki, hiçbir kimse ‘Arkasını emniyete aldı!’ demesin!” dedi. Bunun üzerine insanlar ondan uzaklaştı. Sonra İbn Zübeyr, kapılardan birine hamle yaptı ve oradakileri püskürttü.

 

Çarşamba günü kapıların Şam ordusu askerleri tarafından tutuldu. İbn Zübeyr’in taraftarları, Harem’in korunan yerlerini terk ettiler. İnsanlar onlara galip geldi. Her bir kapıya bir komutan, askerler ve bir belde halkını yerleştirdiler. İbn Zübeyr bir o tarafa, bir bu tarafa hamle yapıyordu. Sanki o ininde insanların saldırısına uğramış bir aslan gibiydi. Onların izlerini takip ediyor ve onları püskürtüyordu.

 

Öldürüldüğü gün yanındakiler onu çok kötü bir şekilde yüz üstü bırakıp savaşmaktan vazgeçerek Haccâc’a katılmaya başladılar. Haccâc şöyle bağırıyordu: “Ey insanlar! Niçin kendinizi öldürüyorsunuz? Kim oradan bize doğru çıkarsa o güvendedir. Allah’ın mukaddes ve emniyetli kıldığı yerde, size Allah’ın ahdi ve kesin sözüyle söz veriyorum. Şu Kâbe’nin Rabbine yemin olsun ki, size ihanet etmeyeceğim. Sizin kanlarınıza ihtiyacımız yok!” Bunun üzerine insanlar sıvışıp çıkmaya başladılar.

 

En sonunda kimin attığı ve hedefi belli olmayan serseri bir taş Abdullah’ın arkasından ona isabet etti. Hemen başının üstüne düştü ve kafasını yere çarptı. Bir an sendeledi, sonra yüzükoyun yere düştü. Ardından ayağa kalktı ama ayakta duramadı. Askerler ona doğru koştu. Şam ordusundan bir asker ona hücum etti. İbn Zübeyr sol dirseğine dayanmış bir vaziyette iken yine sendeledi. Bu asker kılıcını çekti ve bir darbeyle onun iki ayağını kesti. Asker vurmaya devam etti. İbn Zübeyr doğrulamıyordu. Nihayet çoğaldılar. O savaşırken onlar da darbe üstüne darbe indirdiler. Artık o, her yaklaşan kişinin hızlı bir kılıç darbesi indirdiği, yere yıkılmış biriydi. Derken evin içinden bir kadın, “Vah! Müminlerin Emiri vah!” diye feryat etti. Bunun üzerine askerler ona koştu. Etrafında daha da çoğalarak onu öldürdüler.

 

Onun öldürüldüğüne dair haber Haccâc’a gelince Allah’a şükür maksadıyla secde etti ve çıkıp ona doğru yürüdü. Sonunda takviye olarak gelen ordunun komutanı Târık b. Amr’la birlikte cesedin başucunda durdu. Târık, “Analar ondan daha erkek birisini doğurmadı.” dedi. Haccâc, “Müminlerin Emirine karşı çıkan birini övüyorsun, öyle mi?” deyince Târık ona şu cevabı verdi: “Evet, bu bizim için en iyi mazerettir. Şayet onun bu cesareti olmasaydı bizim hiçbir mazeretimiz kalmazdı. Herhangi bir hendek, kale ve gücü olmaksızın onu yedi aydır kuşatma altında tutuyoruz. Onunla her karşılaştığımızda bize tam karşılık vererek dengeyi sağladı; hatta bize galip geldi.” Onların bu diyalogu Abdülmelik b. Mervân’a ulaşınca Târık’a hak verdi.

 

Esmâ bt. Ebû Bekir bir kefen hazırlamış, açmış ve güzel koku sürmüştü. Câriyelerine mescidin kapılarının önünde durmalarını emretmişti. Abdullah öldürülünce feryat ettiler. Esmâ onları, Abdullah’ı taşımaları için gönderdi.

 

Onun cesedi Haccâc’a götürüldü. O da başını gövdesinden ayırıp Abdülmelik b. Mervân’a gönderdi. Gövdesini ise meydanda astı. Bunun üzerine Esmâ şöyle dedi: “Allah mübîri [helâk edici olanı] kahretsin! Oğlumun gövdesinden ibaret cesedini defnetmeme engel oluyor.” Ardından Esmâ bineğine bindi ve gidip asılmış haldeki cesedin önünde durdu. Uzun uzun ona dua etti. Gözünden bir damla yaş bile akmadı.

 

Haccâc, askerleriyle oraya doğru yöneldi. Onun kim olduğunu sordu. Ona Abdullah’ın annesi Esmâ olduğunu söylediler. Haccâc, “Senin oğlun şu Kâbe’nin içinde inkâra girdi. Yüce Allah ‘Kim orada zulümle hak ve adaletten sapmak isterse ona elem veren azaptan tattırınız.’ (Hac, 22/25) buyuruyor. Allah ona bunu tattırdı. Azap, yol kesmektir.” dedi.

 

Esmâ ona şu karşılığı verdi: “Yalan söylüyorsun! Benim oğlum Medine’de İslâmî dönemde dünyaya gelen ilk bebektir. Allah Rasûlü (s.a.s.) onun doğmasına sevindi ve çiğnediği hurmayı kendi eliyle onun damağına sürdü. Sevinçlerinden dolayı müslümanlar öyle bir tekbir getirdiler ki, Medine çınladı. Şimdi ise sen ve taraftarların onun öldürülmesine seviniyorsunuz. O gün onun doğmasına sevinenler, senden ve taraftarlarından daha üstündür. Bunun yanı sıra o, anne ve babasına iyi davranan, çokça oruç tutan, Allah’ın Kitabını uygulayan, Allah’ın Haremi’ne saygı gösteren, Allah’a isyan edilmesini hoş karşılamayan biriydi. Allah Rasûlü’nün (s.a.s.) huzurundaydım. Onun şöyle buyurduğunu duydum: ‘Sakîf kabilesinden iki yalancı çıkacak. Onlardan sonuncusu birincisinden daha şerlidir. O mübîrdir [helâk edici olan].’ İşte o sensin!”

 

Esmâ’nın bu sözleri üzerine Haccâc hayal kırıklığına uğradı ve oradan çekip gitti. Bu diyalog haberi, Abdülmelik’e ulaştı. O da Haccâc’a, Esmâ’yla bu şekilde konuşmasını kınayan bir mektup yazdı. Mektupta şöyle diyordu: “Salih adamın kızıyla senin ne işin var?”

 

Esmâ,Haccâc’ahaber gönderip cesedi kefenlemek için izin istedi. O buna yanaşmadı ve durumu Abdülmelik’e bildirdi. Abdülmelik ona cevap olarak yazdığı mektubunda yaptıklarını kınıyor ve “Bıraksana, annesi onu defnetsin!” diyordu. Bunun üzerine Haccâc izin verdi. Esmâ onu Hacûn’daki kabristana defnetti. Bundan birkaç ay sonra Medine’de vefat etti.

 

Haccâc, İbn Zübeyr’in annesi Esmâ’ya kendisine gelmesi için haber gönderdi. Esmâ buna yanaşmayınca bu kez şöyle haber saldı: “Ya mutlaka bana gelirsin, ya da seni saçlarından tutup sürükleyerek bana getirecek birini gönderirim.”

 

Esmâ bu tehdide şu cevabı gönderdi: “Beni saçlarımdan tutup sürükleyerek sana getirecek birini göndermedikçe vallahi sana gelmeyeceğim.” Haccâc’ın elçisi gelip bu haberi ona bildirdi. Haccâc bu durumu görünce, Esmâ’ya gidip huzuruna girdi ve “Allah’ın düşmanlarına yaptığımı nasıl görüyorsun?” dedi.

 

Esmâ bu soruya şu cevabı verdi: “Sen onun dünyasını kararttın, o da senin ahiretini kararttı.” diye düşünüyorum. Ona, ‘İki kemerlinin oğlu!’ diyerek onu ayıpladığın bana ulaştı. Evet, vallahi ben iki kemerliyim. Onlardan biri kadının onsuz olamayacağı kemerdir. Diğeri ise içinde Allah Rasûlü’nün yemeği ile babamın yemeğini karınca ve diğer böceklerden koruduğum kemerdir. Şaşarım sana! Bunların hangisiyle onu ayıplıyorsun? Bir de ben Allah Rasûlü’nün şöyle buyurduğunu duydum: ‘Sakîf kabilesinden iki adam çıkacak: Yalancı ve mübîr [helak edici]’ Yalancıya gelince onun Muhtâr b. Ebû Ubeyd olduğunu düşünüyoruz. Mübîre gelince, işte o da sensin!” Bunun üzerine Haccâc, hızla oradan ayrılıp gitti. Bir daha da Esmâ’yla görüşmedi.

 

İbn Zübeyr 72 yılının Zilkâde ayının ilk gecesinde kuşatma altına alındı. Kuşatma altı ay on yedi gün sürdü. 17 Cemâziyelevvel 73 (4 Ekim 692) tarihinde Çarşamba günü öldürüldü. Öldürüldüğünde 72 yaşındaydı.

 

Kaynaklar

 

İbn Sa‘d, Muhammed ez-Zührî (230/844), Kitâbü’t-Tabakâti’l-kebîr, Thk.: Ali Muhammed Ömer, Mektebetü’l-Hâncî, Kahire 1421/2001.

 

et-Taberî, Ebû Ca’fer Muhammed b. Cerîr (310/922), Târîhu’t-Taberî (Târîhu’r-Rusul ve’l-Mulûk), Thk.: Muhammed Ebu’l-Fadl İbrâhîm, 4. Baskı, Kahire 1979.

Yıldız, Hakkı Dursun, “Abdullah b. Zübeyir b. Avvâm”, DİA, I, 145-146.

Yazar:
.
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul