20 Ocak 2018 - Cumartesi

Şu anda buradasınız: / BİRBİRLERİNİN AYAKLARINA BASMAYAN ZALİMLER

BİRBİRLERİNİN AYAKLARINA BASMAYAN ZALİMLER


 


 

Tarih kitaplarında, zalimlerin sergilediği vahşetten ve zulüm rejimlerinin gerçekleştirdiği korkunç katliamlardan söz edilir. Birçokları bu bilgilerin gözlerinin önüne getirdiği manzaraları tasavvur edince devlet yönetimlerinin, sistemlerin ve toplumların insana değer verme ve hukuka riayet konusunda epey bir mesafe kat ettiğini düşünür.

 

Oysa işin gerçeğinde insana değer verme ve hukuka riayet konusunda değil insanı aşağılamanın ve hukuku çiğnemenin araçlarını, tekniklerini geliştirme konusunda mesafe kat edilmiştir. Dün insanları sıraya dizip kafalarını kılıçla teker teker kesen seffaklar yani kan dökücüler bugün artık böyle bir uygulamaya ihtiyaç duymuyor. Üzerlerine kocaman bir füze fırlattı mı hepsini birden imha ediyor. Ama birisi kalkıp o kadar insanın kafasını teker teker doğrayacak olsa söz konusu füzeleri fırlatan gaddarlara göre çok ilkelce ve vahşice bir katliam gerçekleştirmiş olacaktır. Yani bir bakıma; "Ne uğraşıyorsun arkadaş, bu kadar insanın kafasını teker teker doğramakla? Artık teknoloji gelişti, yeni aletler ve teknikler icat edildi. İşin kolayı var. Hatta biraz parayı gözden çıkardın mı toplu imha araçlarının en modernlerini temin edebilmen için ABD, Rusya ve Avrupa ülkeleri de sana yardımcı oluyorlar" mesajı vermeye çalışıyorlar.

 

Yerine göre bir kimseyi tek başına imha etmek gerektiğinde de keskin okçular bulmaya gerek yok. Şimdi keskin nişancılar var. En yeni tekniklerle bayağı uzaktan hedefi belirliyor, vuracağı kişiyi silahının dürbününde bile görebiliyor ve bastı mı tetiğe adamın tam beyninin ortasına mermiyi sıkıyor. Gerçi adammış, kadınmış, çocukmuş, yaşlıymış o da fark etmiyor. Önemli olan öldürülecek kişinin vasfı değil öldürecek kişinin insan olmanın kazandırdığı bütün değerlerden soyutlanabilmiş olması. Bunu başardıktan sonra modern teknoloji her konuda işini görüyor.

 

Keskin nişancılarından bazıları şayet söz konusu değerlerden soyutlanma konusunda istenen noktaya getirilememiş olmaları sebebiyle rejimin ordusunun saflarını terk ederek muhaliflerin tarafına geçerse paniğe kapılmaya gerek yok. "Vur arkandayım" diyen dostun Tahran'dan gönderdiği keskin nişancılarla açığı kapatıyor.

 

Hepsi bu kadar mı? Eskiden adamlar kılıçla boyunlarını kesmeye yahut göğüslerine veya sırtlarına ok saplamaya müsait ortamı yakalayamadıkları zaman öldürmek için yemeklerine bir sürü zehir katma ihtiyacı duyuyorlardı. Bu da çok kolay olmuyordu. Çünkü bu metoda başvurulması hunharlığın biraz da alçakçası kabul ediliyordu ve failin kim olabileceği konusunda en azından şüphe uyandırıcı delillere ulaşılması zor olmuyordu. Şimdi öyle yemeklere zehir katmakla uğraşmıyor. Bir tane sarin gazı veya fosfat bombası fırlattı mı yüzlerce kadını kucaklarında himaye etmeye çalıştıkları yavrucuklarıyla birlikte sadece birkaç dakikalık süre içinde nefes dahi alamaz hale sokarak toptan imha edebiliyor. Toplu imha uygulamalarının bu şekli her ne kadar bugün de canavarlığın alçakçası sayılıyorsa da işin içinden çıkmak için suçu başkalarının üzerine yüklemek mümkün. Hele Rusya ve İran'ın beslediği yalan üretme mekanizmaları size çalışıyorsa kendinizi sütten çıkmış ak kaşık, hanımları ve çocukları topluca imha edilen, üstelik o silahları temin etmelerinin dahi mümkün olmadığı bilinen direnişçileri de bu alçaklığa başvuran taraf olarak lanse etmeniz zor olmuyor.

 

Zulme Geçirilen Kılıflar

 

Çağımızda zulme gerekçe oluşturulabilmesi için kılıflarının bulunması da çok zor değil. Örneğin birileri kalkıp da "biz de insanca yaşamak istiyoruz; silahların tehdidi altında değil hukukun güvencesi altında hayatımızı sürdürmek istiyoruz" diyecek olsa onlara hemen "terörist" yaftası yapıştırmak hiç de zor olmuyor. Peki, "terörist" ne anlama geliyor? Onu da uygulamalardan görmek mümkün. Örneğin çağdaş emperyalizmle işbirliği içindeki bir rejimin adamları bir yere baskın düzenlese ve iki kuduz köpek iki de terörist yakaladığını söylese hangilerine karşı kendini daha rahat ve cüretkâr hissedebilir? Kuduz köpekleri en fazla kimseye zarar veremeyecekleri bir şekilde gözlem altına alabilir ama teröristlere karşı başvurabileceği uygulamalara herhangi bir sınır konmadığının farkındadır. Bu durum karşısında "kimdir terörist?" diye sorulduğunda elbette ki doğru cevabın, "zulümde ve vahşette sınır tanımayan rejimin adamları" olması gerektiğini düşünürsünüz. Ama maalesef günümüzde zulmün küreselleşmesi sebebiyle doğru cevaba göre değil zulme gerekçe oluşturma stratejisine göre hareket ediliyor.

 

Günümüzde teknolojiye paralel olarak geliştirilen siyaset felsefelerine, toplumları etkileme taktiklerine ve stratejilerine bağlı olarak zulmün dayandırıldığı daha pek çok gerekçe oluşturuldu. Bunların başında da özellikle insanların inançlarına ve ahlâki değerlerine bağlılığını gericilik ve ilkellik olarak tanımlamak geliyor. Bu çerçevede geliştirilen medya siyasetlerinden yararlanılarak ahlâkî değerlerine bağlı bir kadının örtüsünü, tesettürünü "kara çarşaf" olarak niteleyip eli sopalılara da "vurun abalıya" diyerek "hurrraaa!" diye hepsini birden bir hedefe yöneltmek mümkün olabiliyor.

 

Zulmü "Direniş Hattı" Yapan Zihniyete Ne Dersiniz?

 

Zulme ve vahşete arka çıkmayı haklı gösterebilmek için onun "direniş hattı"nı tuttuğu iddiasında bulunmayı nasıl izah edersiniz? Yani bir adamı bir kapıya bekçi tayin ettiğinizde dışarıdaki tehlikeli kişilerin içeri girmesine engel olması karşılığında içeridekileri keyfine göre öldürmesine izin mi verirsiniz? Böyle bir akıl ve mantığın insanlık tarihinde herhangi bir örneğine rastlanmış mıdır?

 

Bilindiği üzere Suriye'de siyonist tehdide karşı direniş hattını koruduğu ileri sürülen Baas rejiminin, zulmün son bulması talebiyle meydanlara çıkan halka karşı başvurduğu şiddet ve gerçekleştirdiği saldırılar neticesinde son iki buçuk yıl içinde öldürdüğü insan sayısı siyonist işgalcilerin 2008 sonunda Gazze'ye yönelik başlattığı ve "Dökme Kurşun Operasyonu" adını verdiği saldırıda öldürdüğü insan sayısının neredeyse yüz katına ulaştı. Yaraladığı insan, evini yurdunu terke zorladığı kitleler ve yıktığı evler kıyaslanacak olsa yine aynı oran çıkacak belki de aşacaktır. Irzlarına tecavüz edilen kadınları ise kıyaslamaya imkân yok; çünkü insanın dile getirmekten bile tiksindiği bu iğrençlik Baas vahşetinin şahsına münhasır. Artık onu "direniş hattı" olarak tanımlayanlar bu iğrençliği de nereye koyarlar bilemiyoruz.

 

İnkârcı Zalimler Ne Kadar Kardeş Olabilir?

Tutturmuş yine aynı nakaratı tekrar ediyor: "Suriye'de kardeş kardeşi vuruyor!"

 

Ya öyle mi? Allah'a ve O'nun peygamberlerine imanından asla taviz vermeyenleri sıcak kumların içine gömüp de "Lâ ilâhe illa Beşşar" demeye zorlayan, bunu söylemedikleri zaman da üstlerine toprak atarak işkenceyle öldüren zalimi ben asla kardeş olarak göremem. Karşısında hak ve onur mücadelesi veren kardeşlerim de onu kardeş olarak görmüyorlar.

 

Şayet sen onu kardeş olarak görebiliyorsan git o zaman kardeşine söyle, benim kardeşimi vurmasın! Benim kardeşimin onun vahşi saldırıları karşısında canını savunmaktan başka bir seçeneği bulunmuyor.

 

Hiçbir ahlâkî ölçü tanımayan, insana zerre kadar değer vermeyen bir zulüm rejiminin hâkimiyetini korumak amacıyla şiddete ölçüsüzce başvurması yüzünden süren savaş asla bir kardeş kavgası olamaz. Bu, zalimle mazlumun savaşıdır. Zalim iktidarını, saltanatını mazlum ise canını, namusunu, onurunu ve hakkını korumak için savaşıyor. İktidar ve sultasını korumak için saldıranın adının George olmasıyla Beşşar olması arasında fark yoktur. Saldıran zalimin isminin mazlumun ismine benzemesi olayı bir kardeş kavgası olarak tanımlamaya gerekçe oluşturamaz.

 

İsimleri Farklı Rejimlerin Ortak Özellikleri Zulüm

 

Çağımızda yönetim biçimleri de bayağı çeşitlendirildi. Bazıları geleneksel kraliyet rejimleriyle yönetiliyor. Bazıları ise çağdaş demokrasi ve cumhuriyet rejimleri ile yönetiliyor. Hatta içlerinde "İslâm cumhuriyeti" olanlar bile var. Fakat birisi şunların ortak ve farklı özellikleri üzerinde araştırma yapsa, hemen hepsinde bulunan en ortak özelliklerinin "zalimlik" olduğu kanaatine varacaktır.

 

Kraliyet rejimlerine göre yönetilenler kralın çocukları hükmündedir. Ama çağımızın krallarının çocuklarına tamamen köle ve cariye muamelesi yaptıklarını, üstelik onları iyice aşağılayarak kendisine hizmet etmeye zorladıklarını görüyoruz.

 

Demokrasi, halkın kendi kendini yönetmesi olarak tanımlanır. Peki, kendi kendini yöneten halk kendi kendine zulmeder mi? Ama ne hikmetse günümüzün demokrasilerinde, hele İslâm âlemindeki demokrasi rejimlerinde halklar kendi kendilerini yönetirken kendi nefislerine eziyet etmekten, haksızlık etmekten, zulmetmekten de özel bir haz duyuyorlar sanki. Şayet biraz olsun bundan vazgeçer de nefes almaya kalkışırlarsa bu kez hemen ordu devreye girer, askerî bir darbe gerçekleştirir, demokrasiyi, anayasayı, kanunları falan askıya alır ve halkın eksik bıraktığı zulüm ve işkence uygulamalarını tamamlama yoluna gider. Bunun adı da demokrasiye balans ayarı yapmaktır.

 

Birbirlerinin Ayaklarına Basmıyorlar

 

Ortak vasıfları zulüm olunca bu konuda birbirlerinin ayağına basmaktan da doğal olarak çekiniyorlar. Çünkü "camdan sarayın varsa başkasının köşkünü taşlama" sözü meşhurdur. Hangisinin eli temiz ki diğerinin kanlı eline laf söylesin. Konuşabilen de elinin temiz olmasına değil tehdit gücüne güvenerek konuşuyor.

 

Laf söyleyeceği zaman da hedefe yerleştireceği zalimin kendisinin ne kadar işine yaradığını göz önünde bulundurmak zorundadır. Eğer zalim kendi zalimiyse onun gerçekleştirdiği katliam teröre karşı savaş, gerçekleştirdiği askerî darbe ise demokrasiyi kurtarma operasyonudur.

 

Yeri gelir kimyasal silahları kırmızı çizgi olarak ilan eder. Ama karşısındaki zalim kırmızı çizgiyi aştığı zaman onun engellenmesi veya zayıf düşürülmesi durumunda istenmeyen kişilere yeşil ışık yakılması tehlikesi oluşursa o zaman kırmızı çizginin de hiçbir itibarı kalmaz.

 

Hakkı Tanımayan Hakka Riayet Eder mi?

 

Çağımızın mazlum toplumlarının maruz kaldığı en acınacak durum belki haklarının savunulmasını, haksızlıkların önüne geçilmesini hak düşmanlarından, hakkı tanımayanlardan talep etmek zorunda kalmalarıdır. Kendi çıkar hesapları için Irak'ta bir milyondan fazla insanı öldürmekte sakınca görmeyen bir ABD kalkıp, Suriye'de attığı kimyasal bombalarla bir çırpıda bin beş yüz mazlumu katledebilen Beşşar'dan hesap mı soracak? Kendi çıkar hesapları için zulmü küreselleştiren bir zihniyet Suriye'de yerel düzeyde adaleti hâkim kılma gayreti mi gösterecek?

 

Aynı şey uluslararası platformda da karşımıza çıkıyor. Zulüm rejimlerinin kendi aralarında ittifakları ve dayatmacı sistemlerini koordine bir yapıya kavuşturmaları sonucu kurulmuş uluslararası teşkilat gerçekte milletlerin birleşmesiyle mi yoksa zalimlerin uzlaşmasıyla mı ortaya çıktı? Adına Birleşmiş Milletler denilen kuruluşun ortaya çıkış hikâyesine ve bugüne kadar izlediği politikaya baktığımızda bu sorunun cevabını gayet net bir şekilde alıyoruz.

 

Zulüm Sisteminin Globalleşmesi

 

BM, gerçekte zulmün küreselleştirilmesinin bir izleme mekanizması görevi görüyor. O yüzden hiçbir zaman gasp edilen hakların sahiplerine iadesi konusunda aktif rol oynadığını görmedik. Öyle olsaydı Filistin'de siyonist işgalin en azından dizginlenmesi, yurtlarından çıkarılan milyonların yeniden evlerine dönebilmeleri için kapıların açılması yönünde bir çabasının, göz doldurur bir faaliyetinin olması gerekmez miydi?

 

BM'nin sopası sadece çağdaş emperyalizmin başını çeken güçlerin kuyruğuna basanlara karşı işe yaradı. Bu yönüyle BM ve onunla bağlantılı uluslararası örgütlerin tamamı zulmün küreselleştirilmesi politikalarının uygulamaya geçirilmesinin izleyiciliğini yapmaktadır. Yani BM çağdaş emperyalizmin ve zulüm sistemlerinin global zabıta teşkilatı görevi görüyor. Eli sopalı ama talimatı zalimlerden alıyor sopası mazlumlara çalışıyor. Adaleti değil global zulüm mekanizmasını ayakta tutmak için görev yapıyor.

Kuzuların Kurtlara Teslim Edildiği Dünya

 

Bütün bu yönleriyle yaşadığımız dönemde dünya maalesef kuzuların kurtlara teslim edildiği bir dünya görünümünde. Bir tarafta halklara kan kusturan ama isimleri kraliyet, cunta, sivil demokrasi, cumhuriyet, İslam cumhuriyeti olarak değişebilen yerel yönetimler var. Bunlar küresel alanda çağdaş sömürü düzenlerinin kurduğu mekanizmaya hizmet ettikleri için onların desteğini elde etmişler. Diğer tarafta küresel mekanizmanın sarsılmasının önlenmesi ve yerel zulüm rejimlerinin sarsıntı geçirmesi durumunda oluşacak gediklerin kapatılması amacıyla bir yakın takip düzeni, o düzen için çalışan zabıta örgütleri ve eli sopalı zabıta güçleri oluşturulmuş. Yerel zulüm rejimleri oluşan gedikleri kapatma amacıyla katliamlar gerçekleştirdikleri zaman terörle mücadele etmiş oluyorlar. Çağdaş sömürü düzeniyle barışık olmayanların siyasi iktidarları ele geçirmeleri durumunda gerçekleştirilen askerî darbelerin adı demokrasiyi kurtarma operasyonu oluyor.


Ümmet Olamamanın Izdırabı

 Müslümanlar olarak bunca zulme maruz kalmamızın en önemli sebebi ise ümmet bütünlüğünün bozulması, ulusal kimliklere göre küçük parçalara ayrılmış ve çağdaş sömürgeci düzenlerin çizdiği sınırların içine kapatılarak birbirimizden koparılmış olmamızdır. Dolayısıyla ümmet bütünlüğünün kapılarını açacak direniş hareketleri İslâmî uyanış açısından büyük önem arz ediyor ve bu direniş hareketlerini komplo teorileriyle kirletmeye kalkışanlar sadece çağdaş emperyalizmin ve onun hizmetindeki yerel zulüm sistemlerinin değirmenlerine su taşıyorlar. 

Yazar:
.
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul