23 Kasım 2017 - Perşembe

Şu anda buradasınız: / KURÂN KARŞISINDAKİ DURUŞUMUZ

KURÂN KARŞISINDAKİ DURUŞUMUZ


 

  Kur’ân-ı Kerîm, Yüce Allah’ın kelamıdır. Ancak o, insana inmiştir. İnsanın okuyup anlaması ve gereklerini yerine getirmesi için inmiştir. O, Allah kelamıdır, ancak insanlık tarafından okunup anlaşılsın diye, beşer diliyle inmiştir. Kur’ân’a karşı sorumluluklarımızı yerine getirebilmek ve onu layığı ile okuyup gereklerini yerine getirebilmek için dikkat etmemiz gereken bazı hususlar vardır. Bu hususlardan en önemlilerini şöyle özetleyebiliriz:

1- Her şeyden önce Kur’ân’ın Allah Kelamı olduğunu, O’nun bizde en büyük İlahî emanet ve nimet olduğunu bileceğiz. Bu bilinç, bizim Kur’ân karşısındaki esas duruşumuzu muhafaza etmemizi sağlayacaktır. Onu okuma, anlama ve gereklerini yerine getirmekonusunda ciddi olmamızı sağlayacaktır. Onu okurken, Yüce Allah’ın huzurunda olduğumuzun ve O’nunla konuştuğumuzun bilincinde vakar ve ciddiyetle onu okuyacağız. Bu bilinç, Kur’ân hakkında, herhangi bir delil yahut bilgiye dayanmadan ileri geri konuşmaktan da bizleri alıkoyacaktır.

 

Pek çok Kur’ân ayeti, bize Kur’ân’ı tanıtırken Kur’ân karşısındaki bu esas duruşumuzu belirlememize yardım eder:

 

Şüphesiz Kuran âlemlerin Rabbinin indirmesidir.[1]

Bu, güçlü ve merhametli olan Allah'ın indirdiği Kuran'dır.[2]

Kitap'ın indirilmesi, güçlü ve Hakîm olan Allah katındandır.[3]

Kur’ân’ı sana yeri ve yüce gökleri yaratanın katından bir Kitap olarak indirdik.[4]

Kitap'ın indirilmesi, güçlü ve bilgin olan Allah katındandır.[5]

 

Evet, Kur’ân, âlemlerin Rabbi, Azîz, Rahîm, Hakîm, Alîm olan Yüce Allah’ın katından gelmedir. Tüm her şeyin sahibi ve maliki olan, erişilmez kudretin sahibi, tüm her şeyi bütün ayrıntılarıyla bilen, her söyleminde ve eyleminde sayısız hikmetler olan Yüce Yaratıcının katında gelmedir.

 

Bu birkaç ayeti okuyuvermek bile, Kur’ân’ın sıradan, herhangi bir kitap olmadığını hatırlatır. Bu ayetler karşısında insan, Kur’ân’ı eline alırken edeb ve erkân içerisinde onu eline alır, ciddiyetle onu okur ve onu gücü nispetinde anlamaya çabalar ve onun gereklerini yerine getirmek için harekete geçer. Bu noktada Kur’ân’ı okumak ve anlamak için kaynaklarımızda sayılan zahirî ve batınî okuma adabı son derece önemli ve anlamlıdır. Bu adaba riayet etmek, Kur’ân’dan istifademizi artıracaktır. Bedenlerin, beyinlerin ve gönüllerin tertemiz olması, Kur’ân okuma yer ve zamanının özenle seçilmesi bu adabın başında sayılır.

 

2- Kur’ân’ın ilk muhatabı Hz. Peygamberin Kur’ân karşısındaki duruşu bizim için son derece önemli ve anlamlıdır. Onun bu duruşundan bizim alacağımız pek çok şey vardır. Şöyle ki Peygamberimiz, Allah’ın insanlığa sunduğu bir ziyafet sofrası, insanlığı uçurumlara düşmekten kurtaran Allah’ın kopmaz ipi, şifa ve deva kaynağı, gönüllerin cilası olarak tanımladığı Kur’ân’ı büyük bir ciddiyet, aşk, şevk ve gözyaşları içerisinde okurdu. Elbette Kur’ân’ı en iyi anlayan oydu. Kur’ân, onun gündemini belirlerdi. O, Kur’ân konuşur ve Kur’ân ile konuşurdu. Sohbetlerinin temelini Kur’ân ayetleri oluştururdu. O, Kur’ân’ın harflerinin hakkını vererek ve üzerinde durup düşünerek tane tene okurdu. Rahmet ayetlerine gelince Yüce Allah’tan cennetini ister, azap ayetlerine gelince cehennemden Allah’a sığınırdı. Gece gündüz, mescidde mecliste Kur’ân okurdu. Kendisine yöneltilen sorular Kur’ân’la cevap bulurdu. Kur’ân ile yetiştirdiği sahabîlerinden Kur’ân dinlemeyi severdi. Kur’ân okuyucularına çok önem ve değer verirdi. O, aynı zamanda Kur’ân’ın ilk müfessiriydi. O, Kur’ân ayetlerini, söz ve fiilleriyle yorumlayarak insanlığa servis ediyordu.

 

3- Peygamberimizden sonra Kur’ân’ın ilk muhatapları olan sahabenin Kur’ân algısı, Kur’ân okuması ve yaşaması da bizim için önemli ve ufuk açıcıdır. Şöyle ki onlar, Kur’ân ile Müslüman olmuşlar, Kur’ân ile Müslümanlıklarını geliştirip güzelleştirerek kemale ermişlerdir. Onlar Kur’ân’ın inişine bizzat şahit olmuşlar, onun Peygamberimiz tarafından en güzel ve en doğru şekilde nasıl okunup anlaşıldığını ve nasıl hayata geçirildiğini görmüşlerdir. Pek çok Kur’ân ayeti onların soruları ve sorunları üzerine inmiştir.

Sahabenin Kur’ân algısında en belirleyici husus Abdullah b. Ömer’in söylediği şu anlamlı sözde kendini bulmuştur:

"Vaktiyle öyle bir hayat yaşadım ki, o sıralar her birimize Kur'ân'dan önce iman verilirdi. Hz. Peygambere bir sure iner inmez, o surede yer alan helal ve haramları, üzerinde durmamız gereken yerleri öncelikle öğrenirdik. Tıpkı sizin Kur'ân (metnini) öğrendiğiniz gibi.”[6] 

Bu rivayetten ashabın Kur’ân’ı önce iman, sonra ilim, ardından da amel üçlüsü ile algıladıkları anlaşılmaktadır. Yani onlar önce iman ediyorlardı. Kur’ân’ın Allah kelamı olduğuna inanıyorlar ve onu Yüce Yaratıcının sözü olarak ciddiyetle okuyorlardı. Onun emir ve yasakları, nefislerinin aleyhine bile olsa, hiç alışık olmadıkları bir emirle karşılaştıklarında yahut alışık oldukları bir şeyin yasaklanmasıyla karşılaşıyor bile olsa ona iman ediyorlar, hükmüne boyun eğiyorlardı.

İkinci olarak onlar, inen ayetleri doğru olarak iyice anlamak için gayret sarf ediyorlardı. Çünkü onlara göre, bilinç olmadan onun hükümlerini okumanın bir anlamı yoktu. Bunun için kendi ana dillerinde gelen Kur’ân ayetlerini yüzeysel olarak anlıyor olsalar bile, o ayetlerde derinleşmek, onların hükümlerini doğru bir şekilde öğrenmek için gayret ediyorlar, bilenlere müracaat ediyorlardı.

Üçüncü olarak onlar, iman ettikleri ve anladıkları ilahî hükümleri hayata geçiriyorlardı. Onlar biliyorlardı ki inen ayetlerde asıl Murad-ı İlahî, o hükümlerin gereğini yerine getirmekti. Sözgelimi onlar inen on ayeti Hz. Peygamberden alıyorlar, onların Allah kelamı olduğuna inanıyorlar, onları doğru bir şekilde anlıyorlar ve hemen ardından onların gereklerini yerine getiriyorlardı. Ancak bundan sonra ikinci bir onluğu (aşır) almaya, öğrenmeye geçiyorlardı.

4- Kur’ân’ı anlarken Peygamberimizden günümüze kadar gelen tefsîr birikimi son derece önemlidir. Bu birikimden yararlanmak, bizi doğru ve kuşatıcı bir anlama ile buluşmaya götürecektir. Müfessirlerden istifade etmek, kolektif bir akıl ile Kur’ân’ı anlamaya çalışmak demektir. Üstelik o müfessirler kadrosu içerisinde Kur’ân’ın indiği döneme yakın olan, o dönemi bizden çok daha iyi bilen, ihlâs ve samimiyetle Kur’ân’ı okuyup anlayan ve yaşayan çok saygın isimler vardır. Bu sebeple Kur’ân’ı anlama ameliyesini gerçekleştirirken, tefsîr külliyatına duyarsız ve ilgisiz kalmamız düşünülemez. Her tefsîrin, müfessirinin birikimi ve yazıldığı döneminin özelliklerini yansıttığını göz önünde bulundurarak onlardan yararlanmasını bilmeliyiz.

Özetleyecek olursak, insanlığa hayat düsturu olarak gelen Kur’ân, okunmak, anlaşılmak ve yaşanmak içindir. O, Yüce Allah’ın Kelamıdır, sayısız hikmet ve engin manalarla doludur. O, asla herhangi bir edebiyat, bilim, felsefe kitabı değildir. O, insanlığa dünya ve ahiret saadeti sunan yegâne rehber, yol haritasıdır.

Her şeyden önce Kur’ân’ın Allah kelamı olduğuna, Yüce Yaratıcının katından geldiğine, ilk muhatabı peygamberine indiği gibi değişmeden orijinal halini muhafaza ettiğine inanmak gerekir. Ardından onu doğru bir şekilde okumak ve anlamak şarttır. Son olarak ise, onun ilkelerini hayata geçirmek lazımdır. Kur’ân’ın inişindeki İlahî Murad da ancak budur. Kur’ân’ın bu iniş gayesini gerçekleştirebilmek için onun ilk muhatabı Hz. Peygamber ve onun kutlu ashabı ile onlardan sonra gelen ve Kur’ân üzerinde derinlemesine düşünen müfessirlerin Kur’ân algısı, Kur’ân okuyuşu ve Kur’ân karşısındaki duruşu bizler için son derece önemli, Kur’ân algımızın oluşmasında bizlere yol göstericidir.

Unutmayalım ki onlar Kur’ân’la doğru yolu buldular, Kur’ân’la oldular, Kur’ân ile kemale erdiler, dünya ve ahiretlerini Kur’ân ile cennete çevirdiler. Aynı Kur’ân, bizim de dünya ve ahiretimizi cennete çevirmek için hazır beklemektedir.

Yine unutmayalım ki hepimize mezarda yöneltilecek olan Kitabın ne sorusuna Kitabım Kur’ân cevabını verebilmek için Kur’ân ile olmak, Kur’ân ile dolmak ve Kur’ân ile kemale ermek kaçınılmazdır. Kur’ân, kendisine iman eden, ona alıcılarını çeviren, onu okumak-anlamak ve yaşamak için gayret edenlere kucak açacak, sırlarını onlara sunacaktır. Kur’ân ile kurulabilmek niyazı ile.

Dipnot



*Gaziantep Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı

[1]- 26 Şuara 192.

[2]- 36 Yasîn 5.

[3]- 39 Zümer 1.

[4]- 20 Tahâ 4. 

[5]- 40 Ğâfir 2.

[6]- Said Havva, el-Esas fi's-Sünne, VII, 342.

 


Yazar:
.
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul