14 Aralık 2017 - Perşembe

Şu anda buradasınız: / Filistin Cephesinde Savaş Sürüyor

Filistin Cephesinde Savaş Sürüyor

   
Ahmet Varol

Ateşkes Pazarlıkları ve Siyonist Devletin Oyunları 
Siyonist işgal devleti, Filistin halkının İslâmî direnişin öncülüğünde yürütülen özgürlük ve bağımsızlık mücadelesine destek vermesinden iyice rahatsız olduğundan onu bundan vazgeçmeye zorlamak için her yola başvuruyor. Ama onun baskı ve şiddetinin dozajını artırması Filistin halkının direniş ve mücadeleye desteğinin de artmasına yol açıyor. Son olarak da Gazze'ye geniş çaplı saldırı düzenleyerek büyük bir yıkım ve katliam gerçekleştirdi. Operasyonun kısa süreceğini ve bu süre içinde amaçlarını gerçekleştireceğini umuyordu. Fakat beklediği gibi olmadı ve direniş karşısında yenilgi anlamına gelen tek taraflı ateşkes ilan etmek zorunda kaldı. 
İşgal devletinin ateşkes ilanı her ne kadar direniş engelini aşamadığının ilanı anlamına geliyor idiyse de bu imajı vermemek için "biz amacımıza ulaştık" diyerek kendi halkını ve dünya kamuoyunu aldatmaya çalıştı. Tabii gerçekleri yakından izleyenler ve hadiseleri mantıkî değerlendirmeye tabi tutanlar bu yalana kanmadılar. Şu var ki Siyonist saldırganın böyle bir imaj vermeye çalışmasının amaçlarından biri de uzun süreli ateşkes ilan etme pazarlıklarında üstün çıkmaya, dayatmalarını Filistin tarafına kabul ettirmeye çalışmaktı. Bu yöndeki politikasını tutturabilmek için "bakın biz sizden korktuğumuz için değil amacımıza ulaştığımız için operasyonu durdurduk; istersek tekrar başlatır ve yaptığımızın iki katı kadar daha katliam ve yıkım gerçekleştiririz; dolayısıyla bizim isteklerimizi kabul ederek ateşkese razı olmaktan başka seçeneğiniz yok" mesajı veriyordu. Bu mesajını canlı tutabilmek için de "saldırı yeniden başlayabilir" tehdidini sürekli gündemde tutmaya çalıştı. 
Bu arada gerek dünyadaki hâkim güçlere ve gerekse bölgedeki işbirlikçi yönetimlere, Filistin'de direnişin özellikle de İslâmî hareketin zaferinin onaylanmasının kendileri için de ciddi tehlike oluşturacağı mesajı vererek ateşkes pazarlıklarında dayatmalarına destek vermelerini istedi. Bu yüzden işgalci Siyonist devletin insanlık dışı saldırısından sonra başlayan ateşkes pazarlıklarında bütün etkin güçler Siyonistin hesaplarının tutmasını sağlamak amacıyla her bakımdan ona destek verdiler. Bundan dolayı Filistin direnişi, askerî cephede olduğu gibi ateşkes pazarlığıyla ilgili masa başı cephesinde de sadece Siyonist işgal devletine karşı değil çağın tüm emperyalist güçlerine ve onların güdümündeki bölgesel işbirlikçi yönetimlere karşı mücadele etmektedir. 
Siyonist devletin çağdaş emperyalist güçleri ve işbirlikçi rejimleri arkasına alarak dayatmacı bir tutum sergilemesi sadece bir komplo ve oyundan ibarettir. Zamanın müsait olmasını göz önünde bulundurarak karşısındaki direnişi istediği noktaya gelmeye zorlamak ve onun askeri cephede kazandığı zaferi masa başında geri almak için arkasındaki emperyalist desteği değerlendirmeye çalışıyor. Fakat zaman içinde hesaplar aleyhine dönecek ve bir anlaşma formülüne razı olmak zorunda kalacaktır. Çünkü sorunun uzun süre çözümsüz kalması ve Filistin direnişinin devam etmesinden dolayı Yahudi göçmenlerin yaşadığı tedirginliğin sürmesi işgal devletini daha fazla sıkıntıya sokacaktır. 
Nitekim İsrail'in ünlü Haaretz gazetesinde yayınlanan bir editör yorumunda bu gerçek çok açık bir dille gündeme getirildi. Gazete söz konusu yorumunda İsrail'in ateşkese ihtiyacının Hamas'ın ihtiyacından fazla olduğuna dikkat çekmiş ve Mısır'ın bu aracılığının sağladığı fırsatın kaçırılmaması gerektiğini vurgulamıştı. 
Siyonist işgal devleti şartların ve zamanın kendi lehinde işlediğini gördüğünde, arkasındaki emperyalist desteğe de güvenerek pazarlıkta hep yüksekten tutturur. Onun bu tutumuna karşı yapılması gereken, sabırlı ve kararlı olunmasıdır. Çünkü çok geçmeden zamanın aleyhine işleyeceğini görecektir. Bunun birçok tecrübesi ve örneği yaşanmıştır. En dikkat çeken örneği ise Güney Lübnan'da yaşananlardır. Siyonist devlet Güney Lübnan'daki işgal güçlerini çekme işini Suriye ve Lübnan'a çok önemli şartlarını kabul ettirme karşılığında gerçekleştirmek istiyordu. Bunun için uzun süre pazarlık yaptı ve özellikle de Hizbullah'ın bölgedeki direniş güçlerinin dağıtılması için zorluyordu. Çok önemli bir şartı da Suriye ve Lübnan'a İsrail işgal devletini "meşru" kabul ettirmek ve onunla diplomatik ilişkiye girmelerini sağlamaktı. Ama bunların hiçbirini gerçekleştiremeden 2000 yılında direniş karşısında beyaz bayrak çekerek, hiçbir karşılık talep etmeden çekilmek zorunda kaldı. 
İşgalci Siyonistlerin masa başı pazarlıklarda dayatmalarını kolay kabul ettirmeleri ise arkalarındaki emperyalist desteği göz korkutmada değerlendirme stratejilerinde başarılı olmalarından kaynaklanmıştır. Günümüzde işgalci Siyonistlerin arkasında duran çağdaş emperyalizmin baskı gücü zayıflamıştır. Dolayısıyla direnişin kararlı tutumunu sürdürmesi durumunda belli bir süreden sonra zaman işgalci Siyonist devletin aleyhine işleyecektir ve Filistin direnişi bunun farkındadır. Bu yüzden de dayatmalara ve baskılara boyun eğmeyecek, cephede kararlılığını koruduğu gibi ateşkes pazarlığında da koruyacak, geri adım atmayacak, taviz vermeyecektir. 
Filistin direnişinin Siyonist işgal devletiyle bir ya da bir buçuk yıllık ateşkes kabul etmesi için ileri sürdüğü şartlar, Siyonist saldırıların tamamen ve kesin bir şekilde sona ermesi ve Gazze'ye uygulanan ambargonun kaldırılmasıdır. Bu şartlar kabul edilmediği takdirde sağlanacak ateşkesin Filistin halkı açısından da direniş açısından da getireceği bir şey olmayacaktır. Dolayısıyla bu şartları içermeyen bir ateşkes anlaşmasının şimdi veya daha sonra kabul edilmesi direniş açısından bir şey değiştirmeyecektir. Ateşkesin gecikmesi, Filistin direnişinin sürmesinden tedirgin olan Yahudi göçmenlerin sıkıntısı sebebiyle işgal devletinin daha çok aleyhine olacaktır. O yüzden belli bir süreden sonra zaman Siyonist işgal devletinin aleyhine işleyecektir. 
Siyonist işgal devletinin ateşkes pazarlıklarında esir asker Gilad Shalit meselesini getirip dayatması ve onu bahane ederek tüm anlaşma imkânlarının önünü kapatması gerçekte söz konusu askerin özgürlüğünü önemsemesinden değil Filistin direnişini dayatmaları kabule zorlamak istemesinden dolayıdır. Bu yolla Filistin direnişini hem İsrail'in dayatmalarına boyun eğmek zorunda bırakmak, hem de Gazze üzerindeki ambargonun kaldırılması şartından vazgeçmeye zorlamak istiyor. Çünkü bu ambargonun tümüyle kaldırılmasına razı olmak istemiyor. Ama ambargoyu tümüyle kaldırmayan bir ateşkesin de Filistin direnişi açısından bir anlamı olmayacağından, direniş zamanın işgal devleti aleyhine işleyeceği vakte kadar direnme konusundaki tutumunu değiştirmeyecektir. 
Durum böyle olmakla beraber Filistin direnişinin Siyonist işgale karşı sürdürdüğü masa başı direnişine de dünya Müslümanlarının ümmet bilinciyle sahip çıkması, destek vermesi gerekir. Çünkü Siyonist işgal tüm dünya Müslümanları için bir tehlikedir ve ona karşı verilen mücadele de bütün ümmet adına verilmektedir. Dolayısıyla böyle bir mücadeleye ümmet bilinciyle sahip çıkmak ve destek vermek gerekir. Çağdaş emperyalizm ve onun güdümündeki işbirlikçi rejimler nasıl Filistin direnişinin zaferini sadece işgalci Siyonist devlet için değil kendileri için de riskli görüyorlarsa, bizim de Filistin direnişinin geri adım atmaya mecbur bırakılmasının, savunma hattını korumada zorlanmasının sadece kendisi için değil tüm dünya Müslümanları için önemli bir tehlike arz ettiğini görmeliyiz. Orada hak ve batıl karşı karşıyadır. 
Burada ateşkes pazarlıkları çerçevesinde ayrıca Filistin direnişinin ilkeleriyle ilgili bazı noktalara dikkat çekmekte yarar görüyoruz. Öncelikli olarak şunu ifade edelim ki, ateşkes pazarlığı ve tartışmaları işgalci Siyonistlerle Filistin direnişini temsil eden heyet arasında yürütülmüyor. Mısır'ın aracılığı ile yürütülüyor. Filistin İslâmî direnişi, Siyonist işgal yönetimini siyasi meselelerde muhatap almama ve karşısına oturmama ilkesini değiştirmemiştir. Bu ilkesi Filistin toprakları üzerindeki Siyonist işgalin devam ediyor olmasından dolayıdır ve bu işgal devam ettiği sürece Siyonist işgali temsil edenleri muhatap almama ve karşısına oturmama ilkesini değiştirmeme niyetindedir. 
İkinci husus da bu pazarlığın sadece ateşkesle ilgili olduğu, sonu İsrail işgalini meşrulaştırmaya çıkacak bir "barış" pazarlığı olmadığıdır. Filistin'deki gayri meşru Siyonist işgalin meşrulaştırılmaması İslâmî direniş açısından bir ilkedir ve bugüne kadar bu ilkesinden kesinlikle taviz vermemiştir. Dolayısıyla ateşkes görüşmelerinin, Siyonist işgali meşrulaştırmaya götürecek "barış" görüşmeleri olarak yansıtılması veya algılanması hatalıdır. 
Ayrıca Filistin'de direnişin Siyonist işgale karşı olduğunun, dolayısıyla işgal devam ettiği sürece direnişi haklı ve meşru kılan gerekçenin de var olacağının unutulmaması gerekir. Dolayısıyla ateşkes anlaşması kesinlikle, işgale karşı sürdürülen haklı mücadeleyi sonlandıracak bir anlaşma olmayacaktır. İşgalci Siyonistlerin Gazze'ye girmelerinin engellenmesiyle Filistin direnişi asıl amacına ulaşmış olmuyor. Direnişin amacı Filistin halkını özgürlüğüne, Filistin topraklarını bağımsızlığına, bu kutsal beldeyi yeniden İslâmî kimliğine kavuşturmaktır. Bundan dolayı Filistin direnişi kalıcı ya da uzun vadeli ateşkese razı olmayacağını, sadece şartlar gereği geçici ateşkese razı olabileceğini, Siyonist işgal son buluncaya kadar haklı ve meşru mücadelesini sürdürme konusundaki kararlılığından ise vazgeçmeyeceğini bildirmiştir. 
İşgal Devleti Yargılanmalı  
Uluslararası emperyalizm Siyonist işgal devletine insanlık dışı savaşında her türlü desteği verdiği gibi aynı zamanda saldırganlıkta önünü oldum olasıya açmaktadır. Özellikle ABD emperyalizminin işgal devletinin saldırılarına sessiz kalınmasını, "kendini savunması için ona fırsat tanıma" olarak değerlendirdiğine şahit olduk. Bu destek ve göz yummadan cesaret alan Siyonist işgal devleti bütün saldırılarında vahşette iyice sınır tanımaz oldu. Bu sınır tanımazlığını Gazze'ye yönelik son saldırısında da gösterdi. Fakat her ne kadar emperyalizm ve onun hizmetindeki uluslararası kuruluşlar sessiz kalsa da insanlığın, insanî değerlere saygılı kurumların sessiz kalmaması gerekir. 
İsrail işgal devleti tüm saldırılarında olduğu gibi Gazze'yi hedef alan son saldırısında da muhtelif savaş suçları işledi. Bu suçlardan bazıları hakkında muhtelif yargı organlarına başvuruda bulunuldu. Türkiye'de de Mazlum - Der, topladığı delilleri ve belgeleri takdim ederek işgalci Siyonist devlet aleyhine savaş suçları işlemekten dolayı dava açılması için başvuruda bulundu. Yargı mekanizmasının çalıştırılması için resmî prosedüre göre Adalet Bakanlığı'nın talepte bulunması gerekiyor. Siyonist işgal devletinin bu derece vahşi saldırılarından, katliamlarından, cinayetlerinden ve onca savaş suçu işlemesinden sonra yargı mekanizmasının işletilmesi için Adalet Bakanlığı'nın önünde hiçbir engel bulunmadığını düşünüyoruz. Bu konunun ulusal çıkar ve ilişki konusu yapılması hatalıdır. Her şeyden önce burada insanlığa karşı suç işlenmiştir ve Siyonist işgal devleti yetkililerinin bu suçlarından dolayı yargılanmaları gerekir. Bu yargılamanın bir cezalandırmaya gidip gitmeyeceği, Türkiye'deki yargı mekanizmasının bunu gerçekleştirme imkânının olup olmaması o kadar önemli değildir. Önemli olan Siyonist vahşetin işlediği savaş suçlarının belgelenmesi, bu suçlarından dolayı insanlık önünde mahkûm edilmesi ve suçlarının tarihi kayıtlara geçirilmesi suretiyle gelecek nesiller nezdinde de suçluluğunun tescillenmesidir. 
Mazlum-Der'in yargılama talebi ağırlıklı olarak yasak silahların kullanılmasından kaynaklanan savaş suçlarıyla ilgilidir. İşgalci Siyonistlerin Gazze'ye yönelik saldırılarında başta beyaz fosfor olmak üzere muhtelif kimyasal silahlar kullandığı Mazlum - Der'in çalışmalarıyla belgelendirilmiştir. Biz bu çabalarından ve Siyonist vahşetin üzerine giderek onun insanlığa karşı suçluluğunu belgelemesinden dolayı Mazlum - Der'e, teşkilatın bu alanda hizmeti geçen bütün yetkililerine teşekkürlerimizi arz ediyoruz. Teşkilatın yürüttüğü çalışmalara ve Siyonist vahşetin yargılanması için yürüttüğü çabalara mutlaka destek verilmesi, Adalet Bakanlığı'nın da onun topladığı bilgi ve belgelerin yargıya intikali için gerekli kolaylığı sağlaması, kapıları açması gerekir. Siyonist işgal devletinin kendi kirli çamaşırlarının üstünü örtebilmek için uzun dilini kullanması sebebiyle Adalet Bakanlığı için diplomatik gerekçe de oluşmuş oldu. Bakanlığın Siyonist vahşetin üzerine gidilmesini sağlamak için bu fırsatı iyi değerlendirmesi gerekir. 
Siyonist saldırganların değirmenlerine su taşıyan birtakım medya mensuplarının, "ulusal çıkar" iddialarını gerekçe yapmaları veya İsrail lobilerini tehlikeli öcü gibi tanıtmaları ise boşunadır. Bu lobiler işin gerçeğinde sadece birer balondur. Öcü yapılmalarının etkisi ise kendilerinden kaçılması durumunda görülmektedir. Üzerlerine gidildiğinde hiç de öyle olmadıkları anlaşılacaktır. Ayrıca "çıkar" konusunda asıl ihtiyaçlı taraf Siyonist işgal devleti tarafıdır. Bunu bizzat işgal devletinin kendi yorumcuları da itiraf etmekten kendilerini alamamışlardır. Biz onların itiraflarından önce yazılarımızda gündeme getirmiş ve Türkiye'nin gerçekte işgalci Siyonist devlete "ulusal çıkar" için ihtiyaçlı olmadığını, asıl ihtiyaçlı tarafın Siyonist devlet olduğunu vurgulamıştık. 
Bunlara dikkat çektikten sonra Siyonist işgal devletinin savaş suçlarının sadece yasak kimyasal silahların kullanılmasından ibaret olmadığını hatırlatmak ve diğer savaş suçlarının bazılarından da özetle söz etmek istiyoruz. 
İşgal devletinin en önemli savaş suçlarından biri okulların ve sığınakların vurulmasıdır. Siyonist işgalciler saldırılarını başlattıkları ilk gün, Gazze halkında büyük can kaybına ve böylece paniğe yol açmak, dolayısıyla çabuk teslim olmalarını sağlamak amacıyla özellikle okul çıkışlarını hedef alarak çocuk yaştaki birçok öğrencinin ölümüne sebep olmuşlardı. Bu vahşi saldırıları, hadiselere şahit olan birçok basın mensubunun gözlem ve raporuyla tescil edildiği halde uluslararası kuruluşlar tarafından üzerine gidilmedi. Böyle yapılmasının amacı muhtemelen Siyonist saldırganların, operasyonlarında önlerini kesmemek ve Filistin direnişini etkisiz hale getirmeleri için kendilerine fırsat tanımaktı. 
Sonraki günlerde, BM tarafından sığınak olarak ilan edilen UNRWA okulları hedef alındı. Bu gerçek bizzat UNRWA yetkilileri tarafından da dile getirildi ve söz konusu okulların sığınak ilan edildiğinin bildirilmesine, koordinatlarının da işgal devleti tarafına verilmesine rağmen saldırıya maruz kaldığı raporlarla tescil edildi. Çünkü işgal devleti sığınak olarak ilan edilen bu yerlerde çok sayıda insan bulunabileceğini tahmin ediyor ve bu kadar çok insanın bir arada bulunması onun iştahını kabartıyor, onları topluca katletme fırsatını kaçırmak istemiyordu. Böyle olmasına rağmen BM yetkilileri işgalci saldırganları hesaba çekmek için söze gelir hiçbir adım atmadı. 
Siyonist işgalcilerin işlediği en önemli savaş suçlarından biri de camilerin vurulmasıydı. Saldırılarında camileri özellikle hedef almış ve minaresinin göğe yükseldiğini gördükleri hiçbir camiyi ihmal etmemeye çalışmışlardı. Bu yüzden işgalcilerin 22 gün süren saldırılarında Gazze bölgesindeki 152 cami vuruldu. Bunlardan 45 tanesi tamamen yerle bir edildi, 55 tanesi ağır, 52 tanesi de hafif hasar gördü. Camilerden bazıları özellikle namaz saatinde vuruldu ve mü'minler ibadet esnasında bulundukları mabedin üstlerine yıkılması sebebiyle hayatlarını kaybettiler. 
Bilindiği üzere savaşlarda hangi dine ait olursa olsun mabetlerin, dinî mekânların vurulması savaş suçudur. Fakat çağdaş emperyalizmin hizmetindeki uluslararası kuruluşlar, bu suçun Siyonist işgalciler tarafından işlenmesi durumunda sessiz kalmayı, suçun üzerine gitmemeyi tercih ediyorlar. 
İşgalcilerin camileri özellikle hedef almaları öncelikli olarak savaşlarının sadece direnişçilere değil aynı zamanda İslâm'a ve İslâmî değerlere karşı olduğunu gösteriyordu. Siyonist saldırganların Filistin'in diğer bölgelerinde de İslâmî mirasa karşı yoğun bir savaş halinde olmaları da bunu gösteriyor. Dolayısıyla dünya Müslümanlarının bu gerçeği görmeleri ve Siyonist işgalcileri İslâm düşmanı olarak tanımaları, savaşlarının da doğrudan İslâm'a karşı olduğunu bilmeleri gerekir. 
Siyonistlerin camileri hedef almalarının ikinci önemli bir sebebi de buraların aynı zamanda birer direniş medresesi olmasıdır. Filistin'de camiler gerçek fonksiyonunu icra ettiğinden yetişen nesil için aynı zamanda birer medresedir. Gençlik işgale karşı özgürlük ve direniş bilincini buralarda alıyor. Sabır ve kararlılığın metodunu buralarda öğreniyor. Davanın ilkelerine buralarda vâkıf oluyor. İşgale karşı sabırla ve taviz vermeden direnmenin altyapısını oluşturan iman bilincini buralarda kazanıyor. Siyonist işgal güçleri de bunu bildiklerinden hem bir bakıma camilerden intikam almak, hem de yetişen neslin iman medreselerini yok etmek amacıyla bu mabetleri saldırılarında özellikle hedef alıyor, imha etmeye çalışıyorlar. 
Siyonist işgalcilerin işlediği savaş suçlarından biri de esirlerin katledilmesidir. Uluslararası savaş hukukuna göre savaş esirlerinin canlı olarak korunması gerekirken Siyonist işgal güçleri birçok esiri evlere doldurup topluca imha etmişlerdir. 
İşgalci saldırganların esirlere karşı işledikleri savaş suçlarından biri de onları canlı kalkan olarak kullanmaları olmuştur. Bu gerçek bizzat canlı kalkan olarak kullanılan veya buna şahit olan bazı esirlerin şahitliklerine başvurulması suretiyle İsrail'in gazetelerinden Haaretz'te bile haber yapıldı. Ne var ki İsrail medyasının dahi gördüğü bu önemli gerçeği BM ve savaş suçlarıyla ilgilenen Uluslararası Ceza Mahkemesi görmemekte direniyor. 
İşgalci saldırganların işlediği önemli savaş suçlarından biri de hayvanların, ağaçların ve bitkilerin topluca imha edilmesidir. Bazı yerlerde hayvanların kimyasal silahlarla imha edildiği tespit edildi. Bu tutumları, Siyonistlerin içindeki kin ve nefret duygularını da açığa çıkarıyordu. Çünkü Filistin tarafında hareket ettiğini gördükleri hiçbir şeyi ihmal etmemiş, hepsini imha etmek için ellerinden geleni yapmışlardı. Hayvanları, ağaçları ve bitkileri imha etmelerinin amaçlarından biri de Gazze'ye uyguladıkları ambargonun daha etkili olmasını sağlamaktı. Bu amaçla bölge halkını açlığa mahkûm edebilmek için onlara yarayabilecek tüm gıda maddelerini imha etmek istemişlerdi. Bu tutumları onların tüm insanî değerlerden ve duygulardan soyutlanmış olduklarını göstermesi açısından dikkat çekiciydi. 
Onların bütün bu suçlarının üzerine gidilmesi, vahşi yüzlerinin insanlığın önüne serilmesi, gerçek kimlikleriyle tanınmalarının sağlanması için gereken her şey yapılmalıdır. Belki uluslararası yargı organlarının ikiyüzlülüğü sebebiyle işgalci saldırganların cezalandırılması konusunda herhangi bir sonuç elde edilemeyecektir. Ama insanlık nezdinde mahkûm edilmelerinin sağlanması için bir şeyler yapılması da önemlidir.
Yazar:
.
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul