22 Ocak 2018 - Pazartesi

Şu anda buradasınız: / Lübnan Notları

Lübnan Notları



Ahmet Varol

Lübnan’a daha önce de muhtelif zamanlarda ziyaretlerimiz oldu. Bu ziyaretlerimizden bazılarıyla ilgili müşahede ve tespitlerimizi de Vuslat dergisinde yayınlanan yazılarımızda okuyucularımıza aktardık. Ancak Lübnan son dönemde önemli gelişmelere sahne oldu. Önce silahlı çatışmalara kadar varan bir siyasi kriz yaşadı. Sonra bu krizin aşılması için Katar Emirinin aracılığıyla bir ittifak anlaşması kabul edildi. Ardından bu anlaşma doğrultusunda, önceki muhalefeti de içine alan bir ulusal ittifak hükümeti oluşturuldu. Bu hükümetin oluşturulmasıyla birlikte kamuoyu yeni bir genel seçime hazırlanmaya başladı. Bunlar medya vasıtasıyla kamuoyuna aktarılan bilgiler. Bir de atlanan, dikkatten kaçan hususlar oluyor ki bazen onları yakın mesafeden görme imkânı doğabiliyor.
Bütün bu gelişmeler sebebiyle geçtiğimiz ayın başlarında gerçekleştirdiğimiz beş günlük Lübnan seyahatimizdeki müşahede ve tespitlerimizin Vuslat’tan bizi takip eden okuyucularımız açısından yeni şeyler içereceğini tahmin ediyoruz. O sebeple bu ayki yazımızda son Lübnan seyahatimizden intibalarımızı, orada görüştüğümüz zevattan aldığımız bilgileri ve kendi kişisel müşahedelerimizi size aktarmayı uygun gördük. 
Sular Durulmuş 
Lübnan’a bundan önce, ama son dönemde gerçekleştirdiğimiz seyahatlerimizde güvenlik konusunda bir tedirginlik ve huzursuzluk çok belirgin bir şekilde kendini hissettiriyordu. Tabii arka planda toplum psikolojisini etkilemeye çalışan yönlendirme çabalarının ve bir de hükümetin buna zemin hazırlayan uygulamalarının böyle bir havanın oluşmasında büyük payı vardı. Ama hangi sebebe dayanırsa dayansın özellikle başkent Beyrut’un bir polis şehrine döndüğü açıktı. Bilhassa akşam karanlık çöktükten sonra büyük caddelerin tümüne polis panzerleri yerleştiriliyor, gerek görüldüğünde araçlar durdurulup didik didik aranıyor, yaya geçmek isteyenlerin kimlikleri soruluyordu. Halk arasında, bütün herkesin silahlandığı ve ülkede oldukça tehlikeli bir gidişat olduğu söylentileri dolaşıyordu. Bilhassa Şiî – Sünni karşıtlığının etkili olması için buna zemin hazırlayan iddiaların piyasaya sürüldüğü hissediliyordu. 
Son gidişimde ortamın bayağı değiştiğini, polisiye tedbirlerin oldukça azaltıldığını, aramaların büyük ölçüde sona erdiğini gördüm. Bu durum bir önceki dönemdeki tedirginliğin de büyük ölçüde sunî olduğu, bir siyasi krizin altyapısının hazır hale getirilmesi için zemin oluşturulduğu kanaatini tekit ediyordu. 
İşin gerçeğinde aşağıda vereceğimiz bilgilerden de anlaşılacağı üzere sorunlar ve tedirginliğe gerekçe gösterilen şartlar tümüyle ortadan kalkmış değil. Ama bir önceki dönemde de polisiye tedbirlerin o derece artırılmasını haklı kılacak bir durum yoktu. Şimdi siyasi sorunlara yol açan durumun değil de uygulamaların normale dönmüş olduğu anlaşılıyor. 
Geçici Çözüm 
Ülkede ciddi bir sarsıntıya ve çalkantıya yol açan gelişmelerden sonra bir ittifak anlaşması yapılması üzerine sular kısmen duruldu. Uygulamalardaki normalleşme de bu durulmadan sonra oldu. Fakat bu konuda Lübnan’da görüşlerine başvurduğumuz bazı şahsiyetlerin tespitleri önemliydi. Bu şahsiyetlerin söz konusu çalkantıda karşı karşıya gelen taraflardan herhangi birini temsil etmediklerini, bağımsız düşündüklerini, ancak bizim kanaatimize göre isabetli tespitlerinin olduğunu başta belirtelim. 
Bunlardan bir zatın söylediğine göre krizin sona ermesinde, ABD’nin gidişatın kendi hesaplarının aleyhine gittiğini görmesinin inkâr edilemeyecek bir payı var. Çünkü kriz yerel değil bölgesel ve hatta uluslararası boyuta sahip bir nitelikteydi. ABD burada kendi kontrolündeki siyasi çevreler vasıtasıyla bir tasfiye planını uygulamaya geçirmeyi planlamıştı. Ama gelişmeler hadiselerin devam etmesi durumunda söz konusu planı hayata geçirmede kendilerinden yararlanılması düşünülen kadronun tasfiye edilmesi ihtimalinin daha kuvvetli olduğunu gösterdi. Bunun üzerine ABD kendilerinden yararlanmaya çalıştığı kadroya daha fazla ileri gitmemelerini ve anlaşmaya yanaşmalarını önerdi. 
Bizim anladığımız kadarıyla bu durum İsrail işgal devletinin 2006 yazında gerçekleştirdiği Lübnan saldırısına benziyor. Baştaki hesap askeri gücün etkin bir şekilde devreye sokulması suretiyle Lübnan’daki direnişi tamamen devreden çıkarmak, kökünü kazımaktı. Ama işin biraz daha ileri götürülmesi durumunda tehlikenin işgal devletinin en hassas noktalarına doğru yanaşmasına sebep olacağı görülünce uluslararası organların da müdahalesiyle çözüm arayışı içine girildi. 
Yine Beyrut’ta kendileriyle görüştüğüm fikir erbabının kanaatlerine göre kriz bir anlaşma formülüyle sona erdirildi. Ama bu kalıcı değil geçici çözüm niteliği taşıyor. Bunu birçok yorumcu “yamalı çözüm” olarak değerlendiriyor. Çünkü oluşturulan ulusal ittifak hükümetinde bir renk ve anlayış uyuşması yok. Sadece ortak zemin üzerinde buluşma söz konusu. Dolayısıyla bir ittifak var, ama muvafakat yok. Herkes yine kendi söylemiyle ve kendi hesabına göre hareket ediyor. 
Yine fikrine başvurduğumuz bir zat Lübnan’da yaşanan krizin bir söylem değil program çatışması olduğunu dile getirmişti. Herkes yine kendi programı üzerinde ısrar ediyor. Oluşturulan ittifak hükümeti bünyesinde herkes kendine tahsis edilen bölgede programını uyguluyor. Bir ortak program oluşturulmuş, ortak ilkeler üzerinde uzlaşma sağlanmış değil. 
Mevcut şartlarda bir başka çözüm formülü bulunması imkânı da zaten yoktu. Dolayısıyla krizin sonlandırılması konusunda ideal olan değil mümkün olan yapılabilmiştir. Çözümsüzlük krizin devam etmesi ve gittikçe derinleşen bir problem oluşması sonucunu doğuracaktı. 
Yeni Cumhurbaşkanıyla Kısmen İstikrar 
Lübnan’da cumhurbaşkanlığı seçimi uzun süren bir siyasi anlaşmazlığın sebebi oldu. İktidar ve muhalefetin belli bir isim üzerinde anlaşamaması cumhurbaşkanlığı seçiminin de sonuçlanamamasına yol açtı. Genelkurmay Başkanı General Mişel Süleyman üzerinde anlaşma sağlanması mümkündü, ancak Anayasadaki şartlar da onun Genelkurmay Başkanlığı görevindeyken veya istifa etmesinin hemen ardından seçilmesine engel teşkil ediyordu. 
Beyrut’ta yaşanan karışıklığın ardından Katar’ın aracılığıyla gerçekleştirilen ittifakta cumhurbaşkanlığı sorununun da çözüme kavuşturulması için bir buluşma noktası arandı. İttifakın ancak General Mişel Süleyman üzerinde olacağı anlaşılınca artık Anayasanın bu konudaki engellemelerinin dikkatten uzak tutulmasından başka bir yol bulunamayacağı düşünüldü ve öyle yapıldı. Çünkü işin Anayasa değişikliği sonrasına bırakılması durumunda belki yine çıkmaza girecekti. Atılan adımlardan sonra General Mişel Süleyman birkaç aydan beri boş olan cumhurbaşkanlığı koltuğunu doldurdu. 
Yeni cumhurbaşkanının seçilmesinden sonra ülkede kısmen bir istikrar oluştuğu ve Mişel Süleyman’ın gerek iç gerekse dış politikada daha çok dengeleri gözetmeye çalıştığı anlaşılıyor. Suriye’yle kilitlenen ilişkileri geliştirmek amacıyla önemli adımlar atması da bunun bir işareti. 
Kaygı İsrail İçin 
Uluslararası emperyalizmin ve özellikle de ABD’nin Lübnan’a yönelik yönlendirme politikalarının ve dayatmaların temelinde İsrail’le ilgili endişeler var. Beyrut’ta görüşlerine başvurduğumuz ve gidişatla ilgili tespitlerini sorduğumuz birçok kişinin vurguladığı hususlardan biri buydu. 
İşgal devletiyle ilgili kaygılara dayanan yönlendirmelerde ise üç temel konu öne çıkmaktadır: Birincisi: Lübnan direnişi, İkincisi: Filistinli mülteciler ve mültecilerin yaşadığı kamplar, Üçüncüsü: Bölgeyle özellikle de Suriye’yle ilgili politika.
Lübnan direnişi karşısında tatbik edilmesi istenen politikanın amacı bu direnişin tümüyle dağıtılması, silahlarının toplanması ve Hizbullah’ın herhangi bir silahlı gücü olmayan tamamen siyasi bir partiye dönüştürülmesi. Bunun için de ülkenin tek silahlı gücünün bulunması onun da ordu olması gerektiği hususu vurgulanıyor. Hizbullah ise Lübnan’a yönelik Siyonist işgal tehdidinin devam ettiğini ve ordunun bu tehdit karşısında Lübnan’ı yeterince savunma gücüne sahip olmadığını dolayısıyla direniş organlarının varlığını ve silahını muhafaza etmesi gerektiğini savunuyor. Bu konu Katar’da gündeme geldi ve Hizbullah’a bağlı İslâmî Direniş’in silahını sadece Siyonist tehdide karşı kullanmak şartıyla muhafaza edeceği vurgulandı. Ancak oradaki görüşmelerde bu hususun vurgulanması Lübnan’daki tüm siyasi gruplar arasında bu konuda ittifak sağlandığını göstermiyor. Aşağıda da dile getireceğimiz üzere ABD tarafından yönlendirilen siyasi organlar kendilerine telkin edilen tavrı sürdürüyorlar. 
Direniş güçlerinin dağıtılması ve silahlarının toplanması Siyonist işgal devletinin özellikle kuzeyden kendisine yönelen riskin ortadan kalkması sebebiyle büyük ölçüde rahatlamasına sebep olacağı gibi Lübnan politikasını yönlendirmede askerî tehdit mekanizmasını devreye sokmasını da kolaylaştıracak. 
Mülteciler konusunda işgal devletinin talebi onların yurda dönüş haklarının tamamen ortadan kaldırılması, dolayısıyla ya bulundukları ülkelerin vatandaşlığına geçirilmeleri ya da muhtelif Arap ülkelerine veya daha başka dünya devletlerine dağıtılmaları. Lübnan ise Filistinli mültecilerin vatandaşlığa geçirilmesini istemiyor. Bu, tüm Arap dünyasındaki mülteci kamplarıyla ilgili bir genel dayatma. Lübnan’daki mülteci kamplarıyla ilgili özel konu ise buralardaki askerî eğitimin engellenmesi ve silahların toplanması için ordunun müdahalede bulunması. İşte bu konuda Lübnan’daki hâkim sistem, ABD’nin yönlendirdiği siyasi akımlar ve İsrail işgal devleti ittifak halinde. 
Lübnan’la Suriye’nin arasının açılmasında ABD’nin yönlendirme politikasının büyük rolü oldu. Suriye’nin Lübnan’ı arka bahçe olarak görmesinin ve adeta kendisinin eyaleti gibi muamelede bulunmasının Lübnan toplumunda sebep olduğu antipati duygularının da söz konusu politikanın başarılı olmasında büyük rol oynadığını söylemek zorundayız. ABD ve Siyonist işgal devleti gelinen durumu değerlendirmeye ve Lübnan – Suriye ilişkilerinde iyileşmeyi Suriye’ye birtakım dayatmalarda bulunmanın malzemesi olarak kullanmaya çalışıyor. 
ABD Hesabına Siyaset: 14 Mart Cephesi
Lübnan’daki son siyasi kriz dünya kamuoyuna genellikle mezhep çatışması olarak lanse edildi ve Şia ile Ehli Sünnetin çatışmanın tarafları olduğu kanaatinin hâkim kılınmasına çalışıldı. 
Söz konusu olaylardan sonra ülkede bir mezhep gerginliği oluşturulmasına ve buna dayanan endişenin hâkim kılınmasına çalışıldığı bir gerçektir. Bu amaçla toplumun tüm kesimlerine yayılan söylentiler böyle bir endişenin bayağı etkili olduğunu gösteriyordu. Ama yaşanan siyasi krizin tarafları iddia edildiği gibi Şia ile Ehli Sünnet değil Hizbullah ile 14 Mart Cephesi idi. 
Hizbullah’ı az çok biliyoruz. Peki, 14 Mart Cephesi nedir? Bir Ehli Sünnet hareketi midir? Hayır, bu hareketin içinde kendini Ehli Sünnet camiasını temsil eden siyasi oluşumlardan lanse eden el-Mustakbel Partisi’nin yanı sıra, Sabra ve Şatilla katliamlarının icra edilmesinden birinci derecede sorumlu, elleri masum Filistinli kadınların ve çocukların kanlarına bulaşmış milislerin siyasi hareketi durumundaki ve Hıristiyan kitleye mensup Lübnan Güçleri de var. Aynı şekilde Dürzi cemaati temsil eden ve son birkaç yıl içinde solculuktan, Suriyeciliğe oradan da Amerikan yanlılığına ve Suriye düşmanlığına doğru değişim çizgisi izleyen, son esir değişiminden sonra da Hizbullah’a iltifatlarda bulunan Velid Canbulat’ın liderliğindeki İlerici Sosyalist Parti de var. Eski Lübnan Cumhurbaşkanı ve Hıristiyan Batıcı liderlerden, Arap Katolik cemaate yani Maruni olarak adlandırılan kesime mensup Emin Cumeyyil’in hareketi de cephenin içinde. Tabii söz konusu cephe sadece bu dört siyasi gruptan oluşmuyor. Ama sadece bu dördünün ortaya koyduğu manzara bile cephenin çok farklı dinî ve siyasi unsurları bünyesinde topladığını gösteriyor.
Bunları bir araya getiren ortak yönleri ise ABD’nin telkin ettiği politikaları benimsemede birleşmeleri ve karşılığında ABD’den destek almaları. Bu yüzden yukarıda dile getirdiğimiz üç temel konuyu öne çıkardıklarını ve söz konusu meselelerde ABD tarafından telkin edilen politikaları tam anlamıyla sloganlaştırdıklarını görürsünüz. 
Katar’ın başkenti Doha’da gerçekleştirilen ittifaktan sonra 14 Mart Cephesi’nin ABD telkinlerine göre şekillenen politikasında bir değişiklik olmuş değil. Ama hükümeti muhalif oluşumlarla paylaşmak zorunda olduklarından siyasi tutumlarını resmî politikalara yüzde yüz oranında yansıtamadıklarını söyleyebiliriz. Ama yine de bir şekilde yansıttıkları gerçeğini görmezden gelemeyiz. Çünkü bundan önceki dönemde hükümeti ele geçirmiş olmaları kendilerine muhtelif avantajlar sağlamış, birçok devlet kurumunda hâkimiyeti büyük ölçüde ele geçirmişler. 
ABD Kriz Seçeneğini Dolapta Saklıyor 
Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere Lübnan’daki siyasi krizin sonuçlanmasında ABD’nin kararının da büyük rolü olmuş. 
Ama ABD Lübnan’la ilgili politikasında siyasi kriz seçeneğinin üstünü tamamen çizmiş değil. Şimdilik ihtiyaç duyulduğunda kullanılmak üzere dolapta saklanan bir seçenek olarak görüyor. Fakat bundan önce işgal devletinin gerçekleştirdiği saldırıda, Beyrut’taki kargaşada ve son olarak da Gürcistan’da uzaktan kumanda edilen Saakaşvili’nin Rusya’ya karşı kriz seçeneğini kullanmasından dolayı üst üste ağzı yandı. Dolayısıyla Lübnan’da şimdilik dolapta tuttuğu kriz seçeneğini her ne kadar orada iyice soğutsa da indirme kararı verdiğinde epey üzerine üfleme ihtiyacı duyacaktır. Bunun yanı sıra siyasi mekanizmanın normal gidişatında onun telkin ettiği politikaların tümüyle aleyhine işlediğini gördüğü zaman da Lübnan’ın siyasi çarkının dönmesini engellemek amacıyla kriz seçeneğini kullanmaktan da çekinmeyecektir. Tıpkı Filistin’de Fetih hareketini devreye sokarak sürekli sorunlar çıkarmak suretiyle yaptığı gibi. 
Suriye’yle İlişkilerde Gelişmeler
ABD yönetiminin ve onun güdümündeki 14 Mart Cephesi’nin Suriye’yle ilişkilere karşı olumsuz tavır takınılması konusundaki ısrarına rağmen yeni cumhurbaşkanının denge politikası Suriye’yle ilişkilere olumlu bir şekilde yansıdı. Bizim Beyrut’ta olduğumuz günlerde Cumhurbaşkanı Mişel Süleyman Suriye ziyaretine hazırlanıyordu ve bu konu gerek medyada gerekse kulislerde bayağı gündem oluşturuyordu. Ama bu ziyaretin ikili ilişkilere ne kadar etki edeceği konusunda tereddütler vardı. Birçokları bu ziyarete rağmen karşılıklı sefaretlerin açılmasına çok zayıf bir ihtimal olarak bakıyordu. Fakat ziyaret esnasında yapılan görüşmeler neticesinde karşılıklı sefaretler açılması kararlaştırıldı ki bu iki ülke arasındaki ilişkiler açısından birçok yönden önem arz ediyor. Çünkü Suriye bunu kabul etmekle Lübnan’ı artık bir eyalet ve arka bahçe konumunda değil komşu ülke konumunda gördüğünü ilan etmiş oldu. Çünkü bugüne kadar sefaret açmamasının sebebi Lübnan’ı kendine tabi görmesiydi. Dolayısıyla karşılıklı sefaretler açılmasının kabul edilmesi birinci derecede Lübnan için kazanımdır. Bu arada Suriye’yle ilişkileri normalleştirme arzusunda olduğunu da dünyaya ilan etmek suretiyle ABD’nin bu konudaki dayatmalarına boyun eğmek istemediğini göstermiş oldu. Bu yüzden ABD’nin bu iyileşmeden memnun kalmadığı kesindir. ABD güdümündeki 14 Mart Cephesi’nin gelişmeyle ilgili açıklamaları da iyileşmeye sıcak yaklaşmadığını ve destekçi olmayacağını belli ediyordu. Ama mevcut şartlarda Cumhurbaşkanının ataklarının önünde takoz görünümü vermek istemediği için de çok fazla gündem oluşturma yoluna gitmedi. 
Mülteci Kampları Rahat Değil
Lübnan’daki hâkim sistemin tutumundan ve bazı komplo planlarından dolayı bu ülkedeki Filistinli mültecilerin yaşadığı kamplarda ciddi bir endişe ve rahatsızlık var. Fakat bu konunun ayrıca ve ayrıntılı olarak ele alınmasına ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. O yüzden burada sadece işaret etmekle yetinmek istiyoruz. İnşallah fırsat bulursak bu konu hakkında ayrıca bir dosya hazırlayacak ve okuyucularımızı da bu dosyadan haberdar edeceğiz. 
Notlar: 
Gürcistan’da yaşanan olaylar hakkında Ribat dergisinin bu ayki sayısı için yazdığımız yazıda ayrıntılı bir değerlendirme yaptık. O sebeple Vuslat için yazdığımız yazıda bu konu üzerinde ayrıca durmayarak bu ayki yazımızı tamamen son Lübnan seyahatimiz vesilesiyle edindiğimiz intiba ve tespitlerden oluşan dosyaya tahsis ettik. Gürcistan’daki olaylar hakkında Ribat dergisi için yazdığımız yazımızı okumak isteyenler yazıyı gerek adı geçen derginin Eylül 2008 sayısında ve gerekse bizim kişisel Web sitemizde (www.vahdet.com.tr) bulabileceklerdir. 
Geçtiğimiz Temmuz ayının sonuna doğru Filistin’in Gazze bölgesinde Fetih militanlarının gerçekleştirdiği vahşi bir bombalama eyleminin sebep olduğu katliam yüzünden önemli birtakım hadiseler yaşandı. Bu hadiseler ne yazık ki Türkiye kamuoyuna çarpıtılarak ve yanlış bir şekilde lanse edildi. Biz bu konuyla ilgili olarak ayrıntılı bilgiler içeren bir dosya hazırladık. “Filistin’deki Fitne Bombalarının Tahlili” başlığını taşıyan bu dosyamızı Web sitemizde bulabilirsiniz. 

Yazar:
.
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul