22 Ocak 2018 - Pazartesi

Şu anda buradasınız: / TERTEMİZ TEVHİD TOPLUMU

TERTEMİZ TEVHİD TOPLUMU

                                   

 

Muhammed İslâmoğlu

 Ebu Hüreyre (r.a.) rivayet eder.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Yeryüzünde infâz edilen ilâhî bir hüküm (hat), yerdekiler için kendilerine kırk sabah yağmur verilmesinden daha hayırlıdır."1

İmam Sindî (rh.a.), bu hadisi açıklarken şunları dile getirir:

"Bunun hikmeti hakkında söyle denilmiştir: Çünkü ilâhî cezaların uygulanması, insanları günahlardan ve suç işlemekten alı koyar ve yağmur için gök kapılarının açılmasına vesile olur. İlâhî cezaların uygulanmaması veya bunda gevşeklik göstermek ise, İnsanların günahlara ve suçlara dalmasına sebebiyet verir. Bu ise kıtlık, kuraklık ve halkın helâk olmasına yol açar."2

Üzerlerine kırk sabah yağmur yağmasını büyük bir nimet olarak kabul edip kıymetini bilen, ancak o yağmuru ihtiyacı olan çöldeki insanlar bilir... O yakıcı sıcağın altında kalan anlar kırk sabah yağan yağmurun ne kadar değerli olduğunu... Onlar için hayattır, kurtuluştur, huzur ve mutluluktur!.. Ferdin ve ailenin ve toplumun saadetidir bu bereketli rahmet yağmurları... Ferdin, ailenin ve toplumun huzuru ve mutluluğu için daha hayırlı, daha faydalı ve daha iyi olan, yalnızca Allah'a ibadet etsinler diye yaratılan o insanların arasında Allah'ın hükümleriyle hükmedilip, emrettiği hadlerin uygulanmasıdır... O toplumda, Allah'ın indirdiği hükümlerin uygulanması, onlar için huzur, mutluluk ve kurtuluştur... Toplumda huzur, barış ve saadetin oluşması için, aralarında Allah'ın indirdikleriyle hükmedilip hadlerin uygulanması gerekir... Bundan elde edilecek huzur ve mutluluğu, ancak iman edip salih amel işleyenler idrak edebilir!..

İslâm toplumu ve İslâm ülkesi, yani "Daru'l-İslâm," Allah'ın hükümleriyle hükmolunan toplum ve ülkedir... Yöneticileri, katıksız iman eden, Allah'a ve Rasulü (s.a.s.)'e itaatkâr olup Allah'ın indirdikleriyle hükmeden, yönetilenler ise, buna rıza gösteren şahsiyetlerden oluşan bir toplum ve bir ülke: "Daru'-İslâm!"

Tağutu, bütün kurum ve kuruluşlarıyla reddeden, Allah'a katıksız iman edip, imanlarının gereği olan amelleri, önderleri Rasulullah Muhammed (s.a.s.)'den işittikleri ve gördükleri gibi yapan "Daru'l-İslâm"'ın sakinleri, aralarında uygulanan hadlerin, yani işlenen suçlardan dolayı Allah'ın ve Rasulü (s.a.s.)'in beyan buyurduğu cezaların uygulanmasını toplum için ne kadar temizleyici olduğunu idrak edebilirler... Muvahhid mü'min müslüman idarecilerin Kur'ân ve Sünnet ile İslâm toplumunu idare edip adâlet ile hükmetmeleri, kendileri için yıllarca yapacakları ibadetten hayırlı olduğunu bilip inandıklarından adâletten sapmaz, zulmün kapısını sımsıkı kapatır, Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmederler...

İbn Abbas(r.anhuma) rivayet eder.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"İdarecinin adâletle hükmettiği bir gün, altmış yıl ibadetinden hayırlıdır.

Hakkıyla uygulana bir had, kırk sabah yağan yağmurdan daha temizleyicidir."3

Adâletle hükmetmek, ancak Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmekle gerçekleşir. Allah'ın hükümlerinin dışındaki bütün hükümler, hevâlarını ilâhlaştırıp tuğyan edenlerin hükümleridir ki, zulmün tâ kendisidir... Çünkü Allah'ın hükümlerini geçersiz kılıp uygulanmasını yasaklayarak, onların yerine hevâların dan hükümler koyup uygulayanlar, tağutlaşmış olanlardır... Bu tağutlara rıza gösterip, onlardan hoşnud olup destekleyerek boyun eğen yönetilenler, onlar, kendilerine rab ve ilâh edinmişlerdir...

İşte Rabbimiz Allah'ın buyruğu:

"Onlar, Allah'ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini rablar (ilâhlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih'i de. Oysa onlar, tek olan bi İlâha ibadet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O'ondan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir."4

"Deki: ' Ey Kitab Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek (olan) bir kelimeye (Tevhid'e) gelin. Allah'dan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı rablar edinmeyelim.' eğer yine yüz çevirirlerse deyin ki: Şahid olun, Biz gerçekten müslümanlarız."5

Allah'ın hükümleriyle hükmetmeyip, hevâlarını yasaklaştıran, insanlar üzerine Allah'ın yerine yasa koyup, yasama hakkını kendisinden görenler, o toplum için rab ve ilâh olmuşlardır... Toplumda yaşayan yönetilenler, onları bu hâlleriyle kabul edip razı olur ve irâdelerini onların yönetiminden yana kullanırlarsa, onları kendilerine rab ve ilâh edinmiş, dolayısıyla bir kısmı, diğerini rablar olarak kabullenmişken, rablar hâline getirilenler, diğerlerini kendi kulları saymışlardır...

Malum olduğu üzere, Allah'ın hükümlerini geçersiz yapıp, ilâhlaştırdıkları hevâlarının hükümleriyle hükmeden yasak koyucu olan, ister bir diktatör kişi, isterse bir yasama meclisi olsun, Fir'avnî düzenden başka bir şey değildir... Yönetenler rab ve ilâh, yönetilenler onların kullarıdır... Onlar, birbirlerini rab ve ilâhlaştırmış, birbirlerinin kulları olmuşlardır...

Yegâne hayat Kitabımız ve düstûrumuz Kur'ân-ı Kerimde bu konu şöyle beyan buyrulur:

"(Musa) Ona (Fir'av'a) büyük mucizeyi gösterdi.

Fakat o, yalanladı ve isyan etti.

Sonra (karşı yönde) caba harcayıp sırtını döndü.

Sonunda (yardımcı güçlerini) topladı, seslendi. Deki: 'Sizin en yüce rabbiniz benim."6

"Fir'avn dedi ki: 'Ey önde gelenler, sizin için benden başka ilâh olduğunu bilmiyorum."7

"(Fır'avn) dedi ki: 'And olsun, benim dışımda bir ilâh edinecek olursa, seni, mutlaka hapse atacağım."8

İşte fir'avnî düzenlerin değişmeyen karakteri! Şirk cephesinde yeni bir şey yok!..

Diktatör ve yasama meclis üyelerinin hevâlarının yasalaşmış hâllerine razı olup boyun bükenler, onları rab ve ilâh hâline getirmiş, kendilerini yaratan Allah'a ortak etmiş, göklerde Allah'a, yerde onlara yönetim hakkını laik görmüşlerdir... Hâlbuki:

Göklerde ilâh ve yerde ilâh O'dur. O (Allah) hüküm ve hikmet sahibidir, bilendir.

Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkü kendisinin olan (Allah) ne yücedir. Kıyamet saatinin ilmi O'nun katındadır ve O'na döndürüleceksiniz."9

"Tartışmasız, sizin İlâhınız gerçekten birdir.

Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir, doğularında Rabbidir."10

Yasama konusunda Allah'a şirk koşan müşrikler, en büyük zulmü yapmamaktadırlar...

" Hani Lokman oğluna- öğüt vererek - demişti ki: 'Ey oğlum, Allah' a şirk koşma . Şübhesiz  şirk, gerçekten büyük bir zulümdür ." 11 

Büyük bir zulmü işleyen zalim müşriklerin necis, yani pislik olduklarını beyan buyuran, onları yaratan Âlemlerin  Rabbi Allah'dır:

''Ey iman edenler ,müşrikler ancak bir pislikdirler. Öyleyse bu yıllarından sonra artık mescid-i Haram 'a yaklaşmasınlar.''12

Allah'ın indirdiği hükümleri geçersiz kılıp yasaklayanlar, onların yerine hüküm koyup onunla yönetip yönetilenlerin egemen olduğu toplum, kirletilmiş bir toplumdur... Aynı zamanda bir zulüm toplumudur...En büyük zulüm olan şirk hükümleriyle ve müşrikler tarafından yönetilen toplumda adalet aramak ve beklemek, asla mümkün değildir... Çünkü olmayan bir şeyi aramak ve beklemektir bu arayış bekleyiş!.. Her şirk toplumu, aynı zamanda bir cahiliyye toplumudur... Yeğan Rabbimiz Allah teala'nın beyanıyla, şirk koştukları için hem zalim, hem de pislik olanlar,adaletli temiz bir toplum meydana getiremez, egemen oldukları toplumu kendilerine benzetirler...

Tertemiz toplum ,Tevhid  toplumudur!.. Tevhid toplumunun hem yönetenleri, hem de yönetilenleri adaletle hareket eder, Allah'ın emir buyurduğu hadlerin uygulanmasına rıza gösterir, Allah'ın hükmü ne razı olurlar... Onların, aralarında Allah'ın hükmüyle hükmetmeleri ve Allah'ın buyurduğu hadleri uygulamaları, Tevhid toplumunu tertemiz eder...Üzerlerine kırk gün yağmur yağmış bir belde hem bereket bulur, hem de tertemiz olur...

Ubade b. es-Samit ( r.a.) rivayet eder.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

''(Ey Müslümanlar,)Siz, Allah'ın had(ceza)larını (akrabalıkta veya güçlükte ve güçsüzlükte size) yakın olan  ve uzak olan herkes hakkında dosdoğru infaz ediniz. Sakın hiçbir kınayanın kınaması, sizi Allah'ın hükmünü uygulamak) konusunda tutmasın ( yani alıkoymasın).''13

İmam Tıybî (rh.a.) şöyle diyor:

"Yani suç işleyen kişi, sizin yakın akrabanız olsun onu, ilâhî hükme uygun cezalandırmakta bir ayrım yapmayın. Kezâ O, kuvvetli ve nüfûzlu bir kişi olsun, zayıf ve nüfûzsuz bir kişi olsun fark etmez. Her kese aynı şekilde ilâhî cezayı uygulayın. Ve Allah'ın hükümlerini uygularken, başkasının sizi ayıplamasını, kınamasını, yermesi gibi karşı hareketler de sizi engellemesin. İlâhî cezayı tereddütsüz ve önemle tatbik ediniz."14

Rabbimiz Allah Azze ve Celle'nin sevdiği ve razı olduğu Tevhid toplumu:

"Allah yolunda cihad eden ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk"'tur...15

Onlar, Allah'ın hükümleriyle hükmeder ve Allah'ın hadlerini uygular bir toplum oluşturmak için mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad ederler!..

"Hadlerin infâzı, devletin yetkisi dahilinde olup infâz, kamu adına yapılır. Bu sebeble şahısların kural olarak infazı taleb yönünde bir hakkı bulunmadığı gibi, hadlerde mirasçılıkta cereyan etmez...

Had cezalarından amaç, hem suçluyu te'dip ve ıslah etmek, suçun işlenmesin ve tekrarlanmasına engel olmak, hem de toplum hukukunu ve ortak değerlerini koruyup mâşerî vicdanı tatmin etmek olduğundan bu suçların işlenmesini ve aleniyet kazanmasını önlemek kadar, suçun karşılığı olan cezayı uygulamakta önem taşır."16

Hadlerin uygulanması konusunda Tevhid toplumu olan "Daru'l-İslâm"'da hiçbir taviz verilmez ve yetki sahibi olan "Ulu'l-emr," kim olursa olsun suçluya Allah'ın haddini uygular...

Rabbimiz Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Hırsız erkek ve hırsız kadının, (çalıp) kazandıklarında bir karşılık, Allah'dan tekrarı önleyen kesin bir ceza olmak üzere ellerini kesin. Allah, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidirç"17Yegâne İlâhımız Allah Azze ve Celle'nin bu emrinin Rasulullah (s.a.s.) tarafından şu şekilde uygulandığını ve kıyamete kadar ümmet için örnek olduğunu görüyoruz!..

Urve ibn Zubeyr (rh.a.), Mü'minlerin annesi Âişe (r.anha)dan naklediyor.

(Âişe, r.anha şöyle anlatır:)

Rasulullah (s.a.s.) zamanında Fetih Gazvesi sırasında (Kureyş'in Mahzûn soyundan) bir kadın hırsızlık yapmıştı. O kadının kavmi, Usâme ibn Zeyd'e gittiler de (elinin kesilmemesi için) Rasulullah'ın yanında şefaat etmesini istediler.

Usâme, okadın hakkında Rasulullah ile konuşunca, Rasulullah'ın yüzünün rengi değişti ve:

"Allah'ın ta'yin ettiği cezalardan bir ceza hususunda mı benimle konuşuyor (şefaat ediyorsun?)" buyurdu.

Usâme de:

-Ya Rasulallah, benim için mağfiret isteyiver, dedi.

Öğleden sonra olunca Rasulullah, hutbe okumak üzere ayağa kalktı. Allah'ı, lâyık olduğu sıfatlarla övdükten sonra, "Amma ba'du" diyerek şöyle buyurdu:

"Sizden Önceki insanları ancak onların, içlerinde şerefli ve nüfûzlu kimse çaldığı zaman onu cezasız bırakır, içlerinde zayıf kimse çaldığı zaman ona ceza verir olmaları helâk etmiştir.

Muhammed'in nefsi elinde olan Allah'a yemin ederim ki, Muhammed'in kızı Fatıma çalmış olsaydı, muhakkak onun elini de keserdim." buyurdu.

Sonra Rasulullah, o kadınla ilgili emrini verdi ve kadının eli kesildi. Bundan sonra o kadının tevbesi güzel oldu ve evlendi.

Âişe:

-O kadın, bundan sonra bana gelirdi de ben de onun hacetini Rasulullah'a ulaştırırdım, demiştir."18

Tertemiz, erdemli, huzurlu, barış içinde mutlu bir toplum  için olması gerekli olan budur! Bu, Asr-ı Saadet toplumu, bu, Tevhid toplumudur! Bu toplumda, Allah'ın indirdikleriyle hükmedilir... Bu toplum da  Allah'ın hükümleri geçerlidir... Bundan dolayı insanı temiz toplum da temizdir... Çünkü ondaki kirliliği giderici önlem olan hadler uygulanmakta, olması gerekli olan beş emniyet sağlanmış durumda... Allah'ın hadleri uygulanırken asla taviz verilmemekte, Allan'a itaat, Rasulü (s.a.s)'e itaat konusunda tam teslimiyet oluşmuş bir toplum!..

Abdullah ibn Ömer(r.anhuma)'dan.

Rasulullah(s.a.s.) şöyle buyurur:

'' Aracılığı Allah'ın cezalarından bir cezanın yerine getirilmesine engel olan kimse, Allah'a savaş açmış (emrine karşı gelmiş) olur.''19

Hadleri,İslâm Devlet Başkanı olan halife(veya imam ya da Emiru'l-Mü'minin)uygular... Hadleri yerine getirmek, ulu'l-emir olan imamın/halifenin yetkisi dahilindedir...

Emiru'l-Mü'minin İmam Ali (r.a.) şöyle demiş:

-İyi olsun, kötü olsun, insanlar bir emire muhtaçtır, onsuz olmazlar.

Bunun üzerine:

-Ey mü'minlerin emiri, iyiyi anladık, amma kötünün bu durumu nedir? diye kendisine soruldu.

O da:

-Onun sayesinde hadler uygulanır, yollar emniyet kazanır, düşmanla savaşılır ve fey' bölüşülür,cevabını verdi.20

İmam Kurtubî(rh.a),meşhur ahkâm tefsiri olan'' el-Câmiu li Ahkâmi'l- Kur'ân'' adlı eserinde bu konuda şunları kaydeder:

''Yüce Allah'ın zinâ,şarap,zinâ iftirası ve buna benzer uygulanmasını ferz kıldığı hadlerin, yöneticilerin huzurunda uygulanması gerekir. Bu haddi, ancak imamın bu iş için seçeceği faziletli ve hayırlı kimseler uygularlar . Böyle bir durum ortaya çıktığı her seferinde sahabe (Allah, hepsinden razı olsun) böyle yapardı. Bu sebeb, bunların yerine getirilmeleri, miktarları, uygulanacakları yerleri ve hâlleri itibariyle gereği gibi korunmaları gereken, uygulana şer'i bir (er) kural ve Allah'a yaklaştırıcı bir (er) ibadet olmalarıdır. Bunlara dair şart ve hükümler aşılamaz çünkü müslümanın kanı ve değeri pek büyüktür. Mümkün olan her yolla buna gerek riayetin gösterilmesi icâb eder."21

Suçlu ve günahkâr olan müslümana, o konuda Allah'ın haddi uygulandığı takdirde bu had, onun günahlarına kefâret olmaktadır... Suçlu, günahından dolayı "Nâsûh Tevbe" eder, isyandan itaat döner ve cezası olan hadde rıza gösterirse, onun bu hâli ahirette bir daha ceza görmemesi için kefârettir!.. 

Ubâde ibn Samit (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.)'in etrafında sahabîlerden bir cemaat mevcud olduğu hâlde buyurdu ki:

"Allah'a (ibadette) hiçbir şeyi ortak kılmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarınızı öldürmemek, kendiliğinizden uyduracağınız bir yalanla (kimseye) iftira etmemek hiçbir ma'rufta (iyi işte) isyan etmemek üzere bana bey'at (yani, benimle ahd) ediniz.

İçinizde sözünde duran olursa, mükâfatı Allah'ın üzerinedir. Bu dediklerimden birini yapıp da ondan dolayı dünyada cezalandırılırsa, bu ceza, ona kefârettir. Bunlardan birini yapıpta yaptığı fiili Allah örterse işi Allah'a kalır: İsterse on affeder, isterse ona ceza verir."22

Hüzeyme b. Sabit (r.a.)'dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Bir kul, Allah'ın yasakladıklarından birini yapar da kendisine had uygulanırsa bu, onun günahına kefârettir."23

Kendisine, işlediği günahtan dolayı had vurulan tevbekâr kişi, bu had uygulaması onun günahına kefaret olduğu için, günahtan temizlenir... Toplumun gözü önünde uygulanan had suçları ve günahları önleyici olduğu için toplumu da temiz bir hâle getirir... Hadler, İslâm'ın egemen olduğu ve Allah'ın indirdiği hükümlerle hükm olunan "Daru'l-İslâm"da uygulanır... "Daru'l-Harb"de, İslam açısından yetkili merci olmadığı için hadler uygulanmaz... Hadler uygulanınca ferdi ve toplumu temizlerdi... Uygulanmaması, ferdin de, toplumunda kirlenmesi ne sebeb olur...

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Daru'l-Harb'de had cezaları uygulanmaz."24

İmam Serahsî (rh.a.), bu konuyu şöyle açıklar:

"Biz, Peygamber (a.s.)'in (bu) hadisini delil olarak alıyoruz. Bunun anlamı şudur: Gereklilik öz bakımından değil, uygulana bilirlik açısındandır. Burada ise uygulayıcı yoktur. Çünkü kişi had cezasını kendi kendine uygulayamaz. İslâm ülkesi idarecisinin de harb ülkesindeki kişi üzerinde her hangi bir yetkisi yoktur ki, had cezası uygulansın. Dolayısıyla uygulayıcı olmadığından, gereklilik de ortadan kalkmıştır. had cezası gerektiğine göre, daha sonra İslâm ülkesine gelse de artık had cezası gerekmez."25

İmam Merginânî (rh.a.), bu konuda şöyle der:

"Şer'i cezaları uygulamaktan gaye, kişinin işlediği suçu bir daha işlememesidir. Daru'l-harb veya âsîler elinde bulunan yerde ise, İslâm devleti hakim olmadığı için şer-i cezaları uygulamanın vâcib olmasında mânâ yoktur. Kişi, bize geldikten sonra da uygulanamaz. Çünkü işlenirken cezayı gerektirmeyen bir suçun sonradan gerektirmesine bir sebeb yoktur."26

İşgal altındaki İslâm toprakları, zalim tağutların egemenliğinde "Daru'l-İslâm"'dan "Daru'l-Harb"e dönüşmüş olduğu bilinmektedir... Egemen tağutlar tarafından parsellenen İslâm topraklarının her parçası, gayr-ı İslâm'î düzenlerle yönetilmektedir... Buralarda, İslâmî merci olmadığından ve Allah'ın hükümleri yasaklandığından, mü'min müslümanların işlediği günahlardan dolayı kendilerine had vurulamaz... Ve kurtuluşu samimî tevbesine bağlıdır... Allah Teâlâ ahirette dilerse affeder, dilerse cezalandırır...

Ve şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

"Bunlar, Allah'ın hudûdlarıdır. Kim Allah'ın hudûdunu çiğnerse, gerçekten o, kendi nefsine zulmetmiş olur."27 

 

Dipnot

1. Sünen-i İbn Mace, Kitabu'l-Hudûd, B. 3, Hds. 2538.

Sünen-i Nesâî, Kitabu Kat'u's-Sârik, B. 7, Hds. 4874-4875.

Nûreddin el-Heysemî, Sahih-i İbn Hibbân Zevâidi - Mevâridu'z-Zam'ân ilâ Zevâidi İbn Hibbân, çev. Hasan Yıldız, İst. 2012, C. 2, Sh. 80, Hds. 1507.

2. Haydar Hatipoğlu, Sünen-i İbn Mace Tercemesi ve Şerhi, İst. 1983, C. 7, Sh. 134.

3. Nûreddin el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, çev. Adem Yerinde, İst. 2011, C. 11, Sh. 77, Hds. 10586. Taberânî, el-Mu'cemu'l-Evsat'tan.

4. Tevbe, 9/31.

5. Âl-i İmrân, 3/64.

6. Nazi'at, 79/20-24.

7. Kasas, 28/38.

8. Şuara, 26/29.

9. Zuhruf, 43/84-85.

10. Saffat, 37/4-5.

11. Lokman, 31/13.

12. Tevbe, 9/28.

13. Sünen-i İbn Mace, Kitabu'l-Hudûd, B. 3, Hds. 2540.

14. Haydar Hatipoğlu, A.g.e. C. 7, Sh. 134.

15. Mâide, 5/54.

16. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, İst. 1996, C. 14, Sh. 550. Ali Bardakoğlu'nun kaleminden.

17. Mâide, 5/38.

18. Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Mağâzî, B. 55, Hds. 310.

                             Kitabu'l-Hudûd, B. 13, Hds. 17.

Sahih-i Müslim,  Kitabu'l-Hudûd, B. 2, Hds.8-11.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Hudûd, B. 4, Hds. 4373.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Hudûd, B. 6, Hds. 1454.

Sünen-i İbn Mace,  Kitabu'l-Hudûd, B. 6, Hds. 2547-2548.

Sünen-i Nesâî, Kitabu Kat'u's-Sârik, B. 6, Hds. 4864-4873.

Sünen-i Dârimî, Kitabu'l-Hudûd, B. 5, Hds. 2307.

Nûreddin el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, C. 11, Sh. 64, Hds. 10562. Taberânî, el-Mucemu'l-Evsat'tan.

Ayrıca bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 6, Sh. 42, 162.

19. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Akdiye, B. 14, Hds. 3597.

 Nûreddin el-Heysemî, A.g.e. C. 11, Sh. 65, Hds. 10564-10565. Taberânî, el-Mucemu'l-Evsat'tan.

Ayrıca bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 2, Sh. 70, 83.

20. İbn Teymiye, Siyaset - es-Siyasetü'ş-Şeriyye, çev. Vecdi Akyüz, İst. 1985, Sh. 93.

21. İmam Kurtubî, el-Câmiu Li Ahkâmi'l-Kur'ân, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 2001, C. 12, Sh. 262.

22. Sahihi-i Buhârî, Kitabu'l-İman, B. 10, Hds. 11.

                               Kitabu't-Tevhid, B. 32, Hds. 94.

                               Kitabu'l-Ahkâm, B. 49, Hds. 70.

                               Kitabu'l-Hudûd, B. 9, Hds. 13.

Sahih-i Müslim,  Kitabu'l-Hudûd, B. 10, Hds.41, 43.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Hudûd, B. 12, Hds. 1465.

Sünen-i Nesâî, Kitabu'l-İman, B. 14, Hds. 4969.

Nûreddin el-Heysemî, Sahih-i İbn Hibbân Zevâidi, C. 2, Sh. 80, Hds. 1506.

Ayrıca bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 5, Sh. 313, 314, 320, 325.

23. Nûreddin el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, C. 11, Sh. 82, Hds. 10595. Taberânî, el-Mucemu'l-Kebîr ve Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 5, Sh. 214-215'den.

24. Serahsî, Mebsût, çev. Dr. Hüseyin Kayapınar, Vdğ. İst. 2008, C. 9, Sh. 168-169. Beyhakî, es-Sünenü'l-Kübrâ, C. 9, Sh. 105. Zeyleî, Nasbu'r-Râye, C. 3, Sh. 347'den.

Şeyhu'l-İslâm Burhanüddin Ebu'l-Hasen Ali b. Ebu Bekr Merginânî,el-Hidaye Tercemesi, çev. Ahmed Meylânî, İst. 1986, C. 2, Sh 224-225. Hadis, Ğarib'dir.

25). Serahsî, A.g.e. C. 9, Sh. 169.

26. Şeyhu'l-İslâm Burhanüddin, A.g.e. C. 2, Sh. 225.

27. Talak, 65/1.    

 

Myx �# r� ��serif";mso-bidi-font-family:"Times New Roman"; mso-ansi-language:TR'>İlim adamı; bulunduğu coğrafyanın ve cevrenin çerağıdır. Nur kaynağından beslenerek insanlara ışık taşıyan kimsedir.

 

 

İlim adamı; ilmin hem üreticisi hem râvisidir. Râvi su kaynağından su taşıyıp insanları suya kavuşturandır. Vahyin sunduğu hakikat, Peygamber  (s.a.s.) bir rahmet kaynağıdır. İlim adamı, o kaynağı keşfeder, oradan su yüklenir, bir saka gibi, o kaynağa ulaşamayanlara gönüllü su taşır. Ya da insanların o kaynağa ulaşmalarına yardımcı olur.

 

Basiret: Bu, eşyanın ve bilginin arkasındaki hikmeti anlayabilme kabiliyetidir. İyi niyetli, sorumluluk bilinciyle davranan, amacı Allah rızası olan âlimler basiretle hareket ederler. Acele etmezler teenni ile hareket ederler. Eşyanın arkasındaki hikmeti keşfetmeye çalışırlar. 

 

Dirâyet: İlim adamı bilgi ile donandıktan sonra hakikati ortaya koymada, ilmini yaymada, yeni sorunlara hakikate uygun cevaplar aramada azimli, güçlü ve cesurdur. Bunun anlamı aklına eseni söylemek değil, temel kaynaklara ve gerçeklere uygun yeni şeyler söylemedeki cesarettir. Sorunlara cevap bulmadaki sağlamlık, hayatta karşılığı şeyleri ortaya koymadaki tutarlılıktır. İlmi sağlam yere dayanan ve ilimde derinleşmiş olan âlimler daha çok dirâyet sahibidir.

 

Son söz: Bu özellikleri ve âlimlere yakışan diğer sıfatları taşıyan bilginler, âyette sözü edilen, rehberliklerine ihtiyaç duyulan, işi bilen “zikir ehli” olmayı hak ederler diye ümit ediyoruz.

 

Unutmamak gerekir ki âlimin ölümü âlemin ölümüdür. Âlimsiz kalmış bir toplumun, hayat damarlarında biri kopmuş demektir.

 

Dipnot



[1]- Nahl 16/43-44

[2]- Enbiyâ 21/7-8

[3]- Zamahşerî, el-Keşşaf, 2/584 ve 3/102. Kurtubî, el-Camiu lil-Ahkâmi’l-Kur’an, s: 2041. Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, 3/29, 299. S. Kutub, fi-Zilâli’l-Kur’an, 4/2173

[4]- Abdurrahman b. Nâsir  es-Sa’di, Teysîru’l-Rahmân, s: 519

[5]- Taberî, Tefsir, 7/587

[6]- H. Tabatabâî, el-Mîzan 12/274-275. Ayrıca bak: Abdurrahman b. Nâsir es-Sa’di, Teysîru’l-Rahmân, s: 441

[7]- İzzet Derveze, et-Tefsiru’l-Hadis (Türkçesi), 4/20

[8]- Abdurrahman b. Nâsir es-Sa’di, Teysîru’r-Rahmân, s: 519

[9]- H. K. Ece, İslâmın Temel Kavramları, s: 789-790

[10]- İbnu’l-Cevzi, Zâdu’l-Mesîr, s: 778

[11]- Buhârî, Farzu'l-Humu/7, İlm/13, İ'tisam/10; Müslim, İmaret/98 (1038), Zekât/98, 100 (1038). Tirmizî, İlm/1 (2647)

[12] Âli İmran 3/18. Nahl 16/27. İsra 17/107. Mucadile 58/11

[13]- Âli İmran 3/7

[14]- M. İslamoğlu, Dağarcık, s: 119

[15]- Fâtır,35/28

[16]- Mesela; Bakara 2/17. Ali İmran 3/75. En’am 6/37. A’raf 7/32. Tevbe 9/6. Yunus 10/55. Yusuf 12/21. Nahl 16/38, 75. Neml 27/61 ve diğerleri

[17]- Bakara 2/102, 103. Nahl 16/41. Ankebut 29/41. Zümer 39/26. Kalem 68/33

[18]- İbn-i Hi¬şâm, Siyer 2/29-30. Buhârî, Bed’ü’l-Halk/7 

Yazar:
Muhammed İslamoğlu
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul