17 Ocak 2018 - Çarşamba

Şu anda buradasınız: / KUR’AN’A GÖRE HZ. MUHAMMED’İN (S.A.S.) YAŞADIĞI TOPLUMDA KADININ DEĞERİ

KUR’AN’A GÖRE HZ. MUHAMMED’İN (S.A.S.) YAŞADIĞI TOPLUMDA KADININ DEĞERİ



Hz. Peygamber’in (s.a.s.) yaşadığı toplumda insanların sosyal konumlarını ve itibarlarını belirleyen temel kıstas güç olduğu için, kadının bu toplumda saygın bir konuma sahip olmasıpek mümkün değildir. Erkekler dahi, akrabalarının çokluğuna ve maddî güçlerine bağlı olarak toplumda itibar sahibi oluyorlardı. Bundan dolayı biyolojik yapıları erkek kadar güçlü olmayan kadınların sosyal statüleri erkeklerin gerisindeydi.

 

Kadına yönelik şiddet, sıradan bir davranış olarak görülüyordu. Kişinin nezdinde kadını ile sahip olduğu diğer varlık arasında pek bir fark olmadığı için dilediği zaman hanımına şiddet uygulayabiliyordu.

 

Araplar, kadını erkeklerin çok gerisinde ve adeta onun bir mülkü gibi değerlendirirken, tanrılarının bir kısmını dişi olarak tahayyül ediyorlardı. “Erkek size de, dişi O'na mı? Öyle ise bu çok insafsızca bir paylaştırmadır.”[1]Yine melekleri Allah’ın kızları olarak görüyorlardı. Kur’an, onların bu anlayışlarını tenkit eder: “Onlar, kızları Allah'a nispet ediyorlar -ki O bundan uzaktır- kendilerine ise, canlarının istediğini.”[2]Oysa kendileri kız çocuğu sahibi olmayı asla istemezler: “Onlardan biri, kız ile müjdelendiği zaman içi öfke ile dolarak yüzü simsiyah kesilir! Kendisine verilen kötü müjde (!) yüzünden halktan gizlenir. Şimdi onu, aşağılanmış olarak yanında tutacak mı, yoksa toprağa mı gömecek? Bak, ne kötü hüküm veriyorlar!”[3]

 

Allah, kadın ve erkek arasında bir ayırım yapmadan her birini konumuna göre sorumlu tutmakta ve yaptıklarının karşılığını alacaklarını müjdelemektedir: “Allah'ın, kiminizi kiminize üstün kılmaya vesile yaptığı şeyleri (haset ederek) arzu edip durmayın. Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır. Kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Allah'tan, onun lütfunu isteyin. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”[4]

 

İffetini koruma, kadınların en önemli özellikleridir. Örtü, Cahiliye döneminde de vardı. İslâm, bu alanda da önemli düzenlemeler getirerek kadının iffetini ve izzetini koruyacak bir örtünme şekli emretmiştir: “Mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. (Yüz ve el gibi) görünen kısımlar müstesna, ziynet (yer)lerini göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar. Ziynetlerini, kocalarından yahut babalarından yahut kocalarının babalarından yahut oğullarından yahut üvey oğullarından yahut erkek kardeşlerinden yahut erkek kardeşlerinin oğullarından yahut kız kardeşlerinin oğullarından yahut Müslüman kadınlardan yahut sahip oldukları kölelerden yahut erkekliği kalmamış hizmetçilerden yahut da henüz kadınların mahrem yerlerine vakıf olmayan erkek çocuklardan başkalarına göstermesinler. Gizledikleri ziynetler bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler, hep birlikte tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz!”[5]Buradaki örtü emri, Hz. Peygamber’in (s) geldiği toplumda bilinen uygulamalarla ilgili önemli bir düzenlemedir.

 

İslâm kadının iffetini koruyacak bazı düzenlemeler getirmiştir. Allah Teâlâ, Hz. Peygamber’in (s) hanımlarının şahsında Müslüman hanımlarına bazı uyarılarda bulunmaktadır: “Ey Peygamber'in hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer Allah'a karşı gelmekten sakınıyorsanız (erkeklerle konuşurken) sözü yumuşak bir eda ile söylemeyin ki kalbinde hastalık (kötü niyet) olan kimse ümide kapılmasın. Güzel (ve doğru) söz söyleyin. Evlerinizde oturun. Önceki cahiliye dönemi kadınlarının açılıp saçıldığı gibi siz de açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekâtı verin. Allah'a ve Resûlüne itaat edin. Ey Peygamberin ev halkı! Allah sizden ancak günah kirini gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.”[6]

 

Araplarda çok eşlilik vardı. Bir erkek, gücünün yettiği kadar kadınla evlenebiliyordu. Boşanma olması halinde çocuklar erkeğe ait kabul edildiği için kadın, çocuklarını bırakıp giderdi. Savaşlarda erkek gibi rol üstlenmese de kadınlar ev içi işlerin yerine getirilmesinde önemli görevler üstleniyordu.

 

Arapların kadınlarla ilgili yaklaşımlarını gösteren uygulamalarından biri, çok yaygın olmasa da kız çocuklarını gömerek öldürmeleridir. Kur’ân-ı Kerim’de, “Diri diri toprağa gömülen kıza hangi günah sebebiyle öldürüldüğü sorulduğunda...”[7]ayetinde bunun ne kadar büyük bir günah olduğu ifade edilmektedir.

 

Evlilik uygulamaları, kadınların zulme maruz kaldığı âdetlerdendi. Bir kişi, babasının vefatından sonra üvey annesiyle, kendisine mehir vermeden evlenebiliyordu. Üstelik Arap, evlatlık aldığı kişinin hanımını öz çocuğunun hanımı gibi değerlendiriyordu. Kur’ân-ı Kerim, bu evlilik şeklini kaldırmıştır: “Geçmişte olanlar hariç, artık babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin. Çünkü bu bir hayâsızlık, öfke ve nefret gerektiren bir iştir. Bu ne kötü bir yoldur.”[8]

 

Diğer taraftan iki kız kardeşin, aynı zamanda bir kişinin nikâhı altında bulunması uygulaması vardı. Bu nikâh çeşidi de, yasaklanan diğer nikâh çeşitleri gibi kadınlar için zulme ve haksızlıklara sebep oluyordu: “Size şunlarla evlenmek haram kılındı: Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren sütanneleriniz, sütkız kardeşleriniz, karılarınızın anneleri, kendileriyle zifafa girdiğiniz karılarınızdan olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız, -eğer anneleri ile zifafa girmemişseniz onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur- öz oğullarınızın karıları, iki kız kardeşi (nikâh altında) bir araya getirmeniz. Ancak geçenler (önceden yapılan bu tür evlilikler) başka. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.”[9]

 

Cahiliyede kadınların erkeklerden zulüm görmesi adeta olağan hadiselerdendi. Özellikle boşanma durumunda kadınların büyük mağduriyetlere maruz kaldıkları sık sık karşılaşılan bir durumdu. İslam, boşanma ile ilgili önemli düzenlemeler getirdi. Böylece kadını muallakta bırakarak başkasıyla evlenmesine mani olacak zulümler engellendi: “Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç ay hali (hayız veya temizlik müddeti) beklerler. Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorlarsa, Allah'ın kendi rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helal olmaz. Kocaları bu süre içinde barışmak isterlerse, onları geri almaya daha çok hak sahibidirler. Kadınların, yükümlülükleri kadar meşru hakları vardır. Yalnız erkeklerin kadınlar üzerinde bir derece farkı vardır. Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.(Dönüş yapılabilecek) boşama iki defadır. Sonrası, ya iyilikle geçinmek, ya da güzellikle bırakmaktır. (Evlilikte) tarafların Allah'ın belirlediği ölçüleri koruyamama endişeleri dışında kadınlara verdiklerinizden (boşanma esnasında) bir şeyi geri almanız sizin için helal olmaz. Eğer onlar Allah'ın belirlediği ölçüleri gözetmeyecekler diye endişe ederseniz, o zaman kadının (boşanmak için) bedel vermesinde ikisine de günah yoktur. Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır. Sakın bunları aşmayın. Allah'ın koyduğu sınırları kim aşarsa onlar zalimlerin ta kendileridir.Eğer erkek karısını (üçüncü defa) boşarsa, kadın, onun dışında bir başka kocayla nikâhlanmadıkça ona helal olmaz. (Bu koca da) onu boşadığı takdirde onlar (kadın ile ilk kocası) Allah'ın koyduğu ölçüleri gözetebileceklerine inanıyorlarsa tekrar birbirlerine dönüp evlenmelerinde bir günah yoktur. İşte bunlar Allah'ın, anlayan bir toplum için açıkladığı ölçüleridir.”[10]

 

Boşanma durumunda dahi kadınlara iyi davranılması salık verilmektedir ki, Müslümanların Cahiliyede kadınlara karşı takınılan olumsuz tutumdan kaçınmaları emredilmektedir: “Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme sürelerini bitirdikleri zaman, ya onları iyilikle tutun yahut iyilikle bırakın. Haklarına tecavüz edip zarar vermek için onları tutmayın. Bunu kim yaparsa kendine zulmetmiş olur. Sakın Allah'ın ayetlerini eğlenceye almayın. Allah'ın üzerinizdeki nimetini, size öğüt vermek için indirdiği Kitab'ı ve hikmeti hatırlayın. Allah'a karşı gelmekten sakının ve bilin ki Allah her şeyi hakkıyla bilendir. Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme sürelerini bitirdikleri zaman kendi aralarında aklın ve dinin gereklerine uygun olarak güzellikle anlaştıkları takdirde, eşleriyle (yeniden) evlenmelerine engel olmayın. Bununla içinizden Allah'a ve ahiret gününe iman edenlere öğüt verilmektedir. Bu, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”[11]

 

Boşanmanın vuku bulması halinde süt emzirilen çocuğunu emzirecek kadının emzirme süresince masraflarını erkeğin karşılaması emredilmiştir: “-Emzirmeyi tamamlamak isteyenler için- anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Onların (annelerin) yiyeceği, giyeceği, örfe uygun olarak babaya aittir. Hiçbir kimseye gücünün üstünde bir yük ve sorumluluk teklif edilmez. -Hiçbir anne ve hiçbir baba çocuğu sebebiyle zarara uğratılmasın- (Baba ölmüşse) mirasçı da aynı şeyle sorumludur. Eğer (anne ve baba) kendi aralarında danışıp anlaşarak (iki yıl dolmadan) çocuğu sütten kesmek isterlerse onlara günah yoktur. Eğer çocuklarınızı (bir sütanneye) emzirtmek isterseniz örfe uygun olarak vereceğiniz ücreti güzelce ödediğiniz takdirde size bir günah yoktur. Allah'a karşı gelmekten sakının ve bilin ki, Allah yapmakta olduklarınızı hakkıyla görendir.”[12]

 

Araplarda sık sık karşılaşılan ölüm sebebiyle yetim çocukların velayeti, bazen yetim kızların zulme maruz kalmalarına sebep oluyordu. Kur’ân, bu hususta Müslümanlarındikkatli olmaları için onları uyarıyor: “Eğer, (velisi olduğunuz) yetim kızlar (ile evlenip onlar) hakkında adaletsizlik etmekten korkarsanız, (onları değil), size helâl olan (başka) kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâhlayın. Eğer (o kadınlar arasında da) adaletli davranmayacağınızdan korkarsanız o takdirde bir tane alın veya sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için daha uygundur.”[13]

 

Arapların Cahiliye dönemindeki yaygın uygulamalarından biri, kızın velisinin mehri kendisinin hakkı olarak görmesi ve malına almasıdır. Bununla birlikte bazı Arapların aldıkları mehri kızlarına verdiklerine, ya da bir kısmıyla çeyizlerini hazırladıklarına dair rivayetler mevcuttur. İslâm, mehrin doğrudan doğruya kadına ait olduğu kuralını getirmiştir: “Kadınlara mehirlerini (bir görev olarak) gönül hoşluğuyla verin. Eğer kendi istekleriyle o mehrin bir kısmını size bağışlarlarsa, onu da afiyetle yiyin.”[14]

 

Miras hukukuyla ilgili uygulamaları da Cahiliye Araplarının kadına karşı tutumunu ortaya koymaktadır. Cahiliye Arapları kadına mirastan pay vermezlerdi. Kur’ân-ı Kerim, kadınların da mirastan hakları olduğu hükmünü getirerek bu alanda onlara önemli bir hak sağlamıştır: “Ana, baba ve akrabaların (miras olarak) bıraktıklarından erkeklere bir pay vardır. Ana, baba ve akrabaların bıraktıklarından kadınlara da bir pay vardır. Allah, bırakılanın azından da çoğundan da bunları farz kılınmış birer hisse olarak belirlemiştir.”[15]Miras miktarını, kadınla erkeğin sosyal rollerine ve sorumluluklarına uygun olarak belirlemiştir: “Allah size, çocuklarınız (ın alacağı miras) hakkında, erkeğe iki dişinin payı kadarını emreder. (Çocuklar sadece) ikiden fazla kız iseler, (ölenin geriye) bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer kız bir ise (mirasın) yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, geriye bıraktığı maldan, ana babasından her birinin altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da (yalnız) ana babası ona varis oluyorsa, anasına üçte bir düşer. Eğer kardeşleri varsa anasının hissesi altıda birdir. (Bu paylaştırma, ölenin) yapacağı vasiyetten ya da borcundan sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan, hangisinin size daha faydalı olduğunu bilemezsiniz. Bunlar, Allah tarafından farz kılınmıştır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”[16]

 

Buraya kadar zikrettiğimiz ayetler, kadına itibar kazandıran İslâmî uygulamaların çerçevesini belirlerken aynı zamanda Cahiliye Araplarının yaklaşımı hakkında da bir fikir vermektedir. Ancak, İslâm’ın getirdiği düzenlemelerden, Cahiliyede bütün Arapların yeknesak bir uygulamaya sahip olduklarını, hepsinin her davranışlarının olumsuz olduğunu söylemek doğru olmaz. Zira hem kabilelerin uygulamaları arasında, hem bedevi ve hadariler arasında, hem bölge ve kentler arasında, hem de kişiler arasında ciddi farklılıklar vardı. Nitekim güçlü ailelerin kadınları, daha çok itibar sahibi idiler. Bazen böyle bir kadın, birçok erkekten daha fazla nüfuz sahibiydi.

 

İslâm, her alanda olduğu gibi toplumun gerçeklerine uygun olarak insanı yücelten ve ona değer veren bir yolu tercih etmiş; zulme ve haksızlıklara sebep olan uygulamaları ya tamamen kaldırarak insanları kurtarmış ya da ıslah ederek faydalı hale getirmiştir.

 

Dipnot



[1]- Necm 53/21-22.

[2]- Nahl 16/57.

[3]- Nahl 16/58-59.

[4]- Nisâ 4/32.

[5]- Nûr 24/31.

[6]- Ahzâb 33/32-33.

[7]- Tekvir 81/8-9.

[8]- Nisâ 4/22.

[9]- Nisâ 4/23.

[10]- Bakara 2/228-230.

[11]- Bakara 2/231-232.

[12]- Bakara 2/233.

[13]- Nisâ 4/3.

[14]- Nisâ 4/4.

[15]- Nisâ 4/7.

[16]- Nisâ 4/11.

Yazar:
.
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul