22 Kasım 2017 - Çarşamba

Şu anda buradasınız: / KUR’AN’A GÖRE HZ. PEYGAMBER’İN YAŞADIĞI TOPLUM

KUR’AN’A GÖRE HZ. PEYGAMBER’İN YAŞADIĞI TOPLUM



.

 

İslâm’ın doğduğu Hicaz bölgesinde yaşayan kavimlerin en önemlisi Araplardır. Allah Resûlü de bu kavimden gönderilmiştir. Arapların bir kısmı Mekke, Medine ve Tâif’te yaşarken, önemli bir kısmı göçebe olarak yaşarlardı. İslâm, Mekke’de doğup Medine’de yayılmıştır. Bu iki yerleşim yeri, Hicaz’ın en önemli kentleriydi. İki şehrin etnik yapısına ve bölge ile ilişkilerine baktığımız zaman, yerleşik Arapların yanı sıra göçebe Arapların da önemli bir unsur olduklarını görürüz. Öte yandan Medine’de ve kuzeyinde hatırı sayılır bir Yahudi nüfus da yaşıyordu. Bunların önemli bir kısmı Yahudileşmiş Araplar olmakla birlikte bir kısmının İbrani kökenli olması kuvvetle muhtemeldir

Hicaz’da yaşayan Araplar, Arap yarımadasının diğer bölgelerinde olduğu gibi kabileler halinde yaşarlardı. Sosyal ilişkilerin kabileye göre şekillendiği bu toplumda şehirlerde de durum aynıydı. İslâm’ın doğduğu şehir olan Mekke’de yaşayan Araplar, Kureyş kabilesine mensuptur. Kur’ân-ı Kerim’de Kureyş kabilesinin mensuplarına cevap ve eleştiri sadedinde birçok ayet yer almasına rağmen kabilenin adı sadece bir yerde, yaptıkları ticaret ve ticarî anlaşmalar sayesinde onları rızıklandıran Allah’a kulluk etmeye davet edilirken zikredilir:

 

“Kureyş'i ısındırıp alıştırdığı; onları kışın (Yemen'e) ve yazın (Şam'a) yaptıkları yolculuğa ısındırıp alıştırdığı için, Kureyş de, kendilerini besleyip açlıklarını gideren ve onları korkudan emin kılan bu evin (Kâbe'nin) Rabbine kulluk etsin.”‎‎‎ (Kureyş 106/1).

 

Kureyşliler, genellikle müşrik idiler. Mekke’de Kureyş dışından ticarî ilişkileri sebebiyle zaman zaman bulunan Yahudilerin yanı sıra, burada yaşayan Kureyş kabilesine mensup birkaç Hıristiyan da vardı. Ayrıca köle olarak buraya getirilip satılmış; ancak köken olarak başka milletlere mensup başka Hıristiyanlar da vardı. Bağımsız bir din olarak mevcut olduğu var sayılan Haniflik, bir din değil, Kureyşlilerin dinlerinden saptıklarını kabul ettikleri bazı insanlar için kullandıkları bir tabirdir.

 

Mekke’de ikamet eden Kureyş kabilesinin alt kolları vardı. Sosyal, siyasî ve ekonomik ilişkilerini bu yapıya göre düzenliyorlardı. Kureyş kollarının bir kısmı, Mekke vadisinde, bir kısmı da vadi dışında ikamet ediyorlardı. Vadide oturanlara Kureyşu’l-Bitâh, vadi dışında oturanlara Kureyşu’z-Zevâhir deniyordu.

 

Medine’de oturan Araplar, Evs ve Hazrec adlarında iki büyük kardeş kabileye ayrılıyordu. Bu kabilelerin de alt kolları mevcuttu. Evs ve Hazrec arasında İslâm’dan önce başlayan bir kan davası vardı. Hz. Peygamber’in Medine’ye gelişiyle birlikte burada barış ve sükûnet sağlandı. Esasen Hz. Peygamber’in Medine’ye hicretinden sonra yeni bir toplumsal düzen oluşturuldu. Bu toplumsal düzende belirleyici olan inançtı. Kur’ân’da Müslüman olup Medine’de yaşayan şehrin yerlileri hicret eden Müslüman kardeşlerine yardım edenler anlamında “Ensâr”, Kureyşli ve diğer kabilelere mensup olan göçmenler ise, “Muhacirler” olarak anılmışlardır:

 

“(İslâm dinine girme hususunda) öne geçen ilk muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar var ya, işte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. Allah onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.” (Tevbe 9/100).

 

Aynı surede Ensar ve Muhacirlerden şöyle de söz edilir:

 

“Andolsun Allah; Peygamber ile içlerinden bir kısmının kalpleri eğrilmeğe yüz tuttuktan sonra, sıkıntılı bir zamanda ona uyan muhacirlerle Ensar’ın tövbelerini kabul etmiştir. Evet, onların tövbelerini kabul etmiştir.” (Tevbe 9/117)

 

Tâif’te de Sakîf kabilesi mensupları ikamet etmekteydi. Sakîf kabilesi, kuzey Araplarındandır.

 

Mekke ve Medine şehirlerinin çevresinde de dâhil olmak üzere Arabistan’ın hemen her tarafına yayılmış olan bedevîler yaşıyorlardı. Bedevîler, İslâm’dan önce genellikle şirk inancına sahiplerdi. Bununla birlikte aralarında hatırı sayılır Hıristiyan da vardı. Özellikle kuzey bölgelerinde yaşayan ve Hıristiyan din adamlarının tebliğ faaliyetlerine muhatap olan Araplar arasında Hıristiyanlık yayılmıştı.

 

Kur’ân-ı Kerim’de, Medine çevresinde yaşayan ve aralarında münafıkların yanı sıra müminlerin de yer aldığı bedevilerden bahsedilir. Kur’ân-ı Kerim, bedevilerden Arâb olarak bahseder.

 

Kur’ân-ı Kerim’de yer alan ayetlerden bedevî karakteri hakkında bilgi sahibi oluyoruz. Bu tasvirler aynı zamanda Allah Resûlü’nün (s.a.s.) nasıl zorlu bir mücadele vermek durumunda kaldığını da göstermektedir. Öte yandan Hz. Peygamber’in bedevilerle ilişkileri hakkında da bilgi sahibi oluyoruz. Bedevilerden bahseden ayetlerin bir kısmı 9. yılda nazil olan Tevbe suresinde geçmektedir. Tevbe suresi, Tebûk seferi sürecinde nazil olmuştur. Bu sefere katılım için genel bir çağrı (seferberlik) yapıldığı için Medine civarında yaşayan bedevilerin de sefere katılmaları istenmiştir. Ancak bedeviler arasında sefere iştirak hususunda farklı tutumlar ortaya çıkmıştır.

 

“Bedevîler inkâr ve nifak bakımından daha ileri ve Allah'ın peygamberine indirdiği hükümlerin sınırlarını tanımamaya daha yatkındırlar. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. Bedevîlerden öyleleri vardır ki, (Allah yolunda) harcayacakları şeyi bir zarar sayar ve (bundan kurtulmak için) size belalar gelmesini beklerler. Kötü belâlar kendi başlarına olsun. Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. Bedevîlerden kimileri de vardır ki, Allah'a ve ahiret gününe inanır. Harcayacaklarını, Allah katında yakınlığa ve Peygamberin dualarını almaya vesile sayarlar. Bilesiniz ki bu, (Allah katında) onlar için yakınlıktır. Allah onları rahmetine sokacaktır. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Tevbe 9/97-99).

 

Böylece bedeviler içinde yer alan müminlerin tutumu ile münafıkların tutumu birbirlerinden ayrılmış ve Tebûk seferi sırasında Hz. Peygamber’e karşı tutumları ortaya konmuştur.

 

Bedevilerden bazıları yalan söyleyerek ve mazeretler ileri sürerek sefere iştirak etmemişlerdir:

 

“Bedevîlerden mazeret ileri sürenler, kendilerine izin verilsin diye geldiler. Allah'a ve Resûlüne yalan söyleyenler ise (mazeret bile belirtmeden) oturup kaldılar. Onlardan kâfir olanlara elem dolu bir azap isabet edecektir.” (Tevbe9/90)

 

Medine ve çevresindeki münafıklardan söz edilmektedir ki, bunlar bedevilerdendir: “Çevrenizdeki bedevîlerden birtakım münafıklar vardır. Medine halkından da münafıklıkta direnenler var ki sen onları bilmezsin. Biz onları biliriz. Onlara iki defa azap edeceğiz. Sonra da büyük bir azaba itileceklerdir.” (Tevbe9/101)

 

“Medine halkı ve onların çevresinde bulunan bedevîlere, Allah'ın Resûlünden geri kalmak, kendi canlarını onun canından üstün tutmak yaraşmaz. Çünkü onların, Allah yolunda çektikleri susuzluk, yorgunluk, açlık, kâfirleri öfkelendirmek üzere bir yere adım atmaları ve düşmana karşı herhangi bir başarı kazanmaları gibi hiçbir olay yoktur ki karşılığında kendilerine iyi bir amel(in sevabı) yazılmış olmasın. Şüphesiz Allah iyilik yapanların mükâfatını elbette zayi etmez.” (Tevbe 9/120)

 

Hendek savaşı sırasında münafıkların tutumu yerilirken de bedevilerden söz edilmektedir. Ancak burada zikredilen bedeviler, Müslüman olanlar değildir:

 

“Şüphesiz Allah içinizden, savaştan alıkoyanları ve kardeşlerine, "Bize gelin" diyenleri biliyor. Size katkıda cimri davranarak savaşa pek az gelirler. Korku geldiğinde ise, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri dönerek sana baktıklarını görürsün. Korku gidince de ganimete karşı aşırı düşkünlük göstererek sizi keskin dillerle incitirler. İşte onlar iman etmediler. Allah da onların amellerini boşa çıkardı. Bu Allah'a kolaydır. Düşman birliklerinin gitmediğini sanıyorlar. Düşman birlikleri (bir daha) gelecek olsa, isterler ki, (çölde) bedevilerin arasında bulunsunlar da size dair haberleri (gidip gelenlerden) sorsunlar. İçinizde bulunsalardı da pek az savaşırlardı.” (Ahzâb 33/18-20)

 

“Bedevîlerin (savaştan) geri bırakılanları sana, "Bizi mallarımız ve ailelerimiz alıkoydu; Allah'tan bizim için af dile" diyecekler. Onlar kalplerinde olmayanı dilleriyle söylerler. De ki: Allah sizin bir zarara uğramanızı dilerse yahut bir yarar elde etmenizi dilerse, ona karşı kimin bir şeye gücü yeter? Hayır, Allah yaptıklarınızdan haberdardır." (Fetih48/11)

 

Hudeybiye’ye iştirak etmeyip geride kalan ve mazeretler ileri süren bedevilere yakında güçlü bir düşmana karşı sefere çağırılarak sınanacakları hatırlatılır:

 

“Bedevîlerin (savaştan) geri bırakılanlarına de ki: Siz, güçlü kuvvetli bir kavme karşı teslim oluncaya kadar savaşmaya çağrılacaksınız. Eğer itaat ederseniz Allah size güzel bir mükâfat verir. Ama önceden döndüğünüz gibi yine dönerseniz, Allah sizi elem dolu bir azaba uğratır." (Feth 48/16)

 

Hendek savaşından sonra Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Hicaz’da saygınlığı artınca çevredeki kabilelerden bazıları Müslüman olmak üzere Medine’ye gelmeye başladılar. Özellikle Hudeybiye’den sonra ve daha yoğun bir şekilde Mekke’nin fethinin ardından bedeviler arasında İslamlaşma hızlı bir şekilde arttı. Bu İslamlaşma, bir ihtidadan çok, siyasî bir tercihti. Kur’ân, bu siyasî tercihteki niyete vurgu yapar:

 

“Bedevîler "İman ettik" dediler. De ki: İman etmediniz. (Öyle ise, "iman ettik" demeyin.) "Fakat boyun eğdik" deyin. Henüz iman kalplerinize girmedi. Eğer Allah'a ve Peygamberine itaat ederseniz, yaptıklarınızdan hiçbir şeyi eksiltmez. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”(Hucurât 49/14)

 

Hz. Peygamber’in (s.a.s.) tebliğine muhatap olan ilk insanların Arap olduğunu açıkça gösteren birçok ayet vardır. Bu ayetlerde Kur’ân’ın Arapça olduğu [muhtemelen muhataplarının bazı eleştirilerine cevap olmak üzere] açık bir şekilde vurgulanmıştır:

 

“Biz onu, akıl erdiresiniz diye Arapça bir Kur'an olarak indirdik.” (Yusuf12/2)

 

“Böylece biz onu (Kur'an'ı) Arapça bir hüküm olarak indirdik. Sana gelen bu ilimden sonra eğer sen onların heva ve heveslerine uyarsan, Allah tarafından senin için ne bir dost vardır, ne de bir koruyucu.” (Rad 13/37)

 

“İşte böylece biz onu Arapça bir Kur'an olarak indirdik ve Allah'a karşı gelmekten sakınsınlar yahut onlara bir uyarı versin diye onda tehditleri teker teker sıraladık.” (Taha20/113)

 

“Biz onu, Allah'a karşı gelmekten sakınsınlar diye hiçbir eğriliği bulunmayan Arapça bir Kur'an olarak indirdik.” (Zümer 39/28)

 

“Bu, bilen bir toplum için Arapça bir Kur'an olarak âyetleri genişçe açıklanmış bir kitaptır.” (Fussilet 41/3)

 

“Böylece biz sana Arapça bir Kur'an vahyettik ki, şehirlerin anası olan Mekke'de ve çevresinde bulunanları uyarasın. Hakkında asla şüphe olmayan toplanma günüyle onları uyarasın. Bir grup cennette, bir grup ise cehennemdedir.” (Şura42/7).

 

“Apaçık Kitab'aandolsun ki, iyice anlayasınız diye biz, onu Arapça bir Kur'an yaptık.” (Zuhruf 43/2-3).

 

“Bundan önce bir rehber ve bir rahmet olarak Mûsâ'nın kitabı da vardı. Bu ise, onu doğrulayan ve zulmedenleri uyarmak, iyilik yapanlara müjde olmak üzere Arap diliyle indirilmiş bir kitaptır.” (Ahkâf 46/12).

 

“Andolsun ki biz onların, "Kur'an'ı ona bir insan öğretiyor" dediklerini biliyoruz. İma ettikleri kimsenin dili yabancıdır. Bu Kur'an ise gayet açık bir Arapça'dır.” (Nahl 16/103)

 

“Uyarıcılardan olasın diye onu güvenilir Ruh (Cebrail) senin kalbine apaçık Arapça bir dil ile indirmiştir.” (Şuara 26/193-195).

 

Öte yandan Yüce Allah (c.c.), her peygamberi kavminin diliyle göndermiştir:

 

“Biz her peygamberi, ancak kendi kavminin diliyle gönderdik ki, onlara (Allah'ın emirlerini) iyice açıklasın. Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. O mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir” (İbrahim14/4).

 

Kur’ân’ın nazil olduğu bölgede yaşayan insanların büyük çoğunluğunun Arap olması, mesajın sadece onlara hitap ettiği anlamına gelmez. Nitekim ileride Kur’ân’ın topyekûn insanlığı kuşatıcı mesajı üzerinde durmaya çalışacağız. Sonuç olarak Kur’ân, nazil olduğu ortamda yaşayan kavmin diliyle nazil olmuştur. Bu kavim Araplardır, dilleri de Arapçadır.

Yazar:
.
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul