17 Ocak 2018 - Çarşamba

Şu anda buradasınız: / GÜNÜMÜZÜN EBU ZERR’İ HOCAM SADREDDİN YÜKSEL

GÜNÜMÜZÜN EBU ZERR’İ HOCAM SADREDDİN YÜKSEL

          

 


 

Sadreddin Yüksel Hocayı duyuyordum ama ilk kez 1980 de tanıdım. Önce Sankiyedim Camiinde sonra Fatih Camiinde derslerine katıldım. On on iki kişi kadar olurduk. Rahmetli Bayram Hoca ve İzzet Şener Hoca da dersin müdavimlerindendi.

Hocamız prensipli, kararlı, kendine güveni olan, dünyalık konusunda afif ve zahid bir insandı.

Bir İslam âliminde bulunması gereken hemen bütün özellikler kendisinde vardı.

Âlim olarak iki özelliği benim dikkatimi çekmişti:

1. Alet ilimlerine ve Arapçaya olan derin hâkimiyeti

2. Gayrimeşru resmiyete karşı korkusuz ve dik durması

Birincisi için bazı örnekler vermek istiyorum:

1979’da bir süreliğine Mekke Ümmü’l-kura Üniversitesinde (O zamanki adı farklıydı) bulunmuştum. O sıralar Abdülfettah Ebuğudde’nin (Allah rahmet eylesin) Safahat min-sabri’l-ulema adlı kitabını tercüme etmiştim ve bir şiirin bir mısraında takılmıştım. Orada doktora yapan Arap arkadaşlarla da okuduk, uygun bir manada anlaşamadık. Bu sebeple kitabı bekletiyordum.

Sadreddin Hocanın ibarelere vukufiyetini görünce aklıma geldi ve içinden çıkamadığımız bu şiiri bir dersten sonra hocaya sordum. Hocamız şiiri baştan itibaren aruz vurgularını yapa yapa, o anlamadığım mısraa kadar okudu ve “şu kelime yanlıştır böyle değil şöyle olmalıdır” dedi. Öyle olunca da mana zaten anlaşıldı.

Kitabın tercemesini bilahare “İlim Uğrunda” adıyla yayımladım. Daha sonra da müellif, kitabın Arapça aslını düzeltme ve ilavelerle yeniden bastırdı. Hemen alıp o mısraı düzeltip düzeltmediğine baktım, gördüm ki, o kelimeyi aynen hocamızın dediği gibi düzeltmiş.

Libya Genel Müftüsü olan bir zat, “Keşkûl” adlı bir kitabın tahkikini yapmış ve kitapta yer alan şiirlerden 56 kadar mısraa dipnot inip onları anlamadığını kaydetmiş imiş. Benim derslerine katıldığım günlerden önce hocamız bu 56 mısraı istisnasız olarak Arapça şerh etmiş ve İzzet Şener hocaya el yazısıyla yazdırıp o zata göndermişlerdi.

Hoca işte böyle zor işleri halletmeyi severdi. Kimsenin altından kalkma cesareti gösteremediği Birgivî’nin “İmtihanü’l-Ezkiya” adlı bilmecevarı nahiv kitabını da bu şekilde okutmuştu.

Biz hocadan belagatten Muhtasar Maani ve usulü fıkıhtan Nuru’l-Envar okuduk. Derslerde çok fazla yer işlemezdi, ama hiçbir kelime ya da cümleyi tam anlaşılmadan bırakmaz, gereği kadar tekrar ederdi. Nadiren takıldığı bir yer olursa (ki, iki defadan fazla hatırlamıyorum) dersi orada bırakır ve yarın buradan devam edelim derdi.

Derslere bizimle beraber ve bize göre yaşlı (50-55) kısa boylu, bodur birisi de katılırdı. Zaman zaman sorular sorar, kitabının kenarlarına Osmanlıca notlar alırdı. Sorularından ve notlarından dersi anlamadığı belliydi. Ama katılmayı hiç ihmal etmezdi. Kendisini gariban gösterir, kimsesizliğinden söz ederdi. Güya hanımı ve çocukları onu dışarı atmışlardı, yalnız yaşıyordu...

Bir gün Erzurum’dan arkadaşım (Şimdi Edebiyat Fakültesinde Arap dili profesörü) Sadi Çöğenli evimde misafir olmuş, sabah hocamızın dersini dinlemek için de benimle beraber Fatih Camiine gelmişti. O günlerde bahriye yedek subayı olarak görev yapıyordu ve hafta sonunu benimle beraber olmak istemişti. Derste o adamı görünce beni kenara çekti ve bu adam burada ne arıyor, dedi. Sonra da; bu adam ajan, rapor tutuyor. Ben bunu tanıyorum. Geçenlerde resmi kıyafetimle Üsküdar’da idim, orada camiin önünde el tezgâhıyla incik boncuk sattığını gördüm. Yanına yaklaştım, kulağına eğilip amir bir eda ile, “bana bak, açık veriyorsun!” dedim. Birden irkildi, düğmelerini ilikledi ve “Öyle mi efendim? Fakat çok dikkat ediyorum” dedi, diye anlattı.

Şaşırdım, çünkü biz ondan hiç şüphelenmemiştik. Sonra adamın İsmail Ağa Camiine de geldiğini, namazda bulunmadığı halde, namazdan sonra gelip bir direğin arkasına oturup notlar tuttuğunu gördüm. O zamanlar Mahmut Efendi her ikindi namazından sonra okunan aşrı şerifi açıklardı. Ben de bu açıklamaları kaçırmamaya çalışırdım. Gerçekten de adamın böyle sinsi birisi olduğunu fark ettim.

Bu durumu öğrenince Sadreddin Hocamıza söyleme lüzumu hissettim. Hoca güldü ve “ben onu bilirem” dedi.

Hocamızın ikinci özelliği onun resmiyete ve resmiyetin hocalarına karşı tepkisel bir tavır almasına sebep olmuştu. O zamanlar İran Devrimi yeni idi ve heyecan taşıyan her Müslüman bununla gurur duyuyordu. Hocamız da tabii olarak devrimi destekliyordu.

Resmi İslam’a karşı bazı reddiyeler kaleme almıştı. Onların bir kısmı bizde mevcuttur, bir kısmı da kendi kitaplarında yayımlanmıştır. Bunların en önemlilerinden biri 1978 de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın İstanbul’da düzenlediği İslam ülkeleri arası “Ru’yet-i Hilal Konferansı”na sunduğu itirazdır. Bu itirazını sempozyumda dile getirmek istemiş ve kendisine izin verilmemiş. Sonra bunu uzun bir Arapça makale olarak yazıp öğrencilerine vermişti.

Cuma namazı konusunda da böyle tepkisel bir görüşü vardı. O zamanlar bazı heyecanlı gençler Türkiye Cumhuriyeti meşru bir yönetim olmadığı için ülkemizde Cuma namazının kılınamayacağını söylüyor ve kılmıyorlardı. Hocamız da fiilen ve fikren bu görüşü destekliyordu.

Fıkhi açıdan bu ve benzeri makalelerine itiraz edilebilir, ama Arapçaya hâkimiyeti ve müthiş mantık ve muhakemesi tartışılamaz bir âlimdi!

Bir de hatıramı anlatmak istiyorum: O zamanlar hocamızın çok naçar şartlarda yaşadığını biliyorduk. Ağniyadan birisi kendisine bir miktar yardımda bulunuyormuş. Adam hocanın kendince böyle aykırı fetvalarını duyunca bu yardımını kesmiş. Çok üzüldük. Ancak hoca hiçbir zaman minnet ve beklenti psikolojisinde olmadı, hep dik ve müstağni durdu.

Bir gün 15 ciltlik Lisanü’l-Arap adlı Arapça sözlükten bahsetti, keşke elimizde olsa dedi. Bu hal beni etkiledi. Kitabın biraz eski bir baskısını bir yerlerden buldum ve hocama hediye etmek üzere evine gittim. Sevindi teşekkür etti. Oturup biraz sohbet ettik. Bana oğlu Edip’ten söz etti. Mahzun bir ede ile, “Bizim Edip mürtet olmuş, ona bir yardımınız olamaz mı?” dedi. Bu söz bende çok garip bir duygu oluşturdu. İliklerim boşalır gibi oldum. Çocuğu ateşe düşmüş bir baba inkisarı içindeydi. Nasıl yani, hocam? Dedim. Geçenlerde bir mektubu elime geçti. Amerikalı Reşat Halife adında sapık bir peygamberden geliyor. Mektup İngilizce idi, açıp Müfit’e okuttum. Reşat Halife ona diyordu ki, “babanın sana iman etmediğine üzülme. Hatırla ki Azer de İbrahim’e iman etmemişti”. Adam beni Hz. İbrahim’in putperest babası Azer yerine koymuş, utanmaz herif dedi.

Allah rahmet eylesin.


Yazar:
.
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul