23 Kasım 2017 - Perşembe

Şu anda buradasınız: / ISLAHIN TOPLUM İÇİN ÖNEMİ

ISLAHIN TOPLUM İÇİN ÖNEMİ

 

 


 

                                                                                                               

 Islah Kurumunun Toplum İçin İfade Ettiği Mânâ

 

Islah, insan ve toplumun hayat-memat meselesidir. İyi olanın, iyiliğin, güzel ahlakî esasların hakim kılınması ve kötü olanın, kötülüğün, kötü ahlakî tutum ve davranışların engellenmesi için gerekli donanıma sahip bulunmayan ve dolayısıyla ıslaha dayalı sosyal ilişkinin tesis edilmediği bir toplumun ayakta kalması sosyal hayatın kurallarına, Sünnetullah’a aykırıdır. Tarihsel ve sosyolojik olarak toplumlara bakıldığında, onları ayakta tutan en temel kurum ve mekanizmanın, belki de toplumsal aktörlerin birbirlerini düzeltme mekanizması olduğu görülür. Toplumsal hayatın devamı, gerçekte bu mekanizmanın iyi işlemesine, bu kurumun sağlam olmasına bağlı bulunmaktadır. İnsanlar, bir arada uzun süre yaşamak ve kurdukları toplumu kendi ömürlerini aşacak şekilde yaşatmak için bir takım bağlayıcı ve yaptırımı olan kural, yasa ve anayasalar yapmaktadırlar. Bütün bunlar, toplumun bekasıyla ilgili olarak tesis edilen ıslah kurumu veya mekanizmasıyla doğrudan ilgilidir; daha doğrusu insanları belli özgürlükler ve yasaklar çerçevesinde hareket etmeye iten toplumsal kural ve yasalar, ıslah mekanizmasının bir gereği olarak ortaya konulmaktadırlar.

 

Gerçekten de ıslah mekazinması, başka bir ifadeyle iyiliği (ma’rufu) yayıp çoğaltma ve kötülükten (münker) sakındırma (emr bi’l-ma’rûf ve nehy ani’l-munker) faaliyeti, toplumların varlığının devamı için hayati öneme sahiptir. Toplumun sürekliliğinin sağlanması, mevcut yapısının korunması ve sosyal dengenin kurulması ıslah mekanizmasının varlığına bağlıdır. Bu yüzden İslam için iyiliği emredip kötülükten sakındırmak, iyiliği yayıp çoğaltmak, sosyal hayata egemen kılmak ve kötülüğün toplum içinde azalmasını, etkisizleşmesini sağlamak bütün sosyal hayatın temelidir. Hatta İslam, “sizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.” (3/Al-i İmran, 104) ayetiyle bunun kurumlaştırılmasını emretmektedir. Toplumda herkes temelde bununla görevli sayılmasına rağmen bunu kendine iş edinmiş bir kurumun (yerine göre kuruluşların) bulunması özel olarak emredilmiştir. Denebilir ki bu özel kurum veya kuruluşlar da sonuçta iyiliğe çağıran, güzel işleri emreden ve kötülükleri yasaklayan bir toplumun ve insanlığın teşekkülünü hedef almaktadır.

 

İyiliği Yayma ve Kötülükten Men etmenin Olmadığı Toplumun Karşılaşacağı Vahim Durum

 

Kur’an, bu şekilde iyiliği emreden, yayıp çoğaltan, kötülük ve bozgunculuktan sakındıran kimselerin veya kurumun olmadığı toplumların çöküşlerinin hızlanacağını ve nihayet yıkılacaklarını, geçmiş toplumlardan birçoğunun böyle olduğunu söylemektedir. Esasen bu söylediklerini de Asr suresinde özet olarak toplamış; iman eden, salih amel işleyen, hakkı ve sabrı tavsiye edenlerin dışında insanlığın hüsranda olduğunu belirtmiştir (Asr, 103/1-3). Ayrıca “Ey iman edenler, kendinizi ve yakınlarınızı ateşten koruyun...” (Tahrim, 66/6) ayeti de tebliğ ve ıslah mekanizmasının önemini açıkça göstermektedir. Ayrıca Kur’an, ıslah mekanizması oluşturmayan, yaptıkları çirkin işlerden üyeleri birbirini sakındırmayan toplumu yermekte ve onların birbirini sakındırmamakla kötü bir iş yaptıklarını söylemektedir (Bkz. Maide, 5/79).

Ayetlerin dilinden, toplum içinde fesatçılar, kötü insanlar, kötülüğü yayanlar olmakla birlikte bunlara engel olmaya çalışmayan, birbirinin kötülüklerine seyirci kalan topluma Allah’ın çok öfkelendiği ve bu nedenle de öyle bir toplumu azaplandırarak yok ettiği anlaşılmaktadır:

 

“Sizden önceki kuşaklardan -onlardan kurtardığımızdan pek azı dışında- yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi kişiler bulunmalı değil miydi? Zulmedenler ise, içinde bulundukları refahın peşine düştüler. Onlar suçlu-günahkar (mücrim)lerdi. Halkı ıslah eden kimseler iken senin Rabbin o ülkeleri zulm ile helak edecek değildir.” (Hud, 11/ 116-117).

 

 

 

Ayetlerden açıkça anlaşılmaktadır ki toplumun kaderi, o toplumdaki salihlerin etkinliğine bağlıdır. İçlerinde düzelticiler ve fesad ve zulümden kaçınanlar varken Allah’ın zulmederek (haksız yere) toplumları helak etmesi, sünneti gereği mümkün değildir. Allah, ancak onları, kendi fesad ve zulümlerini önlememeleri yüzünden helak eder.

 

Bazı müfessirler, Hud suresinin 117. ayetinde geçen zulm’ün ülke ve toplumlara raci olduğunu ve şirk anlamında kullanıldığını söylemektedirler. Buna göre sosyal davranışlarında ve medeni ilişkilerinde salihler iken, hüküm ve kanunları medeni ve eğitici iken, örneğin Şuayb kavmi gibi hakları yemezken, Lut kavmi gibi fahşâ olan cinsel sapıklığa düşmezken, Hud kavmi gibi insanları zorbaların yakalayışı gibi yakalamazken, Firavun kavmi gibi zayıflardan kulluk isteyen zorba müstekbire boyun eğmezken, zulmleri, yani sırf şirkleri yüzünden toplum ve medeniyetleri çökertmek Allah’ın sünnetinde yoktur. Bu nedenle insanların deneyimlerinden şu ünlü-ibretli söz çıkmıştır:

 

“Toplumlar, küfürle baki kalırlar, ama zulümle asla.”

 

 

Şirk ve küfrün beraberinde sorumsuzluğu ve fesadı (kargaşa-bozgunculuk) getirdiği veya getireceği düşünüldüğünde yukarıdaki yorumu kabul etmek güç gibi görünmektedir. Esasen zulm kelimesini topluma değil de Allah’a raci olarak kabul edersek, ayetin anlaşılmasında herhangi bir problem ortaya çıkmaz. Ancak ayet yukarıdaki yoruma da açıktır; dolayısıyla böyle bir yorumu diğer ayetlerle bir bütünlük içerisinde yapmak gerekir. Şirk ve küfr içindeki bir toplum, eğer şirkine zulüm, bağy ve fesad karıştırmıyor da temel toplumsal değer ve dinamiklerini koruyor, devlet, birey ve gruplar, birbirlerine kötü davranmıyor, birbirlerinin çıkarlarına zarar vermiyor ve büyük haksızlıklarda bulunmuyorlarsa o toplum, sırf şirki veya inançsızlığı nedeniyle çökmez. Fakat Kur’an’ın genel mantığı içerisinde şirkin, daima toplumu yıkacak olumsuzluklara sürükleyici özelliği dikkate alındığında, şirkiyle birlikte zulmetmeden belirli temel değerleri koruyarak ayakta kalan, hatta güçlenen bir toplumun, nihayet şirki yüzünden söz konusu adalet ve diğer değerlerini kaybetmesi ve çöküş sürecine girmesi büyük bir ihtimal dahilindedir. Çünkü insanın tavırları, genellikle toplumun sahip olduğu inanç ve düşüncelerle biçimlenir. Fakat şunu da kabul etmek gerekir ki hiç bir inanç ve düşünce sistemi bütünüyle yanlış olamaz. Bu nedenle her biri kendi izafi gerçekliğine sahip birçok sistem aynı anda var olabilir. Aralarında doğrudan bir çatışma yoksa, görece daha az gerçek olan bir sistem, etkin biçimde işleyebilir ve toplumsal alanda mukabil etkilerini doğurabilir. Dolayısıyla şirk inancına sahip bir toplum da işaret edilen hususlar çerçevesinde varlığını uzun zaman sürdürebilir.

 

Kur’an’ın ifadelerine göre toplum içinde davranışlarıyla iyi bireyler olmakla birlikte bu bireyler, toplumu fitne, fesad, zulüm vb. kötülüklerden sakındırmak için çaba harcamıyorlarsa, o iyi kimseler de toplumla birlikte çökerler. Hz. Muhammed (s.a.s.)’in de özellikle gemi hadisi ile üzerinde durduğu bu durum, Allah’ın bir sünneti olarak sunulmaktadır. Nu’mân b. Beşir’in rivayet ettiği gemi hadisi şöyledir:

 

                Allah’ın sınırlarını aşan kimseler, bir gemideki topluluğa benzerler: Onlar, gemideki yerlerini kura ile paylaştılar; bir kısmı geminin üst katına bir kısmı ise alt katına yerleştiler. Geminin alt katında bulunanlar, su almak için üst kattakilerin yanından geçerlerdi. Bunun üzerine ‘hissemize düşen yerden delik açsak da yukarıdakileri rahatsız etmesek’ dediler. Şimdi üst kattakiler bunları, istediklerini yapmakta serbest bırakırlarsa hepsi helak olur. Eğer onları bu tehlikeli işten men ederlerse, hem kendilerini, hem de öbürlerini kurtarmış olurlar.

 

                Kur’an’ın şu ayeti konumuzla ilgili olarak oldukça önemlidir:

 

                “Ve sizlerden yalnızca zulmedenlere isabet etmekle kalmayan bir fitneden korkup-sakının. Bilin ki gerçekten Allah (ceza ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır.”            (Enfal, 8/ 25).

 

 

 

Fakat toplumdaki iyi insanlar, bozulmuş toplumu uyardıkları, onları fenalıklardan nehyettikleri halde, toplum olumlu yönde değişim göstermiyor ve onları hiç dinlemiyorsa, o takdirde Allah, onları kurtararak toplumu helak etmektedir:

 

“Onlardan bir topluluk: ‘Allah’ın kendilerini yıkıma uğratmak veya şiddetli bir azaba uğratmak istediği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?’ dediğinde, ‘Rabbinize karşı bir özür için ve bir ihtimal sakınabilirler diye’ dediler. Kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında ise biz de kötülükten sakındıranları kurtardık. Zulme sapanları da yaptıkları fısk dolayısıyla pek zorlu bir azap ile yakalayıverdik.” (A’raf,  7/164-165).

 

 

 

Islah Mekanizmasının İşletilmesinde Âlimlere Düşen Görev

 

Islah mekanizması ya da iyiliği emredip kötülükten sakındırma söz konusu olduğunda akla gelen en önemli kimseler âlimler olmaktadır; çünkü öncelikle mezkur mekanizmayı işletecek olanlar bunlardır. Kur’an da bu noktada âlimlere büyük bir yer ayırmış ve en büyük sorumluluğu onlara vermiştir:

 

“Bilgin yöneticileri ve yüksek bilginleri, onları, günah (ism) söylemelerinden ve haram yiyiciliklerinden sakındırmalı değil miydi? Yapmakta oldukları ne kötüdür.” (Maide, 5/63).

 

 

Toplumların ve medeniyetlerin yıkılışa doğru yol almasında ve çöküşlerinde ulema veya “din adamı” sınıfının oynadığı tarihi rol, azgın refah içerisinde yüzen sapık kitlenin oynadığı rolden daha az tehlikeli değildir. Dünyevileşmeyi ve rahipler sınıfının dejenerasyonunu eleştiren Zerdüşt (M.Ö. X. yüzyıl), insanların kötü amellere düşmesinde rahiplerin büyük payının olduğu görüşündedir. Hidayetin ve manevi gücün kaynağı olması beklenen din bilginlerinin bozulması, bir toplumun bozulmasındaki son adımdır. Bunların bozulmasının izlediği yol, hakikati ya zenginlerin isteklerine göre taviz vererek değiştirmeleri şeklinde olur ya da genel olarak toplumun inatçı arzuları (hevaları) ile uzlaşmaya götüren hafif anlayışla olur. Sonuçta toplumun kötü gidişini durdurmak, zulüm ve fesadı önlemeye çalışmak, halkı ıslah etmek gibi görevlerini yerine getirmez, rahatlarının peşine düşerler. Hakkı söylemez ve hakkın yanında yer almazlar. İnsanların mallarını haksız yere yerler ve hatta Allah’ın yolundan alıkoyarlar (Bkz. Tevbe, 9/34; A’raf, 7/169). Hevalarına uyar, nefislerine zulmederler (Bkz. A’raf, 7/175-177).

 

Kur’an, bazı din adamlarının, ilahi kitapları bildikleri halde halktan gizlediklerine, çıkarları gereği gerçekleri topluma anlatmadıklarına işaret eder (Bkz. Bakara, 2/174). Öylesi din bilginleri, toplumda ortaya çıkan kötü davranışları engellemedikleri gibi Allah’ın emirlerini de onlara sunmazlar.

 

“Onlar, hidayete karşılık sapıklığı, bağışlanmaya karşılık azabı satın almışlardır. Ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar.” (Bakara, 2/175).

 

 

Kur’an’ın bilginlerle ilgili olarak üzerinde durduğu en önemli hususlardan biri de, Yahudi ve Hıristiyan bilginlerinin (haham ve rahiplerin) Allah’ın Kitabının tersine helal ve haramlar koymaları ve koydukları bu helal ve haramlara toplumun uymasını sağlayarak kendilerini rabler edinmelerine neden olmalarıdır:

 

“Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini rabler edindiler... “(Tevbe, 9/31).

 

               

Genel olarak ayetlerin işaret ettiği üzere âlimlerin toplum içindeki büyük etkileri açıktır. Âlimler, ıslah mekazinması oluşturup toplum ve medeniyeti ilerletebildiği gibi, olanlara seyirci kalarak ve hatta kendi çıkarlarını üstün tutarak toplum ya da medeniyetin çökmesinde büyük rol oynayabilirler.

 

Sonuç

               

Anlaşılmaktadır ki, ıslah mekanizması olarak iyiliği yayıp çoğaltma ve kötülükten vazgeçirme müessesesinin olmayışı veya gereği gibi işlemeyişi ya da bozulması, Kur’an’a göre toplumsal huzursuzluk, yabancılaşma ve çözülmeye, toplumların veya medeniyetlerin yıkılmalarına neden olmaktadır. Sonuç olarak ıslah kurumu veya mekanizması, toplumların varlığının devamı için hayati önem taşımaktadır. Toplumun sürekliliğinin sağlanması, mevcut yapısının korunması ve sosyal dengenin kurulması, dengeli değişimin gerçekleşmesi, çağın gerekleriyle yüzleşebilme, ıslah mekanizmasının varlığına bağlıdır.

 

 

Kaynaklar

 

*Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Öğretim Üyesi

 

Kur’an

Hadisler

B. Hasan Basri Çantay, Kur’an-ı Hakim ve Meâl-i Kerim, c. 1, 12. bs., Elif Ofset Tesisleri, İstanbul 1981

Ebu’l-A’la el-Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, c. 2, Çev. M. Han Kayani ve arkadaşları, İnsan Yay., İstanbul 1986

E. Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 3, 4, Eser Neşriyat, İstanbul 1982

Fahruddin er-Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb el-Müştehir bi’t-Tefsiri’l-Kebir, c. 5, Dâru’t-Tabâati’l-âmire, İstanbul 307

Fazlurrahman, Ana Konularıyla Kur’an, Çev. Alpaslan Açıkgenç, Fecr Yay., Ankara 1987

Gustav Mensching, Dini Sosyoloji, Çev. Mehmet Aydın, Tekin Kit., Konya 1994

İbn Kesir, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, c. 1, Darü Kahraman, İstanbul 1984

İmamüddin Halil, İslam’ın Tarih Yorumu, Çev. Ahmet Ağırakça, Risale Yay., İstanbul 1988

Kâdî Abdul-Cabbâr b. Ahmed, Şerhu Usûlu’l-Hamse, Mektebetu Vehbe, Kahire 1965

Lahbabi, Milli Kültürler ve Medeniyet, Çev. Bahaeddin Yedi Yıldız, Tur Yay., İstanbul 1980

Mazharuddin Sıddıki, Kur’an’da Tarih Kavramı, Çev. Süleyman Kalkan, Pınar Yay., İstanbul 1982

Muhammed Reşîd Rıza, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Hakim (el-Menâr), c. 12, 2. bs., Daru’l-Ma’rife, Beyrut 1973

Mustafa Aydın, İlk Dönem İslam Toplumunun Şekillenişi, Pınar Yay., İstanbul 1991

Okumuş, Ejder, Kur’an’da Toplumsal Çöküş, 3. bs., İnsan Yay., İstanbul 2007

Şeyhzâde er-Rumi, Hâşiyetü Şeyhzâde alâ Tefsiri’l-Kâdî el-Beydâvî, c. 3, Vakfu’l-İhlâs, İstanbul 1988-1991

Zeynüddin ez-Zebîdî, Sahihi-i Buhari Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercemesi, Çev. Ahmed Naim, Diyanet İşleri Başkanlığı Yay., Ankara 1984

 

Yazar:
.
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul