19 Kasım 2017 - Pazar

Şu anda buradasınız: / HADİS YORUMLAMADA ÇAĞIN RUHUNU İDRAK VE İNTER DİSİPLİNER PERSPEKTİF

HADİS YORUMLAMADA ÇAĞIN RUHUNU İDRAK VE İNTER DİSİPLİNER PERSPEKTİF

Giriş

 

İslâm âlimleri her çağda Hz. Muhammed (s.a.s.)’in söz, fiil ve takriratını içeren hadislerin anlamını doğru anlamak ve değişen hayata doğru yorumlayabilmek için büyük çaba göstermiş ve bunun bir sonucu olarak Hadis İlimleri ana başlığı altında alt disiplinler geliştirmişlerdir. Önce dağınık olan hadisleri tedvin etmiş, arkasından tedvin edilenleri sahih olanla olmayanları birbirinden ayrıştırarak tarihte eşine az rastlanır topyekün ilmî bir faaliyet başlatmışlardır. Bu meyanda sadece Müslümanlara has bir ilim dalı olan cerh ve tadil inşa edilmiş ve bu bilimsel disiplin içinde geliştirilen kurallar vasıtasıyla Hz. Peygamber’e ait olanlarla olmayanlar önce senet sonra da metin kritiğine tabi tutularak ayıklanmıştır.

 

Ancak bir hadisin Hz. Peygamber’e ait olmasını tesbit etmek son derece önemli olmakla beraber dinî hükümleri hayata uyarlamak açısından yeterli değildir. Çünkü O’ndan sadır olan söz, fiil ve takririn dinî anlamda ne ifade ettiği Hz. Peygamber’in misyonunun özünü oluşturur. Bu nedenle sıhhati tesbit edilen hadislerin inananlara neyi vazettiğini vuzûha kavuşturmak da Hz. Peygamber’in misyonunun bir gereği olduğundan son derece önemli bir faaliyettir. Buna O’nun sözlerindeki anlam katmanlarının çokluğunu da eklediğimizde durum daha iyi anlaşılacaktır. Bunun için de hadis metinlerinin anlamını tesbite yönelik; Garibul Hadis, Muhtelef Hadis, Sebebi Vurulul Hadis, Nasih ve Mensuh gibi alt disiplinler geliştirilmiştir.

 

Hadisleri doğru anlamak için konulmuş alt disiplinler ve kaideler aslında geliştirilmeye açıktır. Zaten ilk asırlardaki özet olan Usulu Hadis ilminin bugüne kadar genişleyerek gelen yapısı bu ilmin gelişmeye açık dinamik karakterdeki yapısını gösterir. Biz de bu çalışmada hadislerin bugün inananlara neyi vazettiğini daha iyi anlamak ve aktarabilmek için daha önceden yapılmış metin anlama gayretlerine ek olarak bazı önemli hususlara dikkat çekmeyi hedefledik.

 

Hadis Yorumcusunun Çağ İdraki Sorunu

 

Fıkıh, Kur’an ve Sünnet’te dağınık olarak vazedilmiş hükümleri bir usûl çerçevesinde çalışmayı ve soyut olan İslâmî öğretileri bir bütünlük içerisinde canlı hayata aktarmayı hedefleyen ilim dalıdır. Fakih ise, şer'î hükümleri delillerinden çıkarma yetkisi ve ilmine sahip olan kimsedir. İslâmî ilimlerde uzman olmayanların bir araya getiremeyeceği hayata dair A’dan Z’ye hükümler bu ilim dalının imkânlarıyla Müslümanlara kolaylaştırılarak sunulur. Burada âlimler arasındaki ihtilafları unutuyor değiliz elbette. Ancak müktesebat ve akıl düzeyi, metod anlayışı farklı âlimlerin fıkıh sisteminin izin verdiği ölçüler içinde ihtilaf etmesi de bir zenginliktir. Ama en nihayetinde yorumcunun amacı yaşanan canlı hayatta muradı ilahinin nereye düştüğünü tesbit etmek gibi ulvî bir görevdir.

 

Hadis yorumcusu (Hadis Şârihi) bir anlamda fakihin görevini üstlenerek sünnet fıkhını ortaya koymaya çalışan kişidir. Bunun için evvelemirde nasslara içkin olan anlamı ve anlamın delalet ettiği illeti tesbit ederek yola çıkar. Tesbit ettiği hükmün illetini de aynı illeti taşıyan yeni hâdiselere uygular. Bu da karşı karşıya kaldığı meseleyi bağlamı içerisinde anlamayı ve Allah’ın (c.c) rızasının burada neye tekâbül ettiğini tesbit etmeyi gerektirir. Bu da hadis ile hükmün tatbik edildiği vakanın bilgisini aynı anda kuşatmayı zaruri kılmaktadır. İnsanın biyolojik ve ruhi yaradılışı iyi değerlendirilmesi gerektiği kadar yaşadığı çevre, bu çevrenin diğer çevrelerle ilişkisi de iyi incelenmelidir.

 

İslâm ilmî disiplinleri arasında değişkenlerle en irtibatlı ilim dalı, fıkıhtır. Bu yüzden statik değil, son derece dinamik gelişimci bir seyir izlemiştir tarih boyunca. Değişkenlere sabiteler perspektifinden yön vermek bu ilmin doğal görevi olduğundan statik olamazdı zaten, olduğunda ise aslî görevini yerine getiremezdi. İçtihad kapısı kapandı diyen bazı kesimlerin bile içtihada başvurmak zorunda kalması fıkhın bu dinamik özelliğindendir.

 

İslâm fıkhının bu dinamik doğası, bugün, Sünnet fıkhını ortaya koymaya çalışan hadis yorumcusunun görevini son derece zorlaştırmaktadır. Zira, dün, hayat ağır işliyordu; sosyo-kültürel, sosyo-politik dinamikler daha çok sabit dengelere paralel cereyan ediyordu. Yönetim şekilleri, tarım ve hayvancılığa dayalı hayat tarzı, askerî yapılanmalar, bilimsel faaliyetler ağır işlediğinden canlı hayatı da ağır dönüştürüyordu. Bu da yorumcunun değişen hayatı daha rahat kavramasını ve çözümler geliştirmesini sağlıyordu.

 

Ancak son asırda hayat olağanüstü hızlanmış durumda. İlmî faaliyetlerden kültürel etkileşime kadar her şey müthiş bir hızla ilerliyor. Özellikle de son on yıllarda teknolojide yaşanan hızlı gelişmeler yaşam tarzlarını, kültürel dönüşümleri de çok hızlandırmış durumdadır. Keyfiyet ve kemmiyette yaşanan hızlı değişimi anlamak ve yönlendirmek düşünürleri, bilim adamlarını zorladığı gibi hatta bir hadis yorumcusunu da hayli zorlamaktadır.

 

Bu kadar hızlı değişim sürecinde hadis yorumcusunun karşılaştığı en önemli handikap ise, çağın ruhuna nüfuz edememesidir. Az sayıdaki ehil kadroları istisna tutarsak bu söylediğimiz bizim genel gözlemlerimize takılanlardır. Bugün çağdaş bilimsel disiplinler bireyleri aşan düzeyde dallanıp budaklanmıştır. Hiçbir beşer cinsinin gücü bütün farklı disiplinleri bilmeye yetmiyor. Buna rağmen hadis yorumcusunda olması gereken, çağın dünya görüşünü derinden fehmetmek, beslendiği felsefi yapıyı, hayatı nasıl ve hangi mekanizmalar üzerinden yönlendirdiğini iyi tesbit etmektir. Ancak o zaman değişen dünyada değişmeyenleri savunduğu gibi değişenleri de hakkıyla tahlil etme ve çözümler getirme görevini yerine getirebilecektir. Bu bağlamda önemli gördüğümüz hususları aşağıda analiz etmeye çalıştık.

 

Makasıd Fıkhını Gözeten Bir Hadis Yorumcusu

 

Müslümanlar, tarihte, farklı alanlarda olduğu gibi kutsal metinleri yorumlamada da kırılmalar yaşamışlardır. Zaman zaman ilmî faaliyetlerde duraklama dönemi yaşasalar da bunun üstesinden gelmeyi bilmişlerdir. Bu meyanda makasıd fıkhının sistematize edilmesi böyle bir ihtiyaca cevap verme gayretinin sonucu olarak tecelli etmiştir.

 

Makasıd fıkhı, fakihin usûl zemininde imal i fikir yaparken gözetmesi gereken İslâmî hükümlerin ruhunu ifade eder. İslâm fıkıh tarihinde makasıd fıkhı ilk dönemlerde usûl kitaplarında yer almamıştı. Bunun böyle olması “Makâsıdu Şeria”nın fukaha tarafından bilinmediği ve verdikleri hükümlerde bunu gözetmedikleri anlamına gelmez.  Aksine onların algı dünyasını makasıd fıkhı belirlerdi. Ancak fakih algısında olsa da yazılı olarak usûl kitaplarında yer almayan bu fıkıh daha sonraları algıda zayıflamaya, fetva verilirken gözetilmemeye başlandı. Hükümlerdeki illet ve hedeflenen amaçtan çok zahirdeki benzerlik hüküm vermeye yeterli sayıldı. Bu yanlışı tashih etmek üzere usûlcüler makasıd fıkhını sistematize ederek usûl kitaplarına derlettiler.

 

“Makâsıdu Şeria” ya da “maslahat” kavramı usûl kâideleri arasında önemli bir yer tutar. Çünkü Allah’ın (c.c.) emir ve yasaklarında kulların hem bu dünyada hem âhiret hayatında maslahatlarını temin eden özü sistematize eden disiplindir. İlk asırlarda maslahat diye usûl kitaplarında yerini alan bu kâideler daha sonra Makâsıdu Şeria olarak formüle edilmiştir.

 

Bu meyanda Makâsıdu Şeria“zarûrîyât”kategorisinde beş temel eksen etrafında ilk olarak İmam el-Cüveynî (ö. 438 h./ 1047 m.)  tarafından kitabı “el-Burhân”da ele alınmıştır.[1]

 

İmam Gazâlî de (ö. 505 h. / 1111 m.) “makâsıd”konusunu tahlil eden ilk âlimlerdendir. Onun özellikle “Şifâ’ul Ğalil fî Beyân eş-Şubeh velMuhayyel ve Mesâliki et-Ta’lîl” adlı kitabı zikre değerdir. Buna Gazâlî'nin muhalled eseri “el-Mustasfa”yı da ekleyebiliriz.

 

Fahruddîn ar-Râzi'nin (ö. 606 h. / 1209 m.) “al-Mahsûl”ünü, maslahat konseptine tasavvufi boyut getiren İmam İzzeddin Abdulaziz ibn Abdusselam’ın (ö.660 h. / 1262 m.) “Kavaidu’l-Ahkâm fi Mesalihi’l Enam”ını, İbn Teymiyye’nin (ö. 728 h. / 1328 m.) “Macmû'ati ar-Rasâil vel Mesâil”ini veİbn Kayyim el-Cevziyye’nin (ö. 751 h. / 1350 m.) “İ'lâm’ul Muvakkiîn”eserini örnek verebiliriz.[2]

 

Makasıd çalışmalarında dönüm noktasını ise Ebu İshâk eş-Şâtibî tarafından telif edilen“El Muvâfakât fi Usuli’l İslâmî”[3] kitabı oluşturur. Daha önce hiçbir çalışmada ele alınmamış bir şekilde, “Makâsıdu Şeria”konsepti zanni değil kat’i, cüz’î değil küllî bir kâide olarak işlenmiştir.

 

Çağdaş İslâm düşünürlerinin ve âlimlerinin de önem verdiği bir konu olan makasıd hakkında çok eser yazıldı. Burada hemen Muhammed et-Tahir ibn Aşûr’un (ö. 1973) “Makâsıdu eş-Şerîa’tul İslâmiyye”[4]adlı eserini zikredebiliriz.

 

Makasıd fıkhının usûl kitaplarına alınmasının sonrasında küllî bir kaide olarak sistematize edilmesinin temelinde fıkhın özünü oluşturan İslâm’ın ruhunun verilen fetvalarda gözetilmemeye başlanması olduğunu yukarıda zikretmiştik. İlk dönem fakihlerin fetva verirken gözettiği bu ruh sonraki asırlarda görmezden gelinmiş, meseleler ana bağlamından kopuk, parçacı bir yaklaşımla yorumlanmıştı. Böyle olunca da bu ruhu hatırlatmak, sistematize etmek gerekmekteydi. Bu kâidenin özüne bakıldığında fıkıhta özden kopuşu değil, öze dönüşü hedeflediği görülecektir. Makasıd fıkhının bugün kimileri tarafından usûlü fıkıh ilmine alternatif gibi sunulması kabûl edilebilir bir yaklaşım olamaz elbette. Bu yanlış yaklaşımın makasıd fıkhının önemine gölge düşürmesine de izin vermemek iktiza eder.

 

Hadis yorumcusu, bugün, fizikî dünya meselelerini ele alırken bunu metafizik anlamın bütünlüğü içerisinde yapmalı, bir diğer ifadeyle makasıd fıkhının imkânlarını kullanabilmelidir. Özellikle de modern dönemlerde hadis yorumcusunun bu özü iyi idrak etmesi onların muradı ilahiye daha yakın durmasını sağlayacaktır. Ancak bunu yapabilmek için çağa hâkim ruhu da idrak etmekten az bunun kadar önemlidir.

 

Bu söylediklerimize örnek olarak tıbb-ı nebevî ile ilgili hadisleri örnek verebiliriz. Hadis literatüründe ve Müslüman pratiğinde aslını hadislerin teşkil ettiği Tıbb-ı nebevî metinleri önemli bir yer tutar. Tıbb-ı nebevîden maksat; Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bizzat kendisinin uyguladığı ve ümmetine tavsiye ettiği tıbbi uygulama ve tavsiyelerdir. Bu alanda Hz. Peyamber’den sonra Müslümanların çok itibar ettiği bir literatürün oluştuğu bilinmektedir. Yani, Hz       Muhammed’in (s.a.s.) sağlık üzerine olan tavsiyeleri tıbb-ı nebevî adıyla müstakil çalışmalarda bir araya getirilmiştir  Bu literatürün aslını da hadis kitaplarında “Kitabu Tıb” ve “Kitabu’l Marda” gibi tıpla alakalı bölümler teşkil etmektedir. Ancak bu bölümlerle sınırlı olmadığı, hadis literatürünün farklı bölümlerinde de konuyla ilgili hadislerin olduğu hadis alanında çalışanların malûmudur.

Hz. Peygamber’in dindeki konumunun bir gereği olarak tıbb-ı nebevî geleneği tarih boyunca İslâm toplumlarında tıp anlayışını kökten etkilemiştir. Bu gelenek kutsalla iç içe anlaşılmış ve doğal olarak dinî anlam yüklenmiş ve bu zeminde geniş halk kitlelerinin itibar ettiği bir literatür oluşmuştur.[5]

 

Bu meyanda bu literatürde yer alan ama sahih olmayan rivayetleri bir tarafa bırakırsak bize sahih olarak ulaşmış hadislerle nasıl bir ilişkiye gireceğimiz konusu önemlidir. Konuyla ilgili sahih hadislerin nasıl anlaşılması gerektiği, hangisinin vahiy kaynaklı hangisinin de o dönem geleneksel Arap tıbbına dayalı bilgi olduğu, neleri alıp neleri bırakmamız gerektiği meselesi bugünü de ilgilendiren önemli bir konudur.

 

Hz. Peygamber vahye muhatap rol model bir kişiliktir. Bu yüzden onun tıbla ilgili tavsiye ve uygulamalarına salt tarihsel bakmak, Arap kültürünün uzantısı olarak değerlendirmek doğru değildir. Bu meyanda vahiy eksenli olan tıbb-ı nebevîile vahiy eksenli olmayanı ayırt etmek hadis yorumcusunun görevidir.[6]Ancak o zaman bu birikimden yararlanılabilir ve insan hayatı tehlikeye atılmaz.

Bu literatür iyi incelendiğinde meşru yollarla insan sağlığını koruma yöntemleri ve ilaçları üzerine çalışmanın tıbb-ı nebevînin öncelikli maksadı olduğu görülecektir.[7]Araçlar değişse de amaç değişmez. Bu yüzden hadis yorumcusu değişen araçları dinin sabit hükümleri gibi algılamadan asıl korunması gerekenin metinlere mündemiç olan öz hüküm olduğunu iyi tahlil etmelidir.

 

Mastarı vahiy olan hadislerle kaynağı vahiy olmayan tıb hadislerinin ayrıt edilmesi, o dönem kullanılan ilaç ve tedavi yöntemleriyle kullanılan araçların maksadın önüne geçirilmemesi elzemdir. Maksat insan sağılığıdır. Hz. Peygamber bunu teşvik etmiştir. Tadavi olun demiştir, bunun kadere aykırı olmadığını belirtmiştir.[8]Eğer Hz. Peygamber döneminde kullanılan ve aslı vahye dayalı olmayan ilaç ve tedavi yöntemlerini uygulamak dinî bir emir gibi anlaşılır ve uygulanırsa insan sıhhati ve hatta hayatı tıbb-ı nebevînin maksadına aykırı olarak tehlikeye atılabilecektir. Bu meselede makasıd fıkhı önemli olduğu gibi diğer meselelerde de hadis yorumcusunun gözetmesi gereken küllî bir kâidedir.

 

Çağa Nüfuz Edebilen Bir Hadis Yorumcusu

 

Çağdaş dünyada Doğu ile Batı, Kuzey ile Güney kültürel anlamda çok keskin çizgilerle ayrışmamaktadır. Küreselleşen dünyada kültürler lokal formlarını belli düzeyde korusalar da, özde, hızla profanliberal Batı kültürüne yaklaşmakta, bu dünyanın sunduğu hayat tarzını internet, tv, film, medya ve profan rol modeller üzerinden kanıksamaktadır. Bunlar yapılırken adapte edilen küresel yaşam tarzının arkasındaki kutsaldan arındırılmış “dünya görüşü” de ıskalanmaktadır. Kaldı ki sokaktaki insan ideolojilerle pek ilgilenmez, ilgili olması gereken ise, Müslümanca hayatı yenilenen hayat içerisinde sabiteler zemininde üretme sorumluluğunu taşıyan kanaat önderleridir.

 

Bu bağlamda hadis yorumcusu, Batılı dünya görüşünün üzerine kurulu olduğu paradigmayı anlayıp İslâmî perspektiften onunla hesaplaşmadan, bu dünya görüşünün kendine has ontolojisi ve epistemolojisi zemininde ürettiği, sonrasında da Müslüman hayatına da nüfuz eden pratikleri hakkıyla kavrama şansına sahip olamaz. Hadis yorumcusu, Batılı ve Müslüman toplumlar arasındaki olguların benzerliğinin ne kadarının özde, ne kadarının da biçimde olduğunu ancak o zaman tesbit edebilir. Fıkıh ve hadis bilimleri gelişimci dinamik yapılarıyla bunu yapmanın imkânlarını sunmaktadırlar, lâkin bu formasyona hâiz olmayan yorumcuların bunu yapabileceğini söylemek ise fazlasıyla iyimser kaçmaktadır. Hz. Ömer’e (r.a.) nisbet edilen; “Câhiliyeyi bilmeyen İslâm’ı da bilmez”[9] sözü bu meyanda çok şey anlatmaktadır. Buradaki câhiliyeden kasıt hayatı yönlendiren İslâm dışı dünya görüşleridir.

 

Profan çağa ait olanı ve Müslüman hayatını ilgilendiren bir meseleyi, bu çağa hâkim olan ve olayları yöneten dünya görüşünün bütünlüğü içerisinde anlamak ve anlamlandırmak gerekir. Anlama, tahlil edilen meselenin derinliğini kavrayan bir perspektif; anlamlandırma ise perspektife yön kazandıran bir duruş sahibi olmayı gerektirir. Bir duruş sahibi olmak için de nerede durduğunu, durduğu yerin diğer duraklarla ilişkisini veya ilişkisizliğini çözmeyi işaretler.

Fıkhın sözlükte bir şeyi bilmek, tam anlamak, derinlikli kavramak, ince anlayış anlamlarına geldiğini akılda tuttuğumuzda, bunun sadece nassların ruhunu derinlikli kavramak anlamına gelmediğini söyleyebiliriz. Bunun diğer mütemmim cüzü, hükmün tatbik edileceği vakanın ruhunun da aynı düzeyde bir derinlikle kavranması ihtiyacıdır. Burada fıkıhtan kasdedilen ince kavrayış sadece hadis metinleriyle alakalı değil aynı zamanda bu metinlerin muhatabı olan vaka bilgisini de kapsadığı âşikârdır. 

 

Çünkü fıkıh disiplini kişinin lehinde ve aleyhindeki haklarını öğrenmesinde takip edeceği kâide ve tavırları konu alan bir ilimdir. O zaman lehte ve aleyhte olanın anlaşılmasında muhatap olan şeyin hakikatinin bilinmesi fıkhın öncelikleri arasında olmalıdır. Fıkıhın kaynakları Kur’an ve Sünnet olarak vahye dayanır. Vahyi idrak edecek bir müktesebat elbette elzemdir. Vahiy ise yaşanan hayata indirileceğine göre, yaşanan hayatı hâkim paradigmasıyla algılamak ve neye, ne kadar müdahale etmek gerektiği ölçüsünü iyi ayarlamak gerekmektedir. Şeriat ve vaka bilgisi bir araya gelmeden hayattan kopuk içtihatları ve vahiyden kopuk yorumları asgariye indirmenin imkânı pek yoktur.

 

Çünkü karşı karşıya kalınan yeni meselelere yön veren öz ıskalanırsa, yorumcu, kendi gerçekliği içerisinde ama kendi gerçekliğinin üretmediği meseleyi yanlış zeminde ele alacaktır. Bu zeminde hem algı dünyasını şekillendiren klasik fıkıhın çerçevesini zorlayacak hem de meselenin künhüne vâkıf olmadan yanlış anlam yükleme hatasına düşebilecektir. Zaman zaman nassların bu tür yaklaşıma zorlandığına ve hatta kurban edildiğine tanıklık etmekteyiz. Ancak bunu yapan çağdaş yorumcu tahlillerinde içine düştüğü anakronik tuhaflığın farkında bile olmuyor. Bu yüzden çağa rengini vuran dünya görüşünü iyi analiz etmeyen bir yorumcunun üreteceği çözümlerin zaman zaman onu takip edenleri yanlışa sürüklemesi bütün iyi niyetlerine rağmen kaçınılmaz olacaktır.

 

Bir dönem bedevi fakihler ve şehirli fakihler ayrımı yapılmaktaydı. Ancak bugün şehiri anlamak bile yetmiyor, küresel olanı anlamak gerekiyor. Kültürel sınırların kalktığı, şehirlerin tek tipleştiği, insanların aynı filmleri izlediği, aynı dizileri beğendiği, eğitim merkezi okulların, üniversitelerin ekonomi rejimlerin aynileştiği bir dönemde yorumcunun da bütün bunları kuşatacak bütüncül bir perspektife ihtiyacı olduğu izahtan vârestedir. Bu meyanda hadislerden yola çıkarak kapitalist serbest piyasayı İslâm’la örtüştüğü iddiasıyla onaylayan bakış açısını meselenin ehemmiyetini göstermek için misal getirebiliriz.

 

Malûm olduğu üzere bugünün dünyasında serbest piyasa ekonomisi genel kabul görmektedir. Küresel ekonomik pazarda büyümek ve küresel büyük firmalarla yarışabilmek için serbest piyasa ekonomisi kurallarına uymak gerektiği fikri,[10]Müslümanlarda da yaygın bir kanı hâline gelmiştir. Bu kanıyı şu hadislere dayandıranlar İslâmî olan serbest piyasa ile kapitalist serbest piyasa arasındaki farkları görmezden gelebiliyor. Önce hadisleri zikredelim:

 

Hz. Ebu Hüreyre şöyle rivayet etti: Bir adam gelerek: “Ey Allah'ın Resulü, bizler için eşyalara fiyat tesbit ediver” diye müracaatta bulundu. Hz. Peygamber (s.a.s.): “Hayır, fiyat koymayayım (rızka bolluk vermesi için) Allah’a dua edeyim” cevabını verdi. Arkadan bir başkası gelerek: “(Eşyaların) fiyatını bize siz tesbit ediverin” diye talep de bulununca, bu sefer: “Hayır rızkı bollaştırıp, darlaştıran Allah’tır. Ben hiçbir kimseye zulmetmemiş olarak Allah'a kavuşmak istiyorum” cevabını verdi.”[11]

 

Hz. Enes’ten gelen hadis ise şöyle bildirmektedir: “Halk Hz. Peygamber (s.a.s.)’e müracaatla: “Ey Allah'ın Resûlü, fiyatlar yükseldi, bizim için fiyatları siz tespit edin, sabitleyin” dediler. Resûlullah (s.as) onlara şu cevabı verdi: "Fiyatları koyan Allah'tır. Rızkı veren, artırıp eksilten de O’dur. Ben ise, hiç kimse benden ne kan ne de mal hususunda haktalebinde bulunmaz olduğu halde Allah'a kavuşmamı diliyorum.”[12]

 

Yukarıdaki hadislerden de anlaşılacağı üzere İslâm’da aslolan arz ve talebin belirleyici olduğu serbest pazar piyasadır. Bu yüzden âlimlerin kahir ekseriyeti otoritenin fiyat koymasını reddetmiş ve serbest bırakmayı esas almıştır.[13]

 

Ancak bu durum mutlak değildir, elzem olduğu yerlerde otoritenin müdahale edip fiyat koyabileceği de yine âlimler tarafından kabul edilmiştir. Esas olan satıcının ve müşterinin zarar görmesini önlemek ve karşılıklı hoşnutluğu sağlamaktır. Bu meyanda Kur’an şöyle buyurur:

 

“Ey iman edenler, mallarınızı aranızda haksızlıkla değil karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle yiyin...” (Nisâ: 4/29).

 

Eğer çağdaş liberal ekonominin zihin yapısı, işleyiş tarzı ve dayandığı para metreler göz önüne alınsa yukarıdaki hadislerde zikredilen durumla kapitalist serbest piyasa ekonomisinin ve işleyiş tarzının tamamen uyuşmadığı görülecek, var olan benzeşmenin şekilsel olduğu anlaşılacaktır. Mantık ilminde kuraldır: “Bir şeyle ilgili hüküm verebilmek için önce onu tasavvur edebilmek gerekmektedir.” Dolayısıyla eğer hadis yorumcusu yorumladığı meselesin vakadaki hakikatini doğru tasavvur edemezse onunla ilgili yaptığı kıyas ve dolayısıyla varacağı hüküm de doğru olmayacaktır.

 

Çünkü kapitalist serbest piyasa ekonomisi, İslâm’ın öğütlediği “bölüşüm”ü ve “yardımlaşma”yı değil, her hâlükarda “büyüme”yi esas almaktadır. Bu da devlet müdahalesinin olmadığı veya asgariye indirildiği serbest piyasa ile mümkündür. Bu konseptin “adil piyasa” diye bir kaygısı yoktur. Bu ekonomik anlayış üretim yapısını “meşru ve sınırlı ihtiyaçlar”a göre değil, “nefsin sınırsız arzuları” nı tahrik etmeye ayarlıdır. Biyolojik ihtiyaçlara cevap vermeyi değil ihdas ettiği ve kışkırttığı psikolojik ihtiyaçlara dayanarak büyümeyi öngörmektedir.

 

Özetle, insanı, sürekli tüketmek için üreten ve üretmek için de tüketen fâsit bir daireye mahkûm ederek sağlar bunu. Tüketim çılgınlığına yönlendirirken çıkış noktası; “bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler”dir. Faiz, alkol merkezli tüketim yaşanan canlı hayatın vazgeçilmezleridir. Kapitalist ekonominin mutlaklığını ilan ettiği alan tüketim alanının kutsanmasıdır. Bu tarz bir piyasanın en sevmediği şey ticarî gördüğü bir şeye sınırlama getirilmesidir. Bu yüzden de “Helal” kazanç ve bittabi “Haram” gibi sınırlar onu bağlamaz. Helal gıda sektörüne ise bu büyük pazardan nemâlanmak, kâr payını artırmak için el atar.

 

Modern kapitalizm teknolojik gelişmelerin değil, zihniyet alanında yaşanan değişmelerin sonucu olarak var oldu. Bu tespitten yola çıkarak diyebiliriz ki serbest piyasacı modern kapitalizm özünde seküler bir dünya görüşünün ürünüdür. Tanrı’nın ya da genel anlamda kutsalların ekonomide belirleyici olmasına müsaade etmez. Ferdî mutlak mülkiyeti savunur. Oysa İslâm’da mülkiyetin mutlak sahibi de fiyatı belirleyen de Allah’tır (c.c.). Paradigmadaki bu temel farklılıklara rağmen kapitalist serbest piyasanın İslâm’da da varolduğunu söylemek ve bunu yukarıdaki hadislere dayandırmak gerçekçi değildir. Bu yüzden hadis yorumcusu şekilsel benzerliklere önceliği vermemeli, özdeki benzerlikleri ve farklılıkları görmelidir. Aksi takdirde toplumsal olguların arkasında yatan dünya görüşünü tespit etmeden hadis metinlerinde vurgulanan hükümleri İslâm’a ait olmayanları meşrulaştırmak üzere yorumlama tuzağına düşebilecektir.

 

Hadis Yorumcusu ve İnter Disipliner Perspektif

 

Hadis yorumcusu; sosyolojiye, psikolojiye, siyasete, tıb ve diğer bilimsel alanların sahasına dokunduğunda ilgili alanın birikiminden istifade etmek için gayret göstermelidir. Bu vb. disiplinler çağdaş hayata yön verdiğinden ve zaman zaman nassların bu çağa dönük yüzüne ışık tuttuğundan fakihin daha hakiki şeyler söyleyebilmesi için inter disipliner perspektife ihtiyacı vardır. Bununla, kuşkusuz, hadis fıkhının modern bilim disiplinlerinin insiyatifine terk edilmesi kastedilmemektedir.

 

Bundan kastedileni açıklayabilmek için sözü, çağdaş dünyada farklı din ve hukuk anlayışlarında önemli bir sorun teşkil eden ve İslâm hukukunda da önemli bir mesele olan insanın yaşama hakkını ne zaman elde ettiği meselesine getirebiliriz.

İnsan, yaşama hakkını anne rahminde bulunduğu dönemde mi yoksa dünyaya geldikten sonra mı elde eder? Bu soru insan hayatını ve dolayısıyla buna binaen tanzim edilen bireysel ve toplumsal hukuku ilgilendirdiği için önemlidir. İnsan hayatı itibarıyla meseleye taalluk eden birincil husus ise dünya çapında yaygın bir pratik olan “kürtaj” meselesidir.

 

Dünyanın önde gelen tıp dergilerinden “The Lancet”, 2007’de yayımladığı bir bilimsel çalışmada, dünya çapında kürtajla aldırılan bebek sayısının 1995’de 45.6 milyon, 2003’de ise 41.6 milyon olduğunu ortaya koymuştu.[14]

 

Bu rakamlar meselenin vahâmetini göstermeye fazlasıyla yeter sanırım. İslâm âlimleri, insanın daha ana rahminde iken ruhun cenine üflenmesiyle beraber “yaşama hakkı”nı elde ettiğini söyler. Ancak ihtilaf ettikleri husus cenine ruhun ne zaman üflendiği meselesidir. Bu ihtilafın kaynağını ise ruhun ne zaman üflendiğini bildiren nassların farklı anlaşılmaya müsait yapısı oluşturur.

İslâm fıkıhçılarının çoğunluğu, döllenmenin üzerinden 120 gün geçtikten sonra ve de zaruret yokken çocuk aldırmanın (kürtajın) haram olduğunda ittifak etmişlerdir. Bu görüş cenine ruhun 120 gün sonrası üflendiği yorumundan yola çıkar.[15]  Ancak ilgili nassları incelediğimizde 40, 42, 43 vb. rakamlara da ulaşmak mümkündür.[16] 40 gün ile 120 gün arasındaki fark elbette büyüktür. Mesele canlı bir varlık olan ana rahmindeki ceninin hayat hakkını ilgilendirdiğinden hüküm verebilmek için mümkün mertebede net bilgiye sahip olmak gerekmektedir.

 

Bu bağlamda acaba son derece gelişmiş olan “modern tıb” disiplini konuyu aydınlatmaya yardımcı olabilir mi? Hadis yorumcusu meseleyi aydınlatmak için tıb biliminin sunduğu imkânlardan yararlanabilir mi? Bizim cevabımız “Evet”tir. Bunu özetle şöyle izah edelim:

Gaybî bir varlık olan “ruh” modern tıbbın çalışma alanına, deney ve tecrübe sahasına girmez. Bununla beraber ruhun üflendiği bebeğin maddi yönü, ana rahminde geçirdiği evreler ilk günden son gününe kadar bütün yönleriyle tıbbın alanına girmektedir. Hangi merhaleyi kaç günde tamamladığı, kemiklerinin ne zaman oluştuğu, kalbinin ne zaman atmaya başladığı, ne zaman hareket ettiği, dış etkenlerden ne zaman etkilenmeye başladığı en ince ayrıntısına kadar hep takip ve tesbit edilebilmektedir.

 

Modern tıbbın sunduğu kesin olan bu bilgiler, bize, ruhun cenine ne zaman üflendiğini tesbit etme veya en azından ona çok yaklaşma şansı vermektedir. Şöyle ki; Kur’an’da ve ilgili hadis metinlerinde bebeğin ruh üflenmeden önce geçirdiği temel üç aşama bildirilmektedir. Bu aşamalar tamamlandıktan sonra ruh üflenmektedir. Bu meyanda Kur’an şöyle buyurmaktadır:

 

“Sonra onu sağlam bir karargâhta nutfe haline getirdik. Sonra nutfeyi alaka (aşılanmış yumurta) yaptık. Peşinden, alakayı, bir parçacık et haline soktuk; bu bir parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratışla insan haline getirdik. Yapıpyaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir.”(Mu’minun: 23/13-14)

 

Nasslarda bildirilen merhaleler; nutfe, alaka ve mudğa merhaleleridir. Bu merhaleler ruhun üflenmesinden önceki merhaleleri oluşturmaktadır. İslâm bilginlerinin ittifakıyla, ruh bu merhalelerin tamamlanmasından hemen sonra ana rahmindeki cenine üflenir.

 

Bize göre, modern tıbbın nutfe, alaka ve mudğa aşamalarının kaç günde tamamlandığını bildiren verilerinin ışığında ilgili hadis nassların bilimsel bir bütünlük içinde yorumlanması gerekmektedir.[17]Zira modern tıbbın bile aktardığı konuyla ilgili bilgi kat’îdir. Klasik hadis şerhlerinde konu hakkında öne sürülen yorumlar ise zannîdir. Bunun zaruri bir sonucu olarak da kürtajla ilgili fetvaların yeniden gözden geçirilmesi elzemdir.

 

Bizim amacımız bu çalışmada kürtaj meselesini tartışmak ve bütün yönleriyle açıklığa kavuşturmak değildir elbette. Bu meseleyi, bazı hadis metinlerini yorumlarken, inter disipliner perspektifin bize sunacağı imkânları ve hadis yorumcusunun inter disipliner perspektife neden önem vermesini izah edebilmek için seçtik. 

 

İnter disipliner perspektiften ele alındığında daha iyi anlaşılacak birçok hadis vardır. Bunlardan kimisi sosyolojinin, kimisi psikolojinin, kimisi siyasal bilimlerin kimisi de ekonominin alanına girmektedir. Meselâ Hz. Peygamber’in“Yetekârabu’l esvâk” “Zaman gelecek pazarlar biribirine yakınlaşacak / içiçe geçecek”[18]sözü inter disipliner perspektiften ele alınması gereken bir hadistir. Bugün globalizmin ne olduğu farklı perspektiflerden etüd edilen güncel bir konudur. Bu hadis globalizmi çok iyi tanımlayan bir anlam katmanı sunmaktadır bize. Hadis yorumcuları asırlarca bu hadisin ne anlatmak istediğini bugün bizim anladığımız gibi açıklayamadılar. Bu hadisde olduğu gibi bazı meselelerin künhüne vakıf izahlara kavuşması zaman alabiliyor.

Malûm olduğu üzere globalizmin en belirgin vasfı dünya ekonomilerinin iç içe girmesidir. Pazarların, borsaların, üretim merkezlerinin fizikî uzaklığına rağmen teknolojinin ve ulaşım vasıtalarının etkisiyle birbirine yakınlaşmış olduğuna tanıklık ediyoruz. Tokyo’da ikamet eden bir işadamı New York’taki borsada yahut İstanbul’daki bir işadamı Jakarta borsasında dakikası dakikasına alım satımda bulunabiliyor. Ulus devlet sınırlarının anlamsızlaştığı, borsaların iç içe geçtiği yeni bir ticaret dönemidir içinde bulunduğumuz zaman. Diyebiliriz ki bu hadis global çağa gelene kadar beşer cinsinin ufkunun ulaşamayacağı bir zaman diliminin altını çizmiştir. Bu hadisin anlamını klasik kitaplarda geçtiği kadar bırakmak ve onunla yetinmek yerine onu ekonomik, siyasi ve sosyolojik perspektiften yeniden yorumlamak gerekmektedir. Bu da inter disipliner hadis çalışmalarının bizi hakikate daha fazla yakınlaştıracağını gösterir.

 

Sonuç

 

Yukarıda hadis metinlerini yorumlamaya dair yaptığımız tahlilleri Müslüman tarih tecrübesinden bağımsız okumamak gerekir. İlk dönemlerde İslâmî fütuhatın genişlemesiyle Müslümanlar farklı medeniyet havzalarıyla karşı karşıya kalmışlardı. Farklı medeniyetler farklı paradigmalar üzerine kurulu olduklarından kendilerine özgü meydan okumalarla Müslümanların karşısına çıkıyorlardı. Dönemin hâkim medeniyetleri askerî sahada yenilmişlerdi ama felsefik ve kültürel anlamda hâlâ söyleyecekleri çok şey vardı. Müslümanlar dinlerinin ontolojik ve epistemolojik yapısına yönelik bu meydan okumayla İslâmî değer sistemi içinde kalarak yüzleşmiş, alınması gereken önlemleri almış, ayıklanması gerekenleri ayıklamış, yapı bozuma uğratılarak dönüştürülmesi gerekenleri de dönüştürmüştür. Meselâ Kelam İlmi bu faaliyetlerin bir sonucu olarak vücut bulmuştur. O zaman Müslümanlar özgüven sahibiydi; askerî ve siyasi üstünlüğü elde tutma onlara bu imkânı veriyordu. Elde ettikleri bu moral üstünlükten dolayı karşılaşılan yeni meydan okumaları özgüvenle tahlil edebiliyorladı.

 

Ama bugün durum farklı. Çağdaş İslâm yorumcularının işi önceki âlimlere nazaran daha zor. Çağdaş birey, toplum ve meseleleri düne göre çok daha kompleks bir yapıya sahip çünkü. Seküler Batı dünya görüşü de siyasi, askerî ve kültürel anlamda dünyaya hegemonyasını dayatmış durumda. İslâm’ın küresel düzeyde mühendislik projelerine muhatap olması da başka bir handikap.

 

Hadis yorumcusu, bu sorunların büyüklüğüne rağmen Müslüman dünyanın muhatap olduğu olguları ve meydan okumaları özgüven içinde arkasında yatan varlık tasavvuruyla ilişkisini kurarak analiz edebilirse ancak o zaman İslâmî söylem gerçek anlamda var olacaktır. Meselâ İslâm iktisad öğretilerini bugünün dünyasına indirebilmek için bu alanda çalışan yorumcunun salt usûl bilgisi yetmez; modern iktisad, borsa, online ticaretin işleyiş tarzını vs.de bilmesi gerekmektedir.

 

Bunun için Müslüman dünyada İslâmî eğitim merkezlerinde müfredata bu ihtiyacı karşılayacak dersler konulmalı, gerekirse bu fakülteler yeniden yapılandırılmalıdır. Problem büyüktür ama çözülemez değildir. Bunun için geleceğin İslâm yorumcusunu gerek İslâm bilgi sistemiyle gerekse çağın ruhunu kavrayacak bilgiyle donatmak gerekmektedir. Değişen zamanın içinde yer alarak ama dinin inşa ettiği varlık ve hayat tasavurunu yapı bozuma uğratmadan değişkenlere İslâmî perspektiften yön kazandıracak İslâm yorumcuları vasıtasıyla Müslümanlar yaşanan tarihte dinî kimlikleriyle var olabileceklerdir.

 

 

 

 

 

Dipnot

 

*Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi, İslami İlimler Fakültesi

 

Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul