17 Ocak 2018 - Çarşamba

Şu anda buradasınız: / RASÛLÜLLAH’IN MÜŞRİKLERLE MÜNASEBETİ

RASÛLÜLLAH’IN MÜŞRİKLERLE MÜNASEBETİ


                                             

                                                                                                        

 

                                                                                                  

 

 

 

 

Giriş

 

Müşrik kelimesi, lügatte, ortak koşmak anlamına gelmektedir. Istılahta ise; putlara tapan, Arap putperestlerini ifade eder. Kur’ân-ı Kerim’de müşriklerle ilgili olarak “Şüphesiz İman edenler, Yahûdiler, Sâbiîler, Hıristiyanlar, Mecûsîler ve Allah’a ortak koşanlar var ya, Allah kıyamet gününde onların aralarında mutlaka hüküm verecektir.” buyrulmaktadır.[1] Bu ayet-i kerimeden de anlaşılacağı üzere müşrikler, İman edenler, Yahûdiler, Sâbiîler, Hıristiyanlar ve Mecûsîlerden ayrı bir topluluktur.

 

Kur’ân-ı Kerim’de müşriklerin Allah’a putları ortak koştukları, çocuklarına putların isimlerini verdikleri, putlarına gelirlerinden hisse ayırdıkları, Allah’a oğul isnad ettikleri ifade edilmektedir.[2] Yine Kur’ân-ı Kerim’de müşriklerin vasıfları anlatılırken putlardan yardım bekleyen, Allah’ı ve ayetlerini yalanlayan, peygamber ve meleklere düşman olan, ahireti inkâr eden, mal gasp eden, ahde vefa göstermeyen, gerçeklere kulak vermeyen, zalim ve yalancı oldukları zikredilmiş; bunlara ilave olarak, müşriklerin dost edinilmemesi ve onlardan yardım istenmemesi emredilmiştir.[3]

 

Hz. Peygamber ise, hadis-i şeriflerinde müşriklerle ilgili olarak; “Ben müşriklerden değilim” ifadesini kullanmış, biat esnasında ise, özellikle “Müşriklerden ayrılarak Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak” gibi şartları ileri sürmüştür. [4]

 

Hz. Peygamber Yahûd ve Hıristiyanlardan cizye almış, kadınlarıyla evlenmeyi, kestiklerini yemeyi helal kılmış, Mecûsî ve Sâbiîlerden ise cizye almış, ancak kadınlarıyla evlenmeyi ve kestiklerinin yenilmesini yasaklamıştır. Arap putperestlerinden ise, ne cizye almış ne kadınlarıyla evlenmiş ve ne de kestiklerini yemiştir.[5]

 

Cahiliye Dönemi ve Arap Müşrikleri

 

Arabistan’da genel olarak dini açıdan putperestler hakim olmakla birlikte Bahreyn’de Mecûsîlik, Necran  ve Kuzey Arabistan’da Hıristiyanlık. Hadramevt’te Sâbiîlik, Medine, Yemen ve Hayber’de’de Yahûdilik hâkim olmuştur.

 

Mekke’nin ilk sakinleri Âmâlika Arapları idi. Daha sonra buraya Cürhüm kabilesi geldiler. Daha sonra Âmâlikalıları Mekke’den çıkardılar. Bir müddet sonra, Huzâalılar buraya gelip yerleştiler. Huzâa’dan Benû Hârise Amr b. Luhay başkanlığında Cürhüm savaşarak onları Mekke dışına çıkardı ve Mekke’nin hâkimiyetini ele aldı. Daha sonra hastalanan Amr b. Luhay tavsiye üzerine Suriye’deki Belkâ taraflarına giderek oradaki pınarda yıkandı ve hastalığı iyileşti. Buradaki insanların putlara taptığını görünce, onlara mahiyetini sordu. Onlar; “Bunlar aracılığı ile yağmurun yağması ve düşmanlarımıza galip gelmek için talepte bulunuyoruz” deyince Amr b. Luhay bu putlardan birini alarak Mekke’ye döndü. İşte o alıp getirdiği put insan suretinde olan Hübel putu idi.[6]Putperestliğin menşei ile ilgili rivayetle birlikte Ved, Suvâ, Yeğûs, Yeûk dindar ve iyi kişilerdi. Hepsi de aynı anda öldüler, akrabaları buna çok üzüldüler. Kabil oğullarından biri dedi ki: “Ey hemşerilerim, size onların şeklinde beş put yapayım mı? Yalnız ruhlarını veremem.” Onların “Yap” demesi üzerine o da tıpkı onlar gibi beş put yapıp dikti. Artık herkes kardeşine, amcasına, yeğenine geliyor, saygı gösteriyor, etrafında dönüyordu. Bu bir kuşak böyle devam etti [7]

 

Amr b. Luhay tarafından getirilen Hübel putundan sonra Lât, Menât, Uzzâ, İsâf, Nâile, Zülhalasa, Fels, Riâm gibi putlar Arabistan’da bütün kabileler tarafından benimsendi ve kabile sayısı kadar put meydana geldi. Putlar; tahtadan, altından veya gümüşten insan suretinde ise Sanem, taştan ise Vesen adı verilirken, dikili taş şeklindeki putlara Ensâb denilmiştir. (İbnü’l Kelbi, Kitabu-l- Esnâm s.49,83.)

 

Cahiliye döneminde putperest olan Araplar, Hz. İbrahim’den itibaren devam eden Hac, Umre ve Tavaf görevini yerine getirmenin yanı sıra putlarına kurban keserler, putlarına danışırlar, fal okları çekerler, putlarına hediye takdim ederler, putları adına yemin ederler ve çocuklarına putların isimlerini verirlerdi.

 

Cahiliye döneminde kabileler, reisler tarafından yönetilmektedir. Mekke’de Hz. Peygamber’in kabilesi olan Kureyş, kabile reisinin yanı sıra Hâşim, Ümeyye, Mahzum, Cumah, Sehm, Teym, Adiy, Esed, Nevfel, Zühre kabilelerinin birer temsilcisinin bulunduğu Dârünnedve tarafından yöneltilmekteydi. [8]

 

Hz. Peygamber, 40 yaşında iken Alâk Sûresi’nin ilk ayetleriyle Cenâb-ı Hak tarafından Hıra’da risaletle görevlendirildi. Üç yıllık gizli davetten sonra aleni davet ile Hz. Peygamber çevre kabileleri İslam’a davet etmeye başladı.[9] Her geçen gün İslam’ın yayılışına tepki gösteren Kureyşliler, Hz. Peygamber’e ve O’na inananlara her türlü baskıyı uyguladılar.

 

Mekke müşrikleri, Hz. Peygamber’e birçok sebepten dolayı tepki vermişlerdir. Benû Haşim’e karşı rekabet duygusu, liderlik düşüncesi ve liderde aradıkları vasıflar, putperestliği bıraktıkları takdirde ekonomik sıkıntıya düşecekleri inancı, ecdadın inanç olarak putperestliği benimsemesinde başta gelen sebepler arasındadır.[10] Onlar Hz. Peygamber'in davetini engelleyerek, karşı tavır alarak, getirdikleriyle alay ederek, eza, cefa ve tehdit etmekle Hz. Peygamber'e karşı gelmişlerdir.

 

Mekke müşrikleri davetin her geçen gün yayılması karşısında Hz. Peygamber’in davetine karşı çıkmış ve Rasûlüllah’ın davetini kabul etmeyerek direnmişlerdir. Onlar kendi ecdadının doğru yolda olduklarına inanıyorlardı. [11]

 

Yine Haşimoğullarına karşı Kureyş’in rekabet duygusu, özellikle Ümeyye ve Mahzumoğulları gibi otorite ve riyaseti elinde bulunduran kabilelerin Haşimoğullarına risayeti kaptırmamak düşüncesi onları Hz. Peygamber’den uzaklaştırıyordu. Çünkü Peygamberliği reislik olarak düşünüyorlar ve Hz. Peygamber’e inanmakla güç ve kuvvetlerinin kaybolacaklarına inanıyorlardı.[12] 

 

Ayrıca cahiliye anlayışı çerçevesinde liderde aradıkları zenginlik ve erkek çocuk sahibi olmak gibi şartlar Hz. Peygamber’de bulunmuyordu. Ayrıca onlara göre peygamberlik görevi, Velîd b. Muğire, Ümeyye b. Halef ve Tâifli Urve b. Mes’ud es-Sakafî gibilere verilmeliydi.

 

İslamiyeti kabul etmeleri halinde Kureyş, Hac ve ticari yolla elde ettiği ekonomik gücü kaybedeceklerini düşünüyor, putperestlik sayesinde bu güce sahip olduklarına inanıyorlardı.

 

Sonuçta, Hz. Peygamber müşriklerin menfi tavırları karşısında sabır ve metanetle davranmıştır. İnanan Müslümanların bir kısmı Hz. Peygamber’in verdiği izinle iki kez Habeşistan’a gitmiş, diğer kısmı ise, Hz. Peygamber’in yanında kalarak O’na destek olmuşlardır. Ancak Mekke müşrikleri Habeşistan hicretleri karşısında Müslümanlara üç yıl boyunca boykot uygulayarak inananları ve Haşimoğullarını Şibu Ebî Talib’e hapsetmişlerdir.

 

Boykotun sona ermesi ile Hz. Peygamber Ebû Tâlib ve Hz. Hatice’yi kaybetmiş, daha sonra Tâif’e gitmiş ve Akabe biatları sonunda Medine’ye hicretiyle, Rasûlüllah’ın 13 yıllık Mekke dönemi sona ermiş ve yeni bir dönem başlamıştır.

 

Rasûlüllah’ın Medine’ye gidişi ile Medine’de kabileler arası birlik ve beraberliğin kurulmasının yanı sıra Medine dini ve siyasi bir merkez haline geldi. Medine Mescidi’nin inşa edilmesi, kardeşliğin tesisi, Medine sınırlarının tespiti, nüfus sayımının yapılması, Medine vesikası adıyla bilinen anayasanın hazırlanması Hz. Peygamber’in hicretinin ilk yıllarında gerçekleştirdiği önemli olaylardır. Bu yapılan faaliyetler sadece Müslümanlara değil, Medine’de yaşayan diğer grupların tamamına huzur getirmiştir. Ancak Hz. Peygamber’in Medine’ye gelişiyle liderlik beklentisi olan Abdullah b. Übey gibileri münafıklar grubunu oluşturmuş, Yahudilerle hatta Mekke müşrikleriyle işbirliği yaparak Hz. Peygamber’in Medine’deki başarılarını boşa çıkarmaya çalışmışlardır.

 

Mekke müşriklerinin Medine’ye kadar uzanarak Medine’nin huzurunu bozmak ve Rasûlüllah’ın davetini engellemek amacıyla, kendilerinin hazırladıkları orduların yanı sıra diğer müşrik kabileleri Medine üzerine kışkırtmaları, Allah Rasûlü'nün 10 yıl boyunca bu olumsuzluklarla mücadele etmesine sebep oldu.

 

Hz. Peygamber’in Medine’de çıkmak zorunda kaldığı Bedir, Uhud, Hendek başta olmak üzere pek çok askeri seferin sebepleri araştırıldığında, Mekke müşriklerinin kışkırttığı kabilelerin Medine’ye karşı takındıkları olumsuz tavırların bunda etkili olduğu görülmektedir.

 

Hz. Peygamber’in Kaynuka, Nadîr, Kureyza, Hayber gibi Yahûdilerle yaptığı belli başlı savaşların yanısıra yine Hıristiyanlarla yaptığı savaşların dışındaki bütün savaşlar, Mekke müşrikleri başta olmak üzere Arabistan’daki diğer müşrik kabilelerle yapılmıştır.[13]  

 

Hz. Peygamber’in bu savaşları devletin varlığını korumak, davet görevini yerine getirmek, Müslümanların aleyhine kullanılacak olan müşrik kervanlarını takip etmek, ya da müşriklerin yapılan andlaşmalara ihanet etmesi üzerine yapılmıştır.[14]

Hz. Peygamber, Mekke’de daha ilk günlerden itibaren müşriklerle hep bir uzlaşı içinde olmayı arzu etmiş, hatta cahiliye döneminde yapılan önemli bir andlaşmaya işaret ederek böyle bir andlaşmaya çağrılması halinde hemen katılacağını ifade etmiştir.

 

Rasûlüllah Medine’ye geldikten sonra Medine’de yaşayan Yahudileri de içine alacak şekilde hazırladığı Anayasa’dan ayrı olmak civar kabilelerden Damre, Müdlic ve Cüheyne oğullarıyla, hicretin 6. yılında Hudeybiye Andlaşması’nı yapmak suretiyle İslam’ın barıştan yana  olduğunu ortaya koyarken Medine’de kurduğu devletin varlığını kabul ettirmek, harplere engel olmak, sulh teklifine karşılık vermek amacıyla andlaşmalar yapmıştır. Hatta yaptığı andlaşmalarda Hudeybiye’de olduğu şekliyle 10 yıllık bir süre konulduğu gibi “Denizde bir sufeyi (kabuk veya tüy) ıslatacak su kalıncaya kadar” Uhud dağı yerinde olduğu müddetçe” gibi ifadelerle andlaşmalara ihanet edilmemesini istemiştir.

 

Hz. Peygamber’in müşrik kabilelerle diplomatik ilişkilerine de şahit olmaktayız. Rasûlüllah’ın Mekke döneminde Eksem b. Sayfî ile mektuplaştığına dair rivayet mevcut ise de, O’nun diplomatik ilişkileri Hudeybiye ile 10 yıllık saldırmazlık andlaşması yapmasından sonra gerçekleşmiştir. Nitekim Rasûlüllah, Hudeybiye’den sonra komşu devletlere davet mektubu gönderdiği gibi, müşrik kabile reislerine de elçiler göndererek onları İslam’a davet etmiştir. [15] Bu gönderilen mektuplardan sonra meydana gelen gelişmeler ve Mekke’nin fethi başlangıçta İslam’a sıcak bakmayan kabilelerin daha sonra elçiler göndererek İslâmiyeti kabul etmelerini sağlamıştır. [16]

 

Hz. Peygamber Medine’ye elçilerin gelişleri ve gidişleri esnasında onlara güzellikle muamele etmiş, Medine’de istedikleri kadar kalmalarına izin vermiş, kabilelerine dönmek istediklerinde hediyeler vererek uğurlamıştır.[17]Hatta gelen elçilerin karşılanıp, misafir edilmesi ve uğurlanmasıyla Rasûlüllah Hz. Bilal’ı ve Sevban’ı görevlendirmiştir. [18]

 

Hz. Peygamber’in Mekke ve Medine dönemindeki davet hayatı hicretin 9. yılına kadar devam etmiş,  savaş yapmış kazanmış, barış yapmış ihanet görmüştür. Bununla birlikte 9. hicrî yılda inzal buyrulan Tevbe Sûresi’nin müşriklere verdiği ültimatom müşriklerin sonu olmuştur.

 

Nitekim inzal buyrulan ayetlerle aşağıdaki hükümler bildirilmiştir:

 

1.   Hiçbir kâfir cennete giremez,

2.   Bu yıldan sonra artık hiçbir müşrik hac yapmayacak,

3.   Kabe asla çıplak ziyaret edilmeyecek,

4.   Kimin Rasûlüllah ile yaptığı bir andlaşması varsa, bu andlaşma, müddeti bitinceye kadar devam edecek,

5.  Müddeti olmayan andlaşmalar ve andlaşma yapmayanlar için dört ay müddet tanınacaktır.

 

Hicretin 9. yılında Hac Emîri olarak görevlendirilen Hz. Ebû Bekir’in Medine’den ayrılmasından sonra inzal buyrulan Tevbe Sûresi’nin 30 veya 40 ayetinin hükümleri, daha sonra Ebû Bekir’in arkasından gönderilen Hz. Ali tarafından müşriklere bildirilmiştir. Buna göre hicretin 9. yılında nazil olan Tevbe Sûresi müşrikler için bir ültimatom niteliğindedir. Müşriklerle yapılan sureli andlaşmalar feshedilmiştir ve artık müşriklerle bir daha andlaşma yapılmayacaktır. Andlaşma yapılması yasaklanan müşriklere 4 ay mühlet verilmiş, bu süre içerisinde Müslüman olmak veya savaşmak hükme bağlanmış, bunları kabul etmeyenler Arabistan dışına çıkmak zorunda bırakılmıştır. Bu hükümlerin ilanından sonra Arabistan’daki müşrik kabileler heyetler halinde Medine’ye gelerek İslam’ı kabul etmişlerdir. Sonuçta bu hükümler Hz. Peygamber’in bir yıl sonra yapacağı Veda Haccında Kabe’nin müşriklerden temizlenmesini sağlamıştır.

 

Hz. Peygamber risalet hayatı boyunca cahiliye döneminde var olan ve İslam tarafından yasaklanan davranışlardan inananları şiddetle sakındırmıştır. Nitekim kız çocuklarının öldürülmesini, iki kız kardeşin aynı anda nikâh altına alınmasını ve üvey anne ile evliliği yasaklanmıştır. [19] Kız çocuklarına da mirastan pay vererek, onların hakkını korumuş, "Asabiyet davası üzere ölen bizden değildir" diyerek asabiyeti yasaklamıştır. [20]

           

Müşriklerin cahiliyedeki iyi uygulamalarının devamında bir sakınca görmeyen Rasûlüllah,  evliliklerde sadece hıtbe usulü evliliği kabul ederken cünüplükten dolayı yıkanmayı, ölülerin yıkanıp kefenlenmesini, Eman ve Haram aylara riayeti uygun görmüştür.

 

Rasûlüllah Mekke fethinde Safvan b. Ümeyye örneğinde olduğu gibi müşriklerden ödünç zırh almış ve Hudeybiye sonrasında da Ebû Süfyan ile hediyeleşmiş, müşrik dahi olsa verilen sözün mutlaka yerine getirilmesini istemiştir.[21]

 

Dipnot



*Necmettin Erbakan Üniversitesi Öğretim Üyesi

[1]- Hac 22:17.

[2]- Bkz. Hac 22: 30; Ankebût 29:17,25; A’râf 7: 190-191,195; En’âm 6: 100,136.

[3]- Bakara 2:19,98; Nisa 4:84,89,137; A’râf 7: 37; Tevbe 9: 12; Ra’d 13:14; İsrâ 17: 98; Hac 22:38,44; Kâf 24: 25,50.

[4]- İbn Mâce, Ezâhî 1; Nesâî, Bay’at, 17; İbn Hanbel, IV/14.

[5]- Taberî, Tefsîr, I/39; Mücâhid, Tefsîr, I/106-107,186.

[6]- İbnü’l Kelbî, Kitabu-l- Esnâm s. 27-28: İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye, I/79, Buhârî, Menâkıb 9; Müslim, Küsûf  9,10.

[7]- İbnü’l Kelbî, Kitabu’l- Esnâm s. 48.

[8]- Nedvî, es-Sîretü’n-Nebeviyye, s.98.

[9]- Hicr 16:94.

[10]- Kureyş 106:1-4; Zuhruf 43:31;İbn Hişâm, I/198,202,337,338.

[11]- Müslim, İmân 347, Cenâiz 108.

[12]- İbn Hişâm I/337-338.

[13]- İbn Hişâm IV/256; İbn Sa’d II/6; İbnü’l -Cevzî, el-Vefâ II/6730; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil II/304; Taberî, Târih III/153.

[14]- İbn Hişâm II/236-236,252, III/64-65, 67-68; İbn Sa’d II/6-7, 10-11; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil II/111-112,  Dârimî, Siyer 8.

[15]- Bkz. İbn Sa’d I/273 İbn Hişâm IV/247.

[16]- Buhârî, Meğâzi, 71, 74, 76; İbn Hişâm IV/222-224; İbn Sa’d I/316-317.

[17]- Müslim, Libâs 23 Dârimî Siyer 52, İbnül Esîr el-Kâmil, II/225-226.

[18]- İbn Sa’d I/330; Kettânî, Terâtib I/445.

[19]- Buhârî, Edeb, 18, Nisâ 4:23.

[20]- Buhârî, Menâkıb, 25.

[21]- İbn Hanbel V/ 395. Bu konu ili ilegili daha geniş bilgi için bkz. Kapar, M.Ali, Hz. Peygamber’in Müşriklerle Münasebeti, İst.1987.

 

Yazar:
.
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul