23 Kasım 2017 - Perşembe

Şu anda buradasınız: / KUR’ÂN ÇERÇEVESİNDE ERDEMLİ TOPLUMUN İNŞASI

KUR’ÂN ÇERÇEVESİNDE ERDEMLİ TOPLUMUN İNŞASI

 Vahyin son halkasını teşkil eden Kur’ân, genelde bütün insanlara ve özelde ise müttakîlere hidâyet rehberi olarak gönderilmiştir.[1]Kur’ân, bir taraftan bireyin hayatını tanzim ederken diğer taraftan da vahyin rehberliğinde bir toplumun inşa edilmesini amaçlar ve buna daha fazla önem verir.

 

Toplum fertlerden meydana gelmektedir. Fertler olmadan toplum oluşamaz ve hayat bulamaz. Bu yüzden Kur’ân, ferdî hayatla toplumsal hayatın bir bütünlük içerisinde ele alınmasını ister ve bütün hedefini bu alanda yoğunlaştırır. Ferdin hidâyeti, eğitim ve terbiyesi önemlidir, ancak toplum olmadan ferdin eğitilmesi mümkün değildir. “Ailene namazı emret; kendin de ona sabırla devam et…”[2], “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun…”[3]âyetlerinde açıkça görüleceği gibi, ana-babaya, idarecilere (kendilerini de öncelikle aynı kurallar doğrultusunda eğitmeleri kaydıyla) sorumlu oldukları fertleri terbiye etme görevi verilmiştir.

 

Düşünen ve aklını kullanan insana hitap eden Kur’ân, suçun ferdiliği prensibini[4]getirmiş, bir başka deyişle herkesin kendi günahından sorumlu tutulacağı, hiçbir kimsenin bir başkasının günahından mesul tutulamayacağı esasını ortaya koymuştur. Diğer taraftan ferdî suçların işlenmesinde toplumu sorumlu tutmayı da ihmal etmemiştir. Bu hususta müşahhas olarak şu örnek verilebilir: Allah Teâlâ Semûd topluluğuna, Salih (a.s)’ın peygamberliğini teyit etmek ve onları imtihan etmek üzere mucize olarak bir dişi deve göndermiştir.[5]Semûd, deveye dokunmamaları, su içme nöbetine riayet etmeleri şeklinde yapılan uyarıları dikkate almamış dokuz çetenin başı olan Kudar b. Sâlif’in[6]deveyi kesmesini engellemeye teşebbüs etmemişlerdir. [7]Kamer Sûresi, 29. âyette deveyi bir kişinin kestiği belirtilmekte ve “akr” kökünden türeyen fiil tekil olarak zikredilmektedir. Deve kesme işlemini bir kişi yapmasına rağmen Hûd, 65, A’raf, 77, Şuarâ, 157, Şems, 14. âyetlerde ise çoğul olarak “akarû” (kestiler) şeklinde fiil çoğul olarak geçmektedir. Bu iki anlatımda aslında bir çelişki yoktur. Zira onların, kendilerine mucize olarak gönderilen devenin öldürülmesine mani olmadıkları, aksine rıza gösterdikleri anlaşılmaktadır. Kamer Sûresi, 29. âyette “Arkadaşlarını çağırdılar”... Pasajından hepsinin bu zulme destek ve ortak olduğu, devenin öldürülmesi ile ilgili eylemi beraberce gerçekleştirdikleri anlaşılmaktadır. Bu yüzden ilahî cezâ, hepsinin başına indirilmiş, “zulme rıza zulümdür” fetvasınca zulme arka çıkmanın vebalini müşterek çekmişlerdir. Bu misal açıkça gösteriyor ki, Kur’ân, her şeyden önce toplumsal hayatı öngörmekte, herkesin konumuna göre mesuliyetlerin ortak bir anlayışla paylaşıldığı bir cemiyetin inşasını istemektedir.

 

Kur’ân’ın hedefi, temiz ve insanın onuru ile yaşayacağı bir toplum oluşturmaktır. Ancak bunun ilk basamağı bireysel düzelme ile başlar. Çünkü bireysel düzelme olmadan toplumsal düzelmeden söz edilemez. Bireysel ıslahın somut bir şekilde görüleceği ibadet ise, hiç şüphesiz namazdır. Bu yüzden meselenin daha iyi anlaşılması için namazın birey ve toplum üzerindeki etkisi hakkında biraz durmak istiyoruz.

 

Temiz bir toplumun oluşmasında namazın etkin bir rol oynadığını Kur’ân, “(Rasûlüm!) sana vahyedilen Kitab’ı oku ve namaz kıl. Muhakkak ki namaz, fahşadan (hayasızlıktan) ve münkerden (kötülüklerden) alıkoyar…”[8]ifadesiyle perçinlemektedir.

 

Namaz, insanda var olan bazı olumsuzlukları yok ettiği gibi, birçok müspet alışkanlığın kazanılmasına da vesile olmaktadır. Namaz sayesinde camilerde ve mescitlerde itikadî, ahlâkî ve ruhî yönden eğitilen insanların, toplumun düzelmesine de önemli katkılar sağladığı bilinen bir gerçektir. Merhum Hamdi Yazır’ın (1877/1942), namazın toplumsal düzelmeye vesile olduğunu belirtmesi[9], bu tespiti teyit etmektedir. Namazın sağladığı bireysel düzelme hali, topluma yansır, bu sayede hak ve adaletin hâkim olduğu bir toplum oluşur.

 

Namaz, ferdi iyiliğe sevk eder, ruhen ve ahlâken onu yükseltir. Bu sayede toplum, kötülüklerin ve çirkinliklerin en az seviyeye indiği bir toplum haline gelir. Başta namaz olmak üzere bütün ibadetlerin hedefi de temiz bir toplum meydana getirmek, iyiliklerin hâkim, kötülüklerin mahkûm olduğu bir cemiyet oluşturmaktır.

 

Ferdî hayatın tanzimi yanında Kur’ân, hemen hemen bütün emir ve yasaklarında, toplumsal hayatın inşasını hedeflemiştir. Kur’ân-ı Kerim’in tertibinde, yazılmasında ve namazda okunmasında ilk olma özelliğini taşıyan, diğer Kur’ân sûrelerinin aslı ve esası kabul edilen Fatiha Sûresi, Mü’minlere cemaat olma şuurunu ve birlik ruhunu aşılamaktadır. Allah Teâlâ bu sûrede “Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım isteriz” açıklaması ile birlik ve cemaat anlayışı ile hareket edilmesini istemiş, fertlerin kendi adına hareket etmemesi gerektiğini önemle vurgulamıştır.

 

Kul “Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım isteriz” derken bütün mü’minler topluluğu adına Allah Teâlâ ile anlaşma yapmış olmaktadır. Bir kimse Fatiha Sûresi’ni okurken “yalnız sana ibadet ediyorum ve yalnız senden yardım diliyorum” diyerek tekil kipleriyle yalvarışını sürdürdüğü taktirde, namazı bozulur. Çünkü yüce Allah mü’minden yalnız kişisel vicdanı ile bir anlaşma yapmayı değil sosyal vicdanı ile bir antlaşma yapmayı istemektedir. Yani kendi şahsında toplumun adına söz almak istemektedir. Hatta “biz” adına yapılan böyle bir sözleşmeye, hazır bulunan cemaatin gireceği gibi, insanın yaptığı işleri yazan meleklerin de gireceği belirtilmiştir.[10]

 

Fatiha Sûresi’nde “Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz. Bizi doğru yola ilet” şeklinde söylenilen çoğul kipleri, cemaatleşmenin ve beraber hareket etmenin yolunu açmakta ve bunun zaruretine işaret etmektedir. Fatiha’yı okuyan bir kimse “ibadet ederim, yardım dilerim” ifadeleriyle tekil kipi ile değil, çoğul kipi ile sözleşmesini yapmaktadır. Demek ki öncelikle tevhid eksenli bir toplumun oluşması ile cemaatle namaz kılma gerçekleşmektedir. Kişi, ferdî olarak namaz kıldığında bile, kardeşlerini ve toplumunu temsil ettiğini düşünerek namazını kılmaktadır. İşte bu durum, düşünce ve tasavvurların toplum adına kodlanmasına Kur’ân’ın, büyük önem atfettiğini göstermektedir.

 

“Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım isteriz” âyeti ile Allah Teâlâ daha İslâm’ın ilk yıllarında Müslümanlara artık “ben” değil “biz” olmaları gerektiğini ifade buyurmuştur. Bu âyet, cemaat fikrini, namaz kılan her mü’minin kafasına sadece teorik olarak değil, pratik olarak da yerleştirmektedir. Çünkü cemaat, müşterek bir ruh ve sosyal bir sözleşmeye dayanır. Namaz kılan bir mü’min, dünyada tek başına da kalsa; bir cemaat olması gerektiğini düşünecek, hiç olmazsa geçmişte yaşamış olan salihler (iyiler) ve nebiler (peygamberler) cemaatinin zaman ve mekân boyutunu aşan evrensel muvahhitler (Allah’ın varlığına ve birliğine inananlar) cemaatinin devamı olduğunu hissedecektir.[11]

Kur’ân, toplumda iyiliğin hâkim kılınması ve yaygınlaştırılması, kötülüğün önlenmesi ve neticede erdemli bir toplumun oluşturulmasını ister ve her fırsatta bunun gerekliliğine atıfta bulunur. “Sizden, hayıra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü men eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurutuluşa erenlerdir.”[12]Görüldüğü gibi Kur’ân, iyiliği emreden, kötülükten alıkoyan bir sosyal kontrol müessesesinin, bir toplumun oluşturulmasını mü’minlerden istemektedir. Kur’ân bu hususta, ümmet-i Muhammed’in diğer ümmetlerden ayrılan en belirgin özelliğine ise şöyle vurgu yapar. “Siz insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah’a inanırsınız…”[13]Öte yandan Kur’ân, böyle bir sosyal murakabe sistemini oluşturmayarak uyarı görevini yapmayan diğer ümmetleri ve din bilginlerini de şiddetle kınamıştır.[14]

 

Kur’ân bu toplumsal-sosyal görevi, hem kadına hem de erkeğe yükleyerek bu konuya büyük önem vermiş “Mü’min erkeklerle mü’min kadınlar da birbirlerinin velileridirler. Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekat verirler, Allah ve Resûlüne itaat ederler…”[15]açıklaması ile İslam toplumunun bütün fertlerine mühim sorumluluklar yüklemiştir. Toplumda iyiliğin hâkim olmasının ancak cemaat şuuru ile hareket edilmesi halinde mümkün olacağına da bu âyette önemle işaret edilmiştir.

 

Kur’ân’da ısrarla kötülüğün önlenmesi, iyiliğin ve faydalı işlerin yaygınlaştırılması istenmiştir. Toplumda iyiliğin hâkim, kötülüğün ise mahkûm olmasının ancak cemaat şuuru ile mümkün olabileceği izahtan varestedir. Kamu düzeninin, istikrar ve barışın temin edilmesi için, herkesin elinden gelen gayreti sarf etmesi tartışmasız bir gerçek olarak kabul edilmekle birlikte, bunu sağlanması ve yürütülmesinin ancak toplumsal bir mekanizmanın varlığı ile gerçekleşebileceği asla unutulmamalıdır. Bu yüzden Kur’ân cemaat halinde Allah’ın dinine tutunmayı ve sarılmayı emretmekte ve tefrikayı ise yasaklamaktadır.

 

Müslümanların birliğini bozmak, cemaatleşmelerini engellemek ve onları bölüp parçalayarak güçsüz bırakmak için tarih boyu sinsi çalışmalar yapılmıştır. Aşağıda bu konuda verilen müşahhas örnek, meselenin ne kadar ciddi olduğunu ve müminlerin sürekli teyakkuz halinde olması gerektiğini önemle vurgulamaktadır.

Medineli Şâs b. Kays adlı Yahudi, kendi aralarında sohbet etmekte olan Ensâra mensup Evs ve Hazreç[16]kabilesinin yanından geçer. Onların aralarındaki sevgiyi, ülfeti ve cahiliyye dönemindeki bunca düşmanlıktan sonra oluşturdukları huzuru ve barış ortamını kıskanan Şâs b. Kays, öfkelenir ve kendi kendine “Nasıl oluyor da onlar bir fikir etrafında birleşiyorlar” der. Daha sonra bir Yahudi gencine onların aralarına oturmasını, “Buas”[17]gününde yapılan savaşları ve o günleri anımsatan bazı şiirleri söylemesini emreder. Sözü edilen günde Evs ve Hazreç kabileleri birbiriyle savaşmış, zaferi Evs kabilesi kazanmıştı. Yahudi genci, Şâs b. Kays’ın emrini yerine getirdi ve denileni yaptı. Bunun üzerine Evs ve Hazreç kabilesi arasında çekişme vuku buldu. Birbirlerine karşı övünmeye ve öfkelenmeye başladılar. Nihayet durum öyle bir hale geldi ki, birbirlerini silah başına davet ettiler. Durumu haber alır almaz Peygamber (s.a.s.), yanına Ensar ve Muhacirlerden bazı insanları alarak olay yerine hareket etmiş, onların üzücü halini görünce şu önemli uyarıyı yapmıştır:

 Ben aranızdayken, Allah size İslam’ı lütfetmiş ve İslam sayesinde Cahiliyye âdetlerini sizden uzaklaştırmışken ve kalplerinizi (sevgiyle) birleştirmişken, hâlâ cahiliyye davasını mı güdüyorsunuz?”Peygamber Efendimiz’in bu vecîz konuşmasını dinleyen ve aralarındaki savaşa ramak kalmış Evs ve Hazreç kabileleri, yaşanan hadisenin, şeytanın bir dürtüsü, hilesi ve düşmanlarının bir tuzağı olduğunun farkına varmış, derhal ellerindeki silahı bırakıp birbirlerini kucaklayarak ağlamışlardır. Rasûllüllah sallallâhü aleyhi ve selleme itaat ettiklerini ve onun sözünü dinlediklerini söyleyerek olay yerinden hep birlikte ayrılmışlardır. Bunun üzerine şu âyetler inmiştir: [18]

 

Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden bir gruba uyarsanız imanınızdan sonra sizi yeniden inkarcılığa sevk ederler.”

 

Size Allah’ın âyetleri okunurken, üstelik Allah Resûlü de aranızda iken nasıl inkâra saparsınız. Her kim Allah’a bağlanırsa kesinlikle doğru yola iletilmiştir.” “Ey iman edenler! Allah’tan, O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak Müslümanlar olarak can verin.”

 

Hep birlikte Allah’ın ipine (İslam’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti. Ve O’nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böylece açıklar ki doğru yolu bulasınız.”[19]

 

Görüldüğü gibi Kur’ân, topluca Allah’ın dinine sarılmayı, dinî hayatın birlikte oluşturulmasını öngörmektedir. Yukarıdaki âyetlerden de açıkça anlaşılacağı gibi, toplum olmadan dinin yaşanması ve onun kurallarının hâkim kılınması mümkün değildir. Bu yüzden Kur’ân hitaplarınının çoğul kipi ile yapmış ve öncelikli olarak toplumun bütün fertlerine seslenerek inançlı ve güvenli bir cemiyetin inşasını hedeflemiştir.[20]

 

Kur’ân’ın, itikat, ibadet, ahlâk ile ilgili âyetleri, siyasî, idâri, hukûki açıdan yaptığı düzenlemeleri, iktisadî ve ekonomik yönden açıkladığı ilkeleri, aile, akrabalar, komşular, çocuklar, yetimler, yaşlılar gibi toplum kesimleri hakkında ortaya koyduğu prensipleri, savaş hukuku, fikir hürriyeti, dünya ve âhiretle ilgili konulara dair izahları, kâfir, müşrik, münafık, hiristiyan, yahudi ve ateist gibi yanlış inanç grupları ile ilgili hüküm ve bilgileri, adalet, merhamet, affetme, müsamaha, sevgi ve saygı mevzuunda gerçekleştirdiği düsturları incelendiğinde bütün bunların topluma yönelik olduğu ve temiz bir toplumun oluşmasının hedeflendiği anlaşılır.

 

Toplumsal sorunlara sırtını dönen, yalnızca bireysel olgunlaşma ve huzuru amaçlayan bir dindarlık anlayışı İslam’ın özüne aykırıdır. Toplumsal bilinç, insanlar arası ilişkiler, ötekileri gözetme ve dünya zenginliklerini paylaşma, İslam inancının ayrılmaz unsurlarıdır. Kur’ân’da pek çok yerde, imanın hemen yanı başında “güzel iş ve davranışlar” dan (salih amelden) söz edilir. Buradaki güzel iş ve davranışların çoğu, toplumsal nitelikli görev ve hizmetlerdir. [21]

 

Kur’ân’da meşru kılınan namaz, hac, oruç, zekât, kurban, sadaka gibi her ibadetin bireysel yönünün bulunduğu kadar toplumsal boyutunun mevcudiyeti de bir gerçektir hatta içtimai boyutunun daha ağırlıklı ve kapsamlı olduğu söylenebilir. Kur’ân ısrarla iyilikte ve takvada yardımlaşmayı tavsiye ederken, günahta (kötülükte) ve düşmanlıkta yardımlaşmayı yasaklamıştır.[22]İnfakı emrederek iktisadî adaletin gerçekleşmesini isteyen Kur’ân, servetin tekelleşmesine açıkça tavır almıştır.[23]Öte yandan öksüzü itip kakan, yoksulları doyurmayan imkân sahiplerini sert bir şekilde tenkit etmiş ve kınamıştır.[24] Görüldüğü gibi Kur’ân bir taraftan temiz bir toplumun inşasını isterken, toplumu oluşturan bireyleri unutmamış, onları destekleyerek koruma altına almıştır. Bu yüzden Kur’ân’a inananlar, öncelikle ferdin kalkınmasından başlayarak toplumun inşa ve ihyasına çalışmalıdırlar.

 

Unutulmamalıdır ki Kur’ân, dünya ve âhiret hayatını tanzim etmek için gönderilmiştir. Dünya ve âhiretin kazanılması da ancak toplum bilinci ile hareket edilmesi halinde mümkündür. Toplum düzeni olmadan, ibadetlerin yerine getirilmesi, ilmi faaliyetlerin icra edilmesi, nesillerin istikamet üzere yetiştirilmesi, insanların birbirlerinin haklarına saygı göstermesi, adaletin gerçekleşmesi, sanat ve kültürel etkinliklerin insan onuruna yakışır bir şekilde devam ettirilmesi tasavvur bile edilemez. Bu sebeple Kur’ân’ın temiz, istikrarlı ve güvenli bir toplumun oluşturulması isteğinin yerine getirilmesinin bir yükümlülük olduğunu, ona inanların hiçbir zaman unutmaması gerekir.                       

 

Dipnot



* İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi

[1] Bakara, 2/2, 185.

[2] Tâ Hâ, 20/132.

[3] Tahrîm, 66/6

[4] Fâtır, 35/18; Necm, 53/38.

[5] Kamer, Şuarâ, 26/155; 54/27-28.

[6] Geniş bilgi çin bkz. Yazır, Muhammed, Hak Dini Kur’ân Dili, İstanbul,1971, VII, 4646-4648.

[7] Bkz. Şems, 91/11-14.

[8] Ankebût, 29/45.

[9] Bkz. Yazır, Muhammed Hamdi, a.g.e., I, 1176.

[10] Bkz. Yazır, Muhammed Hamdi, a.g.e., I, 116-117.

[11] Geniş bilgi için bkz. Yıldız, Abdullah, Namaz Bir Tevhid Eylemi, Pınar Yayınları, İstanbul, 2004,  s. 182-183.

[12] Âl-i İmrân, 3/104.

[13] Âl-i İmrân, 3/110.

[14] Mâide, 5/63, 79 vb.

[15] Tevbe, 10/71.

[16] Medine’in Müslümanlıkla şereflenen yerli iki kabilesi. Mekke’den Medine’ye hicret eden Müslümanlara yardım eden mü’minler; Ensâr.

[17] Bu’âs: Cahiliyye döneminde Evs ve Hazreç kabileleri arasında savaşların gerçekleştiği güne verilen ad. (İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, Beyrut, 1999, I, 439).İslam gelmeden önce cahiliyye döneminde Evs ve Hazreç kabileleri arasında uzun süren savaşlar olurdu. Hatta bu savaşların yüz yirmi yıl devam ettiği söylenir. Kan davası şeklinde devam eden bu savaşlar, bu iki kabilenin Müslüman olması ile son bulmuştur (Bkz. Taberi, Câmiu’l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân, Dâru’l-Hadîs,Kahire, 1987, cz. IV, c. III, 22, 23).

[18] Taberî, Câmiu’l-Biyân fî Tefsîrî’l-Kurân, Kahire, 1987, c. III, cz. IV, 16-17; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, İstanbl, 1985, II, 74.

[19] Âl-i İmrân, 2/103.

[20] Bakara, 2/2141, 45, 104, 187, Âl-i İmrân, 8, 9, 29, Nisâ, 4/43, 59, 86, 127 vb. Bu örnekleri o kadar çoktur ki, bu makale çerçevesinde bunları yazmak mümkün değildir.

[21] Hayati Hökelekli, İslam’ı Bilmek, (İslama Giriş, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2007 içinde), s. 216.

[22] Bkz. Mâide, 5/2.

[23] Bkz. Haşr, 59/7.

[24] Bkz. Hâkka, 69/34; Mâûn, 107/1-7.

 


logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul