14 Aralık 2017 - Perşembe

Şu anda buradasınız: / Annapolis Komplosu

Annapolis Komplosu

 
Ahmet Varol

ABD'nin öncülüğünde Filistin davasına yeni bir komplo düzenlenmesine çalışılıyor. Bu komplo ise Bush'un çağrısıyla gerçekleştirilen Annapolis Konferansı. Siz bu yazıyı okurken konferans gerçekleştirilmiş olacak. Ama biz yazıyı aylık derginin yayın takvimi düzeni gereğince konferansın gerçekleştirilmesinden önce hazırladık. Dolayısıyla değerlendirmemiz konferansın sonrasında ortaya çıkan durum ve neticeler üzerine değil öncesindeki durum ve amaçları üzerine olacak. Fakat öncesindeki durum ve amaçları hakkında vereceğimiz bilgilerin sizin sonuçları üzerinde değerlendirme yapmanıza da imkân sağlayacağını tahmin ediyoruz.
   Barış mı Barışa Darbe mi?
   Burada öncelikle şunu ifade edelim ki Filistin topraklarında barışın önünde duran en önemli engel Siyonist işgaldir. Dolayısıyla Siyonist işgalin meşrulaştırılmasına ve gasp edilmiş haklar üzerindeki gayrimeşru hâkimiyetin sürdürülmesine destek verenlerin barış kavramını siyasi oyunları için kullanmalarına kesinlikle aldanmamak gerekir. Bu gibi taktiklerde "barış" kavramının kullanılması sadece gerçekleştirilmesi istenen oyunun maskelenmesi, gerçek mahiyetinin gizlenmesi içindir. 
   ABD başkanı Bush'un çağrısıyla gerçekleştirilen Annapolis Konferansı'nın "Ortadoğu Barış Konferansı" olarak isimlendirilmesi de tamamen oyundur. Bilindiği üzere daha önce Siyonist işgalin meşrulaştırılmasını ve onun bizzat hakları gasp edilenler tarafından meşru kabul edilmesini sağlamak amacıyla da "barış" kavramından çok sık bir şekilde yararlanılmaya çalışıldı. Ama asla barış gerçekleşmedi. Çünkü amaç barış değildi. Tam aksine barış önünde en önemli engeli oluşturan Siyonist işgalin devamının sağlanması amaçlanıyordu. 
Söz konusu konferans hakkında alternatif bir isim olarak daha önce Sonbahar Konferansı adı kullanılmıştı. Fakat oynanan oyun konferansa çağrılanlardan bazılarının da hesaplarına ters düştüğünden hazırlık merhalesi epey bir zaman aldı. Bu yüzden neredeyse kışa kaldı diyebiliriz. Dolayısıyla gerçekleştirileceği yere nispetle Annapolis Konferansı adıyla yaygınlık kazanmaya başladı. Biz de bu yazımızda sürekli bu adla anacağız. 
   Amaç Barış Değil Hak Arayışının Önünü Kesme
   ABD ve onun himayesindeki işgal devleti, Filistin toprakları üzerine kurulan gayri meşru işgali "Filistin tarafı" diye lanse ettikleri Abbas yönetimine ve onun kadrosuna onaylatmış durumdalar. İşin gerçeğinde bu kadronun "Filistin tarafı" olamayacağını, çünkü Filistin halkının haklarını kendi menfaat hesapları için pazara çıkardıklarını, gayrimeşru planları uygulamaya geçirmek amacıyla meşru haklardan taviz verdiklerini en başta Filistin halkı ilan etti. Filistin halkının ve davasının meşru temsilcisi de bu halkın seçtiği ve onayladığı kadrodur. Ne var ki işgalci Siyonistler bu kadroyla kendi gayrimeşru hesapları konusunda anlaşamayacağını biliyor. İşgalin sona ermesi için direnişte ısrarlı olan bir kitlenin Siyonist işgali meşrulaştırma gibi oldukça tehlikeli ve temel ilkeleri ayaklar altına alma anlamına gelecek tavize yanaşmayacağının farkında. İşte bundan dolayı ABD ve Siyonist işgal devleti, vatanlarını özgürlüğüne kavuşturmak için direnişte ısrarlı davranan hareketi "yasadışı" ilan etme çabasında. Annapolis Konferansı'nın önceden belirlenen ana hedefi de buydu. Fakat böyle bir hedefin önceden kamuoyuna açıklanmasının hesapları bozabileceğini tahmin ettiklerinden, geçmişte yaptıkları gibi yine "barış" kavramından yararlanmaya çalıştılar. 
   Halkından Destek Göremeyen Abbas'ın Siyonizm Önündeki Zilleti
   Filistin halkı, Abbas'ın stratejisine ve politikasına destek vermedi. Bu durum karşısında Abbas'ın yapması gereken kendi hatalarını görüp halkının çizgisine dönmekti. Çünkü Filistin halkı gasp edilmiş hakları üzerinde herhangi bir pazarlık yapılmamasını, Siyonist işgal karşısında taviz verilmemesini istiyordu. Ama Abbas halkının mesajını almak, onun çağrısına kulak vermek istemedi. Tam aksine kendi koltuğunu ve çıkar hesaplarını korumanın telaşı içine düştü. Aslında halkının çizgisine dönmesi, çağrısına kulak vermesi halinde de bunu gerçekleştirebilirdi. Ama yerine göre fedakârlığı, riski de göze alması gerekiyordu. O, işte bu fedakârlığa yanaşmadı, riski göze alamadı. Onun bu korkusu kendisini halkının çizgisinden uzaklaştırınca o da koltuk ve çıkar hesaplarını sağlama alabilmek için ABD'ye ve işgalci Siyonist devlete yanaştı. Onlara yanaşması ise kendisini tam bir zilletin içine soktu. Annapolis'e giderken masa başı pazarlıklar için bunu yaptığı iddiasında bulunuyordu. Oysa o, Olmert'le yaptığı ikili görüşmelerde masa başı pazarlıkları zaten kaybetmiş ve sadece talimat alan bir emir kulu haline gelmişti. İşgal devletinin başbakanı Olmert'e Filistin'deki tüm oluşumların askerî kanatlarını dağıtma vaadinde bulunması bunu göstermiyor mu? Böyle bir vaatte bulunduğunu biz söylemiyoruz; kendisinin yasalara aykırı bir şekilde ve Amerikalı General Keith Dayton'un telkinleri doğrultusunda kurdurduğu Selâm Feyyad'ın İçişleri bakanı Abdurrezzak el-Yahya söyledi. 
   İşgal devleti ve onun arkasında duran ABD, işte böyle bir anlayışla işgal güçlerinin karşısında masaya oturan Abbas'a istenilen her şeyin yaptırılabileceğinden emindi. 
   Siyonist Tehlikenin Önünün Açılması Arap Ülkelerini de Tehdit Eder
   Dediğimiz gibi Annapolis Konferansı'nın amacı işgale karşı sürdürülen mücadeleyi "yasadışı" ilan etmek ve "Filistin tarafı" olarak sadece işgalci Siyonistlerle masaya oturmayı, onların istediği her tavizi vermeyi kabul eden ekibi göstermekti. Böyle bir amacın gerçekleştirilmesi durumunda Siyonist tehdidin önünde önemli bir engel teşkil eden direnişe tüm dünyanın doğrudan baskı yapabilmesi için şartların oluşturulacağı tahmin ediliyordu. Fakat böyle bir sonucu bölgedeki bazı Arap ülkeleri de istemiyorlardı. Çünkü onlar her ne kadar işgalci Siyonist devletle ilişkiyi tümüyle reddetmeseler de onu kendileri için bir tehdit ve tehlike olarak görmektedirler. Nitekim bugün Lübnan'ın karşı karşıya olduğu durum Siyonist işgalciliğin ne derece ciddi bir tehlike ve tehdit olduğunu belgelemektedir. Dolayısıyla bölgedeki ülkeler Siyonist tehlikenin önündeki direnişi tümüyle desteklemeseler de tamamen ortadan kaldırılmasına, iyice köşeye sıkıştırılmasına da taraftar değiller. Çünkü bu engelin Siyonist tehdidin kendilerine doğru yaklaşmasını önlediğini düşünüyorlar. Annapolis toplantısının asıl amacı resmî ağızlara yansımasa da ikili görüşmelerde kendini belli ettiği için bölgedeki bazı ülkeler katılma konusunda tereddüt içindeydiler. 
   Kirli Hesaplar İçin Türkiye'ye Baskı 
   ABD Dışişleri Bakanı Condolezza Rice'ın planlanan konferansla ilgili olarak Ortadoğu diye adlandırılan bölgede son dönemde mekik dokumasının sebebi bazı ülkelerin sözünü ettiğimiz tereddütleriydi. Suriye katılmayacağını ilan etmişti. Katılmayanlar listesine Suudi Arabistan ve Mısır'ın da eklenmesi durumunda konferansın gerçekleştirilmesinin hiçbir anlamı kalmayacaktı. Bush'un çağrısıyla gerçekleştirilmesi planlanan ve bu yüzden de çok önemsenen konferansın gerçekleştirilmemesi ise ABD açısından önemli bir prestij kaybına sebep olacaktı. İşte bundan dolayı tasarlanan tarihin yaklaşmasına doğru ABD Türkiye'ye yüklenmeye başladı. Çünkü Türkiye'nin sergileyeceği tavır katılmakta tereddütlü olan Arap ülkelerinin tavırlarını da etkileyecekti. Biri birden Ermeni meselesiyle ilgili tasarının tehdit malzemesi olarak kullanılması rasgele bir gelişme değildi elbette. Birtakım medya organlarının Amerika'da böyle bir tasarının gündeme getirilmesinin geçmişte AKP hükümetinin HAMAS heyetini kabul etmesine karşı bir intikam operasyonu olduğunu ileri sürmeleri de önceden planlanmış yönlendirmeden başka bir şey değildi. ABD, söz konusu kabulün intikamını acaba neden böyle bir tarihe ertelemişti? Asıl amaç hem Türkiye'nin Annapolis Konferansı konusunda bölge ülkelerini etkileyecek bir tavır sergilemesini sağlamak, hem de Annapolis Konferansı'nda Filistin'deki direnişi "yasadışı" ilan edebilmek için zemini oluşturmaktı. 
   ABD'nin biri birden yükselişe geçen PKK şiddetini Türkiye'yle hesaplar için pazarlık aracı olarak kullanması ve söz konusu konferansın gerçekleştirilmesi için Türkiye'nin lehte tutumuna azami ihtiyacın olduğu sırada böyle bir pazarlık malzemesinin ortaya çıkarılması da tesadüfî değildi. 
   Biz bu yazıyı hazırlarken Türkiye katılıp katılmayacağı konusunda henüz resmî bir açıklama yapmamıştı. Ama işgal devletinin cumhurbaşkanı Şimon Peres'in Ankara ziyareti esnasında Abdullah Gül'ün Suriye'ye Annapolis Konferansı'na katılması için nasihatlerde bulunması konferansın gerçekleştirilmesinden yana bir tutum içinde olduğunun sinyallerini taşıyordu. Ayrıca bazı medya organlarına sızdırılan haberlerde Türkiye'nin Dışişleri Bakanı Ali Babacan'ın başkanlığında bir ekiple katılacağı iddia ediliyordu. Zaten Arap Birliği teşkilatının ön toplantısında birlikte katılma kararının çıkması sonrasında Türkiye'nin katılmayı reddetmesi de pek ihtimal dâhilinde görünmüyordu. 
   Bizim tahminimize göre Tayyib Erdoğan'ın ABD ve işgalci Siyonist devletin cumhurbaşkanı Peres'in Ankara ziyareti esnasında yapılan pazarlıklar ve görüşmeler sonrasında diplomatik vitrine yansıyan tavırlar ve sinyaller konferansın gerçekleştirilmesi konusunda Bush yönetimine cesaret gelmesini sağlamıştır. O zamana kadar konferansın kesin tarihini belirlemekte ve açıklama yapmakta tereddüt eden Bush'un söz konusu gelişmelerden sonra kesin tarihi vermesi de herhalde tamamen ilgisiz değildir. 
Dikkat çeken önemli bir gelişme de Türkiye'nin konferans lehine bir tavır sergilemesinden sonra Arap ülkelerinin tereddütlü tutumlarında da değişiklik gözlenmesiydi. Bu gelişme ABD'nin Türkiye'yi devreye sokma çabalarının boşuna olmadığını, buranın tutumunun Arap ülkelerinin tutumları açısından belirleyici etki yapacağının önceden tahmin edildiğini gösterdi. Biz, Türkiye'deki yönetimin bu belirleyici yönünü ezilenlerin, hakları gasp edilenlerin yararına kullanmasını arzu ederdik. Ama ne yazık ki öyle olmadı. 
   Çamur Katılanların Tümünün Üzerine Sıçramış Olacak 
   Bizim tahminimize göre konferanstan ABD'nin ve işgalci saldırgan devletin istediği sonuç çıkmayacaktır. Çünkü Filistin halkının yasal ilan ettiği ve kendini temsil etmesi üzere desteklediği bir hareketi Annapolis Konferansı "yasadışı" ilan etse de sonuç değişmeyecektir. O hareket Filistin halkının meşru hakları için mücadeleye kararlı bir şekilde devam edecektir. Zaten Siyonist saldırgan devletin cumhurbaşkanı Peres'in konferans öncesinde yaptığı açıklamada Bush'un görevi sona ermeden Ortadoğu'da herhangi bir barış gerçekleşmesinin imkânsız olduğunu söylemesi de konferanstan amaçladığını elde etme ümidini kaybettiğinin bir ilanı anlamına geliyordu. Ama Peres bu açıklamasıyla aynı zamanda tüm başkanlık görevi süresince işgalci Siyonist devlete destek veren, onun için büyük risklere giren Bush'un suratına da okkalı bir şekilde tükürmüş oldu. Tükürmekle kalmamış, "Yıllardır sırtına bindiğimiz Bush eşeği artık acziyet içine düştü, yeni ve dinç eşeğe ihtiyacımız var" demiş oldu. İşgalci Siyonistin dostluğu ve vefakârlığı böyledir. Kim ona dost olmak istiyorsa böyle bir sona da baştan razı olmalı!
Şimon Peres tarafından suratına tükürülmesini iltifat kabul etme zorunluluğu duyan Bush toplantıda amaçladığını kısmen gerçekleştirse bile Annapolis Konferansı'ndan çıkacak kararların Filistin realitesinde bir karşılığı ve anlamı olmayacaktır. Çünkü Filistin'de sorunun ana sebebi olan işgal, bu yüzden direnişi haklı ve meşru kılan gerekçe devam ediyor olacaktır. İnsanlığa mal olmuş hak ve adalet kriterlerine göre haklı ve meşru olan bir direnişi Annapolis Konferansı "yasadışı" ilan etse bile bunun reel karşılığı olmayacaktır. Filistin halkının "Beni temsil edemez; çünkü benim haklarımı savunmuyor, tam aksine onları kendi çıkarları hesabına pazara çıkarıyor" dediği ekibi Bush'un konferansı "Filistin tarafı" olarak lanse etse bile sonuç değişmeyecektir. Çünkü asıl Filistin tarafı Filistin halkının kendisidir, onu temsil etme yetkisine sahip olanlar da seçtikleri ve destekledikleridir. 
   Ne var ki sözünü ettiğimiz amaçlar için düzenlendiğinden dolayı Annapolis Konferansı kirli bir çamur niteliği taşımaktadır. İçine giren herkese o çamur bir şekilde bulaşmış olacaktır. Sonuçlarını kabullenmemeniz, kararlarına onay vermemeniz bu çamurun üzerinize bulaşmasını engellemez. 
   Peres ve Abbas İkilisinin Türkiye Ziyareti
   Geçtiğimiz ay içinde Siyonist işgal devletinin cumhurbaşkanı Şimon Peres ile Filistin Özerk Yönetimi'nin başkanı Mahmud Abbas'ın Türkiye ziyareti gündemi oluşturan en önemli konulardan biriydi. Bu ziyaretin Türkiye üzerinde ABD merkezli baskı politikalarının ateşinin bayağı yükselmesinden hemen sonraya denk gelmesi ister istemez İsrail hesabına bir şeyler koparıldığı veya koparılması için zeminin oluşturulduğu şüphelerine yol açtı. Başka hiçbir şey elde edememiş olsa bile eli kanlı bir Siyonist liderin ilk kez bir İslâm ülkesinin parlamentosunun kürsüsünden konuşma yapma imkânı elde etmesi onun açısından koparılmış önemli bir tavizdi. Üstelik bu imkân ona işgalci Siyonist devletin sürdürdüğü insanlık dışı kuşatma sebebiyle kanser hastalarının, acil durumdaki daha nice hastanın, hatta küçük çocukların tedavi için Gazze dışına çıkamamaları sebebiyle birbiri ardından hayatlarını kaybettikleri sırada veriliyordu. 
   İstanbul'da Siyonist işgali reddetmek için bir araya gelenlerin düzenledikleri Uluslar arası Kudüs Buluşması'na karşı karalama kampanyası yürüten medya eli kanlı Siyonist liderin Ankara ziyaretinden dolayı havaya uçmuştu. İstanbul'da hakları gasp edilenlere haklarının iade edilmesi için seslerini yükseltenlerin adalet ve hukuk çağrılarını "savaş çağrısı" olarak lanse eden medya organlarına göre, Kana'da 108 masum insanın kanına girmiş eli kanlı Peres bir "barış adamı"ydı. Oysa Peres daha önce Kana saldırısı emrini kendisinin verdiğini itiraf etmiş, sonra da hedefte hata yapıldığı gerekçesine sığınmıştı. Halbuki hedef kasten ve planlı seçilmişti ve Srebrenitza'da olduğu gibi bir BM sığınağıydı. İnsanların Siyonist saldırılardan korunmak için söz konusu sığınağa toplandıkları sırada Peres'in saldırı uçakları orayı özellikle hedef almış ve çoğu çocuk ve kadınlardan oluşan 108 kişiyi katletmişlerdi. Uçakların sürekli aynı noktayı arka arkaya bombalamaları hedefin bilinçli bir şekilde seçildiğini gözler önüne seriyordu. Biz bu saldırıyla ilgili ayrıntıları Vuslat'ın geçen ayki sayısında yayınlanan yazımızda vermiştik.
   Peres'in sicili sadece Kana katliamından ibaret de değil. Zaten işgalci Siyonist devletin üst kademelerinde görev yapmış bir yöneticinin sicilinin sadece bir katliamdan veya cinayetten ibaret olması mümkün değildir. Vahşet ve saldırganlıkla kurulmuş, yine vahşet ve saldırganlıkla ayakta duran bir devlette yıllarca yöneticilik yapan birinin kara sicilinin böyle bir iki saldırıdan ibaret olması nasıl mümkün olabilir ki! Ama uluslar arası Siyonizmin Türkiye sözcülüğünü yapan medya organlarına Peres gibi eli kanlı bir katili ve caniyi "barış adamı" olarak ilan etmek hiç de zor gelmiyor. 
   Peres ve Abbas'ın eş zamanlı olarak Türkiye'ye davet edilmelerinin gerekçesi aralarında arabuluculuk edilmesiydi. Filistin'deki gelişmelerden haberleri olmayanlara bu gerekçe inandırıcı gelebilir. Ama böyle bir gerekçeye başvurulması gelişmeleri yakından takip eden ve olayların arka yüzünü az çok tahmin edebilenleri sadece güldürür. İşgal devleti yöneticileri ve Mahmud Abbas bugün özelde Filistin'deki İslâmî harekete, genelde ise tüm direnişe karşı ortak cephe oluşturmuşlardır. Dolayısıyla Filistin direnişini tasfiye edebilmek için neler yapabilecekleri konusunda sık sık görüşüyorlar. İşgal devleti Gazze gümrüğünden kestiği paraları Abbas'a ve ona bağlı olarak kurdurulan gayrimeşru Selam Feyyad hükümetine aktarıyor. İşgalci Siyonistler kimseye babalarının hayrına bir şey vermezler. Zaten verdikleri de kendi kasalarından çıkardıkları değil Filistinlilerin ticari mallarından aldıkları yani eşkıya usûlüyle gasp ettikleri paralar. Asıl sahiplerine vermedikleri o paralar karşılığında bile Abbas'ı ve emrindeki güvenlik elemanlarını kendi çıkarlarına hizmet ettiriyorlar. Bundan dolayıdır ki Batı Yaka'da yaşanan olayları yakından takip eden birçok yorumcu Abbas'ı, Güney Lübnan'da işgalcilere yıllarca tampon güç görevi gören Güney Lübnan Ordusu (SLA)'nun komutanı Antuvan Luhad'a, emrindeki güvenlik organlarını da SLA'ya benzetiyorlar. Birbirleriyle böylesine içli dışlı olmuş iki yönetici arasında "arabuluculuk" yapma iddiasının inandırıcı bir yanının olması mümkün müdür? 
   Ziyaretin asıl amacı Annapolis Konferansı konusunda Türkiye'nin daha aktif bir şekilde devreye girmesini sağlamak ve bu konuda hazırlık yapmaktı. Nitekim sonrasında yaşanan gelişmeler de amacın bu olduğunu ortaya çıkardı. Bir diğer amacı da Annapolis Konferansı'nın hedeflerine Türkiye'yi şimdiden hazırlamak ve bu konuda zemini oluşturmaktı. Filistin halkının azlettiği bir kadroyu Türkiye'nin "Filistin tarafı" sıfatıyla muhatap alması Annapolis Konferansı'nın sonuçlarına bir hazırlıktı. Normalde Erez bölgesine kurulacak sanayi sitesinin durdurulması ve yerine Batı Yaka'da mukabil bir sanayi sitesi kurulması için anlaşma yapılması da aynı türden bir hazırlık niteliği taşıyordu. Yine Heniyye hükümetine verilmesi gereken paranın Abbas yönetimine teslim edilmesinin onaylanması da öyleydi. 
   Kendi dünyalarında dayatmacı politikalara karşı halkın tercihini ve onayını önemseyenlerin, Filistin'de bunu hiçe saymalarını, halkın tercih ettiklerinin değil dayatmacıların yanında yer almalarını anlamak gerçekten çok zor! Bu tutumunuzla siz en başta kendinizi inkâr etmiş oluyorsunuz. Filistin'in özgürlüğü için mücadele edenler ise yollarına devam edecekler. 
   Not: Geçtiğimiz ay Allah'ın izniyle İstanbul'da "Uluslar arası Kudüs Buluşması" adıyla önemli bir uluslar arası toplantı düzenlendi. Fakat biz bu ay Vuslat dergisi için yazdığımız yazımızda o konferansla ilgili herhangi bir değerlendirme yapamadık. Allah'ın izniyle Ribat dergisinin Aralık 2007 sayısında Uluslar arası Kudüs Buluşması'yla ilgili bir değerlendirme yazımız yayınlanmış olacak. Aynı yazıyı derginin yayınlanmasından sonra Web sitemizde de (www.vahdet.com.tr) bulabilirsiniz. 
   Annapolis Konferansı'nın gerçekleştirilmesinden sonra ortaya çıkacak durumun tahlilini de inşallah Vakit gazetesi için yazacağımız yazılarda yapmaya çalışacağız. 

Yazar:
.
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul