19 Ocak 2018 - Cuma

Şu anda buradasınız: / UMMÎ NEBÎ (S.A.S.)

UMMÎ NEBÎ (S.A.S.)

                                               

 

                                                                                            

 

Mü’minlerin annesi Âişe (r.anha) anlatıyor:

 

Rasulullah (s.a.s.)'in ilk vahiy başlangıcı uykuda doğru rüya görmekle olmuştur. Hiçbir rüya görmezdi ki, sabah aydınlığı gibi açık-seçik zuhûr etmesin. Ondan sonra kalbine yalnızlık sevgisi bırakıldı. Artık Hîra Dağı’ndaki mağara içinde yalnızlığa çekilip, orada âilesinin yanına gelinceye kadar âdedi muayyen gecelerde tehannüs -ki taabbüd demektir- eder ve yine azıklanıp giderdi. Nihayet Rasulullah’a bir gün Hirâ mağarasında bulunduğu sırada hak (yani vahiy) geldi. Şöyle ki:

 

O’na, Melek geldi ve:

 

— İkrâ (oku)! dedi.

 

O da:

 

“ Ben okumak bilmem.”cevabını verdi.

 

Rasulullah buyurdu ki:

 

“O zaman Melek, beni alıp takatim kesilinceye kadar sıkıştırdı. Sonra beni bırakıp yine:

 

— İkrâ (oku)! dedi.

 

Ben de O’na:

 

— Okumak bilmem, dedim.

 

Yine beni alıp ikinci defa takatim kesilinceye kadar sıkıştırdı. Sonra beni bırakıp yine:

 

— İkrâ (oku)! dedi.

 

Ben de:

 

— Okumak bilmem, dedim.

 

Nihayet beni alıp üçüncü defa sıkıştırdı. Sonra beni bırakıp:

 

“Yaratan Rabbinin adıyla oku.

 

O, insanı bir alak’tan yarattı.

 

Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir.” ( Alak, 96/1-3) dedi.

 

Bunun üzerine Rasulullah, (kendisine vahyolunan) bu ayetlerle (korkudan) yüreği titreyerek döndü ve Hadice bintu Huveylid’in yanına girerek:

 

“ Beni sarıp örtünüz, beni sarıp örtünüz!” dedi.

 

Korkusu gidinceye kadar vücûdunu sarıp örttüler. Ondan sonra Rasulullah, vâkı’ olan hadiseyi Hadice’ye haber vererek:

 

“ Kendimden korkuyorum.” dedi.

 

Hadice (r.anha):

 

— Öyle deme. Allah’a yemin ederim ki, Allah, hiçbir vakit seni utandırmaz. Çünkü sen, akrabana bakarsın, işini görmekten âciz olanların ağırlığını yüklenirsin, fakire verir, kimsenin kazandıramayacağını kazandırırsın, misafiri ağırlarsın, hak yolunda zuhûr eden hadiselerde (halka) yardım edersin, dedi.1

 

Nûr Dağı’ndaki Hırâ mağarasında inzivaya çekilmiş ve ibadetle meşgul olan Rasulullah

Muhammed (s.a.s)’ e, Allah'ın emriyle Melek Cebrail (a.s) gelip:

 

— İkrâ (oku)! diyor.

 

Rasulullah (s.a.s) :

 

“ Okumak bilmem.” diye cevab veriyor.

 

O (s.a.s), okuma-yazma bilmiyordu, çünkü “ ummî” bir şahsiyetti...

 

“Ummî, yazmayan ve bir kitaptan okumayan anlamına gelir” diyor Rağıb el- Isfahânî (rh.a.) “Müfredât” adlı eserinde ve devam ediyor:

 

“ el-Ferrâ der ki :

 

— Bunlar, herhangi bir kitapları olmayan Araplarıdır. Yüce Allah'ın:

"Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları Rasul’e, o ummî Nebî’ye uyarlar.” (A'râf, 7/157) ayetinde geçen ummî kelimesi, yazma alışkanlığı olmayan ümmete mensûb olan kişidir. Çünkü O da onların âdeti üzere yetişmiştir.

 

Başka bir görüşe göre, ummî denmesinin nedeni, O’nun yazamayan ve bir kitaptan okumayan olmasından kaynaklanmaktadır. Bu, O’nun için bir fazilettir. Çünkü O, hafızasını yeterli bulmuş ve Allah’ın güvencesine dayanmıştır. Allah:

 

“ Biz sana okutacağız ve sen unutmaycaksın.” ( Alâ, 87/6) buyurur.

Bir başka görüşe göre, Peygamber’e “ummî” denmesinin sebebi, O’nun  “Ummu’l- Kurâlı (Mekkeli) oluşundandır.” 2

 

“ Eski lügat âlimleri, kelimenin okuma ve yazma ile ilgili mânâsını, Arapların o zamanki hayat şartlarını göz önünde bulundurarak şöyle açıklamışlardır:

 

Ummî, umm’den iştikak ettiği takdirde, annesinden doğduğu gibi kalmış tabiatı bozulmamış, değişmemiş mânasına gelir. İnsanın annesinden başlayarak yakınlarından ve çevresinden görerek, yaşayarak öğrendiği şeyler vardır. Fakat, bazı bilgilere ve bu arada okuma ve yazmaya doğuştan sahib olunmaz, dar mânâsıyla çevreden alınmaz, husûsî  yollarla kazanılır.

Kelimenin Umma (ümmet, topluluk, bir kabilenin bir kısmı bir bölüğü)’den türemiş olması, (msl. Mekke’den Mekkî gibi) da neticeyi değiştirmez. Çünkü bu takdirde de ummî, bağlı bulunduğu topluluğun, kabilenin arasında yetişmiş, şahsiyeti doğuştan getirdiği melekelerle ve çevresinden aldıkları, öğrendikleri ile şekillenmiştir. 3

 

“Hz. Peygamberin ummîliğinin kelimenin ‘ okuma yazma bilmeme, eğitim almamış olma' biçimindeki anlamına uygunluğu konusunda Müfessirler arasında görüş ayrılığı yoktur. Tahsil görmemiş bir ummî iken, Kur’ân gibi bir Kitab getirilmiş olması O’nun bir mûcizesi kabul edilir. Bu sebeble başkaları için bir eksiklik sayılan ummîliğin, Rasul-ı Ekrem için bir meziyet kabul edildiği vurgulanır.” 4

 

Ummî kelimesi ve Rasulullah (s.a.s)’in ummîliği böyle açıklanmıştır lügatlarda ve ansiklopedilerde…

 

Hayat Kitabımız Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurur Tabbimiz Allah Teâlâ:

 

“ Onlar ki, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de (geleceği) yazılı bulacakları Ummî Nebî olan Rasul’e uyarlar. O, onlara ma’rufu (iyiliği) emrediyor, münkeri (kötülüğü) yasaklıyor, temiz şeyleri helâl, mundar şeyleri haram kılıyor ve onların ağır yüklerini, üzerlerindeki zincirleri indiriyor. O’na inananlar, destek olup savunanlar, yardım edenler ve O’nunla birlikte indirilen nûru izleyenler, işte kurtuluşa erenler bunlardır.”5

 

Onlar, yani “ Ehl-i Kitab,” yanlarındaki Tevrat ve İncil’de, “Ummî Nebî” Rasulullah Muhammed (s.a.s.)’in vasıflarını buluyor ve okuyorlardı…

 

Atâ ibn Yesâr (rh.a.) anlatıyor:

 

Ben, Abdullah ibn Amr İbni’l -Âs (r.a.)’a kavuştum da O’na:

 

— Sen, bana Rasulullah (s.a.s.)’in Tevrat’ta yazılı olan sıfatlarından haber ver, dedim.

Abdullah ibn Amr, te’kidli olarak şöyle cevab verdi:

 

— Evet, Vallahi, Rasulullah’ın Kur’ân’daki sıfatlarının bazısıyla Muhakkak Tevrat’ta vasıflandırılmıştı (ki şöyledir) :

 

“Ey Peygamber, Biz seni hakikaten bir şahid, bir müjdeci,  bir korkutucu ve ummîlere bir koruyucu olarak gönderdik. Sen, elbette Benim kulum ve Rasulümsün. Ben sana, ‘Mütevvekkil’ adını verdim. Bu Peygamber, kötü huylu, katı kalbli, çarşılarda çağırgan değildir. O, kötülüğe kötülükle mukâble etmez, fakat O, kötülüğü af ile, mağfiret ile karşılar. Allah, eğrilmiş, sapmış olan Milleti bu Peygamber ile onları La ilâhe illallah demeleri sûretiyle doğrultmadıkça, O Peygamberin ruhu asla kabzetmeyecektir. Allah, birçok kör gözleri, birçok sağır kulakları, birçok kapalı kalbleri bu Tevhid kelimesiyle açacaktır.”6

 

Ayet-i kerimede Rasulullah (s.a.s.) için “Ummî Nebî” denilmiştir… İslam âlimleri “Ummî Nebden kasdın Rasulullah Muhammed (s.a.s.) olduğunda söz birliği etmişlerdir…

“İbn Ebi Hâtim ve Ebu’ş-Şeyh’in bildirdiğine göre İbrahim en-Nehâî:

 

“ Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o Resul’e, O ummî Nebî’ye uyanlar…” (A’raf, 7/157) ayetinde açıklarken:

 

- Hz. Muhammed, okuma ve yazmayı bilmezdi, demiştir.

 

Abd b. Humeyd, İbn Ebi Hâtim ve Ebu’ş-Şeyh’in katâde’den bildirdiğine göre, ayette geçen Ummî Nebî’den kasdedilen, okuması ve yazması olmayan Hz. Muhammed (s.a.s.)’dir.”7

“ Kadı Beydavî” diye meşhur olan Kadı Nasıruddin Ebu Saîd Abdullah b. Ömer b. Muhammed eş-Şirâzî el- Beydavî (rh.a.) “ Envaru’t-Tenzîl ve Esraru't-Te'vîl” adlı ünlü tefsirinde şöyle der:

 

“ O’na Rasul demesi, Allah Teâlâ’ya  nisbetledir. Nebî demesi de kullara nisbetledir. ‘ Ummî’ o da okuyup yazmayandır. Böyle nitelemesi, bu hâliyle beraber ilminin mükemmel oluşu, O’nun bir mucizesi olduğunu vurgulamak içindir.”8

 

Ebu’l – Berekât Abdullah ibn Ahmed en nesefî (rh.a.) "Medâriku’t – Tenzil ve Hakâiku’t – Te’vil” adlı tefsirinde şunları kaydeder:

 

“Kendisine aid bir kitab, yani Kur’ân vahyettiğimiz ve mucizeler sahibi olan, okuma ve yazması da bulunmayan Peygamber’e aid özellikleri yanlarında bulanlar, yani İsrailoğullarından olup da O’na uyanlar, Tevrat ve İncil’de O’nun niteliklerini görmüş, okumuş ve öğrenmişlerdir.”9

 

İmam Taberî (rh.a.), “ Câmiu’l – Beyan Fî Tefsiri’l – Kur’ân” adlı ünlü eserinde, Rasulullah (s.a.s.)’in okuma – yazma bilmeyişi, yani ummî oluşu hakkındaki ayeti açıklarken şunları kaydeder:

 

“Rahmetimi kendilerine tahsis ettiğim o insanlar, Tevrat’ta ve İncil’de sıfatlarını yazılı olarak buldukları, okuyup yazması olmayan, Allah’ın elçisi Muhammed’e tâbi olanlardır.”10

 

İmam Fahruddîn er- Râzî (rh.a.)’in, “ Mefâtihu’l – Gayb” adlı tefsiri “Tefsîr-i Kebîr” diye şöhret bulmuştur… Fahruddîn er – Râzî , bu ünlü eserinde, Rasulullah (s.a.s.)’in okuma – yazma bilmeyişini çok güzel ve mutmaîn kılan bir açıklaman ile beyan etmiştir… O’nun bu açıklamasını hep birlikte okuyalım:

 

“O’nun ummî olması:

 

Zeccal şöyle demiştir:

 

‘Ummî kelimesi, Arab milletinin özelliklerini taşıyan kimse mânâsınadır. Nitekim Hz.

Peygamber (s.a.s.) :

 

“ Biz, yazı ve hesab bilmeyen ummî bir toplumuz” buyurmuştur.

Çünkü Arabların çoğu okuma ve yazma bilmiyorlardı. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in kendisi de böyle idi. Bu sebeble Cenâb- ı Hak, O’nu  ‘Ummî’ diye tavsif etmiştir.’

 

Muhakkik âlimler ise şöyle demişlerdir:

 

‘Hz. Peygamber (s.a.s.)’in, bu izaha göre Ummî oluşu, O’nun mucizelerinden birisidir. Bunu, birkaç yönden açıklayabiliriz:

 

a) Hz. Peygamber (s.a.s.), Allah’ın Kitabı’nı o insanlara hem de (vahyedilmiş şekliyle) manzûm olarak, hiçbir kelimesini değiştirip bozmaksızın, tekrar tekrar okuyordu. Bir Arab hatibi, irticâli olarak bir hitabe okuyup, daha sonra bunu tekrarladığında, ister istemez ya ona bazı şeyler ilave ediyor, ya da  ondan az – çok bazı şeyler eksiltiyordu. Hz. Muhammed (s.a.s.) ise, yazı yazmayı ve yazılanı okumayı bilmediği hâlde, hiçbir ziyâdede, eksiltmede ve değiştirmede bulunmaksızın Allah’ın Kitabı’nı okuyordu. İşte bu da, O’nun mucizelerinden biridir. Nitekim Allah Teâlâ:

“ Seni okutacağız ve sen (asla) unutmayacaksın.” (A’lâ, 81/6) buyurarak, bunu işaret etmiştir.

 

b) Eğer, Hz. Peygamber (s.a.s.) yazabiliyor ve okuyabiliyor olsaydı, zaman zaman önceki ümmetlerin Kitablarını okuduğu, böylece bu bilgilerin o okumalar neticesinde meydana geldiği hususunda itham edilirdi. Amma O, hiçbir öğretim ve okumada bulunmaksızın, pek çok ilimleri ihtiva eden bu yüce Kur’ân’ı getirince, bu, O’nun mucizelerinden birisi olmuştur. Nitekim Cenâb-ı Hakk’ın:

“Sen, bundan evvel ne bir Kitab okumuş, ne de onu elinle yazmış değildin. Eğer böyle olsaydı, bâtıl söyleyenler şübheye düşebilirdi.” (Ankebut, 29/48) ayetinden kastedilen budur.

 

c) Yazı yazmayı öğrenmek kolay bir iştir. Çünkü en az akıllı ve en az zeki olanlar bile, az bir gayretle yazıyı öğrenebilmektedirler. Binâenaleyh yazıyı öğrenmemek, anlayış ve idrakte büyük bir eksikliğin olduğuna delâlet eder. Hem sonra Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber (s.a.s.)’e, önceki ve sonraki herkesin ilimlerini vermiş ve O’na, hiçbir insanın ulaşamadığı bilgiler ile sayısız hakikatleri lütfetmiştir. Akıl ve anlayış bakımından olan bu büyük gücün yanısıra, Hak Teâlâ, O’nu öyle bir şekilde yaratmıştır ki, O’nun aklı ve anlayışı çok az kimselerin bile kolaylıkla öğrenebildiği yazıyı öğrenmeye ihtiyacı olmamıştır. İşte böylece, birbirine zıd bu iki durumu birleştirmek, âdetâ iki zıddı uzlaştırmak gibi olmuştur. bu da, harikulâde bir hadise olup bir mucize yerine geçmiştir.” 11

 

Bu konuda bütün şübheleri ortadan kaldıran bu açıklamadan sonra konuyu pekiştiren İmam Kurtubî (rh.a.), “ el- Câmiu Li Ahkâmi’l- Kur’ân” adlı tefsirindeki şu bilgileri de nakledelim:

 

“ Yüce Allah’ın zikrettiği ‘Ummî’ sıfatı, ummî olan ümmete mensub kişi demektir. Yani, asıl doğduğu hâli üzere devam eden okumayı ve yazmayı öğrenmeyen ümmet anlamına gelir.

Bu açıklamayı, İbn Azîz yapmıştır.

 

İbn Abbas (r. anhuma) ise der ki:

 

— Sizin Peygamberinizi ummî idi. Ne okurdu, ne yazardı, ne de hesab yapardı. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

 

“ Sen, bundan evvel ne bir kitab okumuş ne de onu elinle yazmış değildin.” (Ankebut, 29/48)

Sahih (-i Buhârî)’de İbn Ömer’den rivayete göre Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuş:

 

“Biz, ummî bir ümmetiz. Ne yazarız, ne de hesab yaparız.”12

Şöyle de denilmiştir:

 

Peygamber (s.a.s.), Um el – Kurâ (şehirlerin anası) olan Mekke’ye nisbet edilerek ummî denilmiştir.

 

Bu açıklamayı en – Nehhâs kaydetmektedir.”13

 

Abdullah b. Amr b. El-Âs (r.a.) anlatıyor:

 

Bir gün Rasulullah (s.a.s.), vedâlaşan biri gibi yanımıza çıktı ve şöyle buyurdu:

 

“Ben, Ummî Nebî Muhammedim. Ben, Ummî Nebî Muhammedim. Ben, Ummî Nebî Muhammedim.Benden sonra peygamber gelmeyecektir. Bana sözlerin ilki, sonu ve az sözle çok şey ifade etme özelliği verildi. Cehennemin bekçilerini ve Arş’ın taşıyanları bildim. Aranızda olduğum müddetçe beni dinleyip itaat ediniz. Aranızdan alındığım zaman ise, Allah’ın Kitabı’na sarılıp, helâlini helâl, haramını da haram kabul ediniz.”14

 

İsmail Hakkı Bursevî, “Rûhu'l – Beyân” adlı tefsirinde şöyle diyor:

 

“Ummî, okuyup yazma bilmiyen kimse demektir. Peygamberimiz (s.a.s.)’in ummî olması, O’nun mucizelerinden biridir. Eğer O, iyi bir şekilde okuma-yazma bilseydi, getirdiği Kur’ân’daki mevcud ilimleri, öncekilerin ve sonrakilerin Kitablarını inceleyerek elde ettiği töhmetine maruz kalırdı. Amma Peygamberimiz (s.a.s.), hiç ilim tahsil etmeden, okuyup yazmadan, öncekilerin ve sonrakilerin ilmini içine alan Kur’ân-ı Azîm’i getirdiği için bu, O’nun en açık ve büyük mucizelerinden biri oldu.”15

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

 

“Peygamberlerden hiçbir Peygamber yoktur ki, Ona mucizelerinden (kendi zamanlarındaki) insanların inandıkları kadar verilmiş olmasın. Mucize olarak bana verilen ise, ancak Allah’ın bana vahyettiği  (Kur’ân-ı Kerim)dir. Bunun için kıyamet gününde ben, Peygamberlerin en çok tâbi’i bulunanı olacağım ümid ederim.”16

 

Ayet ve hadislerden zikredilen deliller ile İslâm âlimlerinin açıklamalarından apaçık anlaşılan gerçek, Rasulullah Muhammed (s.a.s.) okuma-yazma bilmeyen Ummî Nebî oluşudur… Bu konuda herhangi bir itiraz şübhe söz konusu olmamıştır… Ancak başta Kadı Ebu’l – Velid el-Bâcî olmak üzere bazı İslâm âlimleri, Rasulullah (s.a.s.)’in son zamanlarında az da olsa okuma-yazma öğrendiğini beyan etmiş ve Sahih-i Buhârî’de yer alan bir hadisi delil göstermişlerdir…

 

El- Berâ (r.a.) anlatıyor:

 

Rasulullah (s.a.s.), (altıncı hicret yılında) Zu’l-Ka’de ayında umre yapmak istedi (ve yola çıktı). Mekke ahâlisi bunu kabul etmeyip Peygamber’in Mekke’ye girmesini engellediler. Nihayet Peygamber, (Hudeybiye’de) Mekkelilerle (gelecek yıl) Mekke’de üç gün ikâmet etmek üzere bir barış anlaşması yaptı. Barış yazısını yazdıkları zaman:

 

“Bu, Allah’ın Rasulü Muhammed’in üzerinde sulh anlaşması yaptığı yazıdır.” Başlığını yazmışlardı. Mekkelilerin müşrik elçileri:

 

— Bizler, bu ‘Allah’ın Rasulü oluşunu’ ikrâr etmiyoruz. Eğer biz, senin Allah’ın Rasulü olduğunu biliyor olsaydık, seni (Mekke’ye girmekten) men’ etmezdik. Lâkin sen, Abdullah oğlu Muhammed’sin dediler. Rasulullah:

 

“Ben, Allah’ın Rasuluyum ve ben, Abdullah oğlu Muhammedim.” dedi.

 

Bundan sonra Ali’ye:

 

“Rasulullah lafzını sil!” buyurdu.

 

Ali:

 — Hayır, vallahi, ben senin (Rasulullah) unvânını ebeden silmem! dedi.

 

Bunun üzerine Rasulullah, yazıyı aldı (Rasulullah lafzını sildi) ve:

 

“Bu, Muhammed ibn Abdullah’ın üzerinde sulh anlaşması yaptığı maddelerdir” diye yazdı.17

 

Ve şu haber:

 

Ebu’ş – Şeyh, Mücahid vasıtasıyla, Avn b. Abdillah’dan babasının şöyle dediğini bildirir:

 

 — Hz. Peygamber (s.a.s.), vefat etmeden önce okudu ve yazdı.

 

Mücahid der ki:

 

Bunu şa’bî’ye anlattığımda:

 

 — Doğru söylemiş. Arkadaşlarımızın da böyle dediğini duydum, karşılığını verdi.18

 

Muhammed Abdülhay el-Kettânî (rh.a.) “et- Terâtîbu’l –İdâriyye” adlı eserinde, “İmam Ebu’l- Velid el- Dâcî” ve O’nun görüşüne katılan diğer âlimlerin bu konudaki beyanlarını, kaynaklarını zikrederek kaydetmektedir.19

 

El- Kettaânî, bu konuda şunu tavsiye etmektedir:

 

“Derim: Daha önce zehebî’nin İbn Mende’nin biyografisinde zikrettiği husus bundan daha güzel olup ona itibar et!”

 

Ve itibar edilmesi tavsiye edilen Zehebî’nin açıklamalarını şöyle kaydeder:

 

“Zehebî yine ‘ Tezkire’ ‘de (2,35) İbn Mende’nin biyografisinde Avn b. Abdillah b. Utbe’ye varan senediyle, O’nun babasından yaptığı şu rivayeti tahric eder:

 

“Nebî (s.a.s.) , yazmadan ve okumadan vefat etmedi.”

 

Zehebî, bunun ardından şöyle der:

 

Yazmak nedir bilmeyen bir ummî olmasından sonra, Rasulullah (s.a.s.)’ın biraz yazmayı öğrenmesinin cevâzına mâni nedir? Muhtemelen vahiy Kâtiblerine, hadisleri ve hükümdârlara gönderilen mektubları yazanlara imlâda bulunmasının çokluğundan dolayı, yazıdan biraz öğrenip anladı ve Hudeydi günü yüce ismini (Muhammed b. Abdullah) yazdığı gibi bir-iki kelime yazdı. Alâmeti (tuğra-imza) yazdıkları hâlde ummî olan birçok hükümdar gibi, bu kadar az miktarda yazmış olması, O’nu ummî olmaktan çıkarmaz.”20

 

İmam Kurtubî (rh.a.):

 

“Bundan önce sen, hiç kitab okuyan değildin ve onu sağ elinle de yazmıyordun. Böyle olsaydı, bâtılda olanlar kuşkuya kapılırlardı.” 21 ayetinin tefsirinde Kadı Ebu’l- Velîd el- Bâcî ve O’nun görüşünü paylaşanların görüşlerini söz konusu etmiş, delillerini tahlile tabi tutmuş, lehte ve aleyhte olan kanaatleri beyan etmiştir…22 Daha sonra kendi görüşünü şu şekilde açıklamıştır:

 

“Derim ki: O, tek bir harf dahi yazmamıştır. Ancak yazı yazanlara emirler vermiştir. Aynı şekilde ne okumuş, ne de harfleri hecelemiştir.”23

 

İmam Hafız İbn Kesîr (rh.a.), “Tefsiru’l- Kur’âni’l-Azîm” adlı meşhur tefsirinde yine aynı ayetin tefsirinde şunları beyan eder:

 

Sonra yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

 

“Bundan önce sen, hiç kitab okuyan değildin ve onu sağ elinle de yazmıyordun.” Yani, ey Muhammed, sen bu Kur’ân’ı getirmeden önce, kavminin arasında hiçbir kitab okumadan ve doğru-dürüst yazı yazamadığın hâlde bir ömür geçirdin. Hattâ kavminden ve başkalarından herkes, senin okuyup yazması olmayan Ummî bir adam olduğunu biliyor. Önceki kitablardaki niteliği de bu şekildedir.

 

Nitekim yüce Allah:

 

“Onlar ki, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de (geleceği) yazılı bulunan Ummî Nebî olan Rasul’e uyarlar.” (A’râf, 7/157) buyurmaktadır.

 

Evet, kıyamete kadar Allah’ın salât ve selâmının üzerine olmasını dilediğimiz Nebîmiz böyle idi. Doğru-dürüst yazamazdı, eliyle tek bir satır, hattâ bir harf dahi yazamazdı. Bunun yerine O’nun önünde vahyi ve çeşitli bölgelere gönderdiği mektubları yazan kâtibleri vardı.

 

Kadı Ebu’l-Velîd el-Bâcî ve O’nun izinden gidenler gibi müteahhir fukaha arasında Nebî (s.a.s.)’in Hudeybiye günü , ‘ bu, Muhammed b. Abdullah’ın üzerinde sulh yaptığı ahiddir’ diye yazdığını iddia edenlere gelince, onları, bu iddiada bulunmaya iten Buhârî’nin Sahih’indeki bir rivayette 'sonra alıp yazdı' şeklindeki ibaredir. Bu rivayet ise, ‘sonrra emretmesi üzerinde yazdı’ şeklindeki diğer rivayet ışığında anlaşılmalıdır.24

 

İşte bundan dolayı mağrib ve meşrık fukahası arasında el-Bâcî’nin bu kanaatini kabul edenlere karşı şiddetli tepki gösterilmiş ve böyle bir görüşü kabul etmediklerini ifade etmiş, bu hususta çeşitli sözler söylemiş, ilim meclislerinde buna dair hutbeler vermişlerdir. Hâlbuki adam - yani el-Bâcî – göründüğü kadarıyla O’nun bu satırı, güzel bir şekilde yazı yazmayı biliyordu iddiasında bulunmak için değil, mucize olarak yazdığını söylemiş görünmektedir.

 

Bazılarının rivayet etmiş olduğu ‘Nebî (s.a.s.), yazmayı öğrenmeden önce vefat etmemiştir’ şeklindeki hadise gelince, zayıf ve asılsız bir rivayettir.”25

 

Ummî Nebî (s.a.s.)!..

 

Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ şöyle buyurur:

 

“Göklerde ve yerde olanların tümü, Melik, Kuddüs, Azîz, Hakîm olan Allah’ı tesbih eder.

O, Ummîler içinde, kendilerinden olan ve onlara ayetlerini okuyan, onları arındırıp temizleyen ve onlara Kitab ve hikmeti öğreten bir Rasul gönderendir. Oysa onlar, bundan önce gerçekten açıkça bir sapıklık içinde idiler.” 26

 

“ De ki : ‘Ey insanlar, ben, Allah’ın sizin hepinize gönderdiği bir Rasuluyum. Ki göklerin ve yerin mülkü yalnız O’nundur. O’ndan başka ilâh yoktur. O, diriltir ve öldürür. Öyleyse Allah’a ve Ummî Nebî olan Rasulüne iman edin. O da, Allah’a ve O’nun sözlerine inanmaktadır. O’na iman edin ki, hidayete ermiş olasınız.” 27

 

Dipnot

1- Sahih-i Buhârî, Kitabu Bed'i'l-Vahy, B. 1, Hds. 3.

                               Kitabu't-Tefsir, B. 352, Hds. 477.

                           Kitabu't-Ta'bir, B. 1, Hds. 1.

                           Kitabu't-Enbiyâ, B. 24, Hds. 67.

Sahih-i Müslim Kitabu'l- İman, B. 73, Hds. 252.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Menâkıb, B. 13, Hbr. 3873.

Muhammed İbn İshak, Siyer-i İbn İshak - Hz. Muhammed'in Hayatı, çev. M. Şafi Bilik, İst. 2012, Sh. 179, Md. 140.

İbn Hişam, İslâm Tarihi - Siret-i İbn Hişam Tercemesi, çev. Hasan Ege, İst. 1985, C. 1, Sh. 312-316.

Taberî, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, çev. Zâkir Kadirî Ugan - Ahmet Temir, İst. 1992, C. 4, Sh. 92-93.

İbnü'l-Esir, el-Kâmil Fi't-Tarih - İslâm Tarihi, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 1985, C. 2, Sh. 49-50.

İbn Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihaye - Büyük İslâm Tarihi, çev. Mehmet Keskin, İst. 1994, C. 3, Sh. 9-10.

2- Rağıb el-İsfhânî, Müfredât, çev. Prof. Dr. Abdulbaki Güneş - Dr. Mehmet Yolcu, İst. 2010, Sh. 94-95. (E. M. M. Md.)

3- İslâm Ansiklopedisi, M.E.B. yayınları, İst. 1993, C. 13, Sh. 104. Nihad M. Çetin'in kaleminden.

4- Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, İst. 2012, C. 42, Sh. 309-310. Mehmet Suat Mertoğlu'nun kalemin'den.

5- A'râf, 7/157.

6- Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Buyû, B. 50, Hbr. 75.

                        Kitabu't-Tefsir, B. 276, Hbr. 360.

Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B. 2, Hbr. 6.

Ebu Cafer Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Taberî  Tefsiri, çev. Hasan Karakaya - Kerim Aytekin, İst. 1996, C. 4, Sh. 132.

Ayrıca bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 2, Sh. 174.

7- Celâleddin es-Suyutî , ed-Dürrü'l-Mensûr  Fi't-Tefsir bi'l-Me'sûr, çev. Zekeriya Yıldız, İst. 2012, C. 6, Sh. 571.

8- Kadı Beydâvî,  Beydâvî Tefsiri, çev. Doç. Dr. Abdulvahhab Öztürk, İst. 2011, C. 2, Sh. 293.

9- İmam Nesefî, Nesefî Tefsiri, çev. Harun Ünal, İst. 2007, C. 4, Sh. 307.

10- et-Taberî, A.g.e. C. 4, Sh. 131.

11- Fahruddîn er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr-Mefâtihu'l-Gayb, çev. Prof. Dr. Suat Yıldırım, Vdğ. Ank. 1991, C. 11, Sh. 98.

12- Sahih-i Buhârî, Kitabu's-Savm, B. 13, Hds. 23.

Sahih-i Müslim, Kitabu's-Siyâm, B. 2, Hds. 15.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu's-Siyâm, B. 4, Hds. 2319.

Sünen-i Nesâî, Kitabu's-Siyâm, B. 17, Hds. 2140-2141.

Not: Bu hadisin şerhinde İbn Hacer el-Askalânî (rh.a.) "Fethu'l-Bârî"'de şöyle der:

"Hz. Peygamber (s.a.s.), birinci çoğul şahıs kipi (biz) kullanmıştır. Burada kastedilen kişi, Rasulullah (s.a.s.) bu sözü söylediği sırada orada bulunanlardır. Fakat herkes bu durumda değildir. Bu bakımdan yazma ve hesap bilmeyen kişiler, ya orada bulunanların çoğuludur ya da Hz. Peygamber (s.a.s.) kendisini kasdetmiştir."

İbn Hacer el-Askalânî , Fethu'l-Bârî - Muhtasar, çev. Soner Duman - Mehmet Odabaşı, İst. 2006, C. 4, Sh. 417.

İmam Nevevî (rh.a.) ise, "el-Minhâc" adlı Sahih-i Müslim Şerhin'de şunları kaydeder:

"Biz, ummî bir ümmetiz. Ne yazarız, ne hesap ederiz. Ay şöyledir ve böyledir ve böyledir.' buyruğu ile ilgili olarak bilim adamları şöyle demektedirler: Ummî demek, annelerin bizi doğurduğu hâl üzere kalmışız demektir. Yazma da bilmeyiz, hesap da yapmayız. Ummî Nebî de bu kökten gelmedir. Bunun, anneye nispet ismi olduğu da söylenir. Aynı zamanda bu, annenin sıfatıdır. Çünkü bu sıfat, çoğunlukla annelerin niteliğidir."

İmam Muhyiddin en-Nevevî, Sahih-i Müslim Şerhi - el-Minhâc, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 2013, C. 5, Sh. 289.

13- İmam Kurtubî, el-Câmiu Li Ahkâmi'l-Kur'ân, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 1998, C. 7, Sh. 480.

14- Celâleddin es-Suyutî , A.g.e. C. 6, Sh. 571. İbn Merdûye'den.

Nûreddin el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, çev. Adem Yerinde, İst. 2007, C. 1, Sh. 460. Hds 778. Hadis, Ahmed b. Hanbel rivayet etmiş olup senedinde zikri  geçen İbn Lehîa zayıftır.

15- İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu'l-Beyân, çev. Doç. Dr. Ömer Çelik - Cafer Durmuş, İst. 2006, C. 6, Sh. 354.

16- Sahih-i Buhârî, Kitabu Fedâili'l-Kur'ân, B. 1, Hds. 3.

                            Kitabu'l-İ'tisâm, B. 1, Hds. 7.

Sahih-i Müslim, Kitabu'l-İman, B. 70, Hds. 239.

Ayrıca bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsed, C. 4, Sh. 341, 451.

17- Sahih-i Buhârî, Kitabu's-Sulh, B. 6, Hds. 9.

                          Kitabu'l-Cizye, B. 19, Hds. 25.

Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Cihad ve's-Siyer, B. 34, Hds. 90-92.

Ayrıca bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 4, Sh. 289, 291, 302.

18- Celâleddin es-Suyutî , A.g.e. C. 6, Sh. 572. Aynı sahifenin 2 nolu dipnotunda:

"Beyhakî (7/42). Beyhakî hadisin kopuk olduğunu söyledi. Ravileri arasında zayıf ve meçhul kişiler vardır." diye kaydedilmiştir.

 Nûreddin el-Heysemî, A.g.e. C. 14, Sh. 212, Hbr. 14017. Bunu Teberânî rivayet etmiş ve şöyle demiştir:

-Bu, münker bir hadistir. Ebu Ukayl ise zayıftır. Bu durum, yüce Allah'ın Kitabı'yla çelişir.

19- Kettânî, Hz. Peygamber'in Yönetimi - et-Terâtîbu'l-İdâriyye, çev. Doç. Dr. Ahmet Özel, İst. 2003, C. 1, Sh. 322-327. 2. Baskı.

20- Kettânî, A.g.e. Sh. 325-326.

21- Ankebut, 29/48.

22- İmam Kurtûbî, A.g.e. C. 13, Sh. 412-415.

23-  İmam Kurtûbî, A.g.e. C. 13, Sh. 415.

24- Enes (r.a.) anlatıyor:

Kureyş, içlerinde Süheyl b. Amr olduğu hâlde Rasulullah (s.a.s.)'le sulh yapmışlar.

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.), Ali'ye:

"Besmeleyi yaz!" buyurmuş.

Süheyl:

- Bismillah'a gelince, biz besmelenin ne olduğunu bilmiyoruz. Lâkin sen, bizim bildiğimiz. 'Senin adınla Allahım' ibaresini yaz! demiş.

Sonra Rasulullah (s.a.s.):

"Allah'ın Rasulü Muhammed'den yaz!" buyurmuş.

Müşrikler:

-Biz, senin Rasulullah olduğunu bilsek sana tâbi' olurduk. Lâkin sen kendi isminle babanın ismini yaz! demişler.

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.):

"Muhammed b. Abdullah yaz!" buyurmuş.

Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Cihad ve's-Siyer, B. 34, Hds. 94.

25- İmam Hafız İbn Kesîr, İbn Kesîr Tefsiri,  çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 2012, C. 8, Sh. 348-349. Ayrıca bkz. Sh. 349'daki 210 nolu dipnottaki tahkika!..

Not: Bu konuda, Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, İst. 1983, C. 8, Sh. 584-585 yer alan açıklamalarına bakınız!

26- Cum'a, 62/1-2.

27- A'râf, 7/158. Ayrıca bkz. Sebe', 34/28. 

 


           

        

          

 

Yazar:
Muhammed İslamoğlu
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul