19 Kasım 2017 - Pazar

Şu anda buradasınız: / HADİSİN KUR’AN’A AYKIRILIĞI MESELESİ

HADİSİN KUR’AN’A AYKIRILIĞI MESELESİ

Hadislerin Kur’an’a aykırılığı meselesi güncelliğini korumaktadır. İlim adamları arasında olsun veya ilimle meşgul olanlar arasında olsun yer yer “bu hadis, Kur’an’a aykırıdır” şeklinde dillendirilen iddialarla karşılaşabilmekteyiz. Bu yazıda bazı sorular ışığında meseleyi ele almaya çalışacağız:

 

Hadislerin Kur’an’a Aykırılığı Bir Problem Midir?

 

Evet, bir problemdir. Şayet sahih bir hadis Kur’an’a aykırı bir mana ihtiva ediyorsa ortada bir problem var demektir. Eğer bu aykırılık kesinse hadis reddedilir. Çünkü Hz. Peygamber’in Kur’an’a aykırı beyanda bulunması düşünülemez. Bu durumda hadis Hz. Peygamber’e ait değil demektir.

 

Hadisleri Kur’an’a Arz Etmenin Dayanağı Var Mıdır?

 

Vardır. Ancak bu dayanaklardan biri çok zayıf ikisi güçlüdür.  Zayıf olanı Peygamberimize atfedilen bir hadistir. Güçlü olanı ise ashabın tavrı ve akıldır. Önce zayıf olanına temas edelim. Peygamberimizin (s.a.s.) “Bir hadîs işittiğinizde onu Kur’an’a arzediniz. Ona muvafıksa rivayet ediniz. Değilse etmeyiniz” dediği bazı kaynaklarda nakledilmiştir. Buna göre hadisler Kur’an’a arzedilecek, Kur’an’a muvafık değilse reddedilecektir. Şunu ifade edelim ki “muvafık değilse” ifadesi iki anlama muhtemeldir. Bir “Kur’an’da yoksa”; iki “Kur’an’a aykırı ise” anlamlarına gelebilmektedir. Bu da çeşitli istismar ve tartışmalara neden olmuştur. Özellikle bu rivayeti “Kur’an’da yoksa” şeklinde anlayanlar hadislere çekinceli davranmak veya hadis tenkidinin önünü açmak istemiştir. Ancak ne var ki, muhaddisler nazarında bu rivayet batıldır. Sadece İbnTeymiye’ye göre biraz daha yumuşak bir ifadeyle “böyle bir hadîs vardır. Lakin zayıftır”.[1]

 

Bununla birlikte bazıları bunu kitaplarında kaydedip delil olarak kullanmaktadır. Buna göre herhangi bir hadisin sıhhatine hükmetmek için Kur'an’a uygunluğu şarttır. Bu anlamda yapılan işe “arz” denir. Şüphesiz bunun amacı bazı hadislerle amel etmemenin yolunu açabilmektir.  Aksi takdirde hiç kimse hadisin kesin olarak Kur’an’a aykırı olması durumunda onunla amel edilebileceğini iddia edemez. Burada hemen şunu ifade etmek gerekir ki, hadislerin Kur’an’a arzı için hadis olmasına gerek de yoktur. Bu, aklın gereğidir. Akıl, Kur’an ile sahih hadis arasında bir aykırılığı aynı anda kabul edemez.

 

Şurası bir gerçek ki, Kur'an-ı Kerim ve sünnetin aynı kaynağa dayandığı, ikisinin de vahiy olduğu Hz. Peygamber’in hata üzere devam etmeyeceği gibi hususları göz önünde bulundurduğumuzda, ikisinin birbirine zıt olmayacağı hakikati ortaya çıkar. Bu sebeple Hz. Peygamber’e isnad edilen her şeyin Kur'an-ı Kerim’e uyup uymadığı meselesi gündeme gelmiştir. Bazıları, "biz rivayet edilen hadislere bakarız, eğer Kur'an’a uygunsa alırız, değilse almayız." demekte ve bu iddialarına da hem Hz. Peygamber, hem de sahabe uygulamalarından deliller getirmektedir. Şunu vurgulamak gerekir ki, bu delillere uyarak –hatta buna bakmadan aklın gereği olarak- hadislerin teoride Kur’an’a aykırı ise reddedilebileceğini söylemek mümkündür. Ancak bunu dillendirenler pratikte daha fazla sahih hadisi tenkit etmeyi, hatta Buharî’de bile olsa sahih hadisleri reddetmeyi amaçlamaktadır. Bugün maalesef aceleci bir yaklaşımla ortaya konulan tenkitler veya uydurma etiketi vurmalar bizi böyle düşünmeye sevketmektedir. Bu tenkitler yapılırken işin ilmî boyutu çok fazla düşünülmemektedir. Mesela yirmi veya otuz sahabinin naklettiği bir hadise hemen “Kur’an’a aykırıdır” veya “israiliyattandır” demek kolay bir hale gelmiş gibidir. Bunda günümüzün eleştirel takılan hadisçilerinin de (!) payı büyük olsa gerektir.

 

Hadislerin Kur’an’a arzı ile ilgili rivayetin delil değeri olmayabilir. Ancak hadisleri, Kur’an’a arzetmek için hadis olmasına gerek yoktur.  Kur’an’a aykırılığı kesin olan hadisler reddedilir. Bu, selim aklın gereğidir. Böyle bir faaliyet için de delil değeri olmayan hadisleri de kullanmamalıdır. Bu hadisten Hz. Peygamber’in beyan yetkisini göz ardı edip “Kur’an’da olmayan hadisler reddedilir” gibi abes bir mana da çıkarılmamalıdır. Doğrusu Kur’an’a aykırı hadisler konusunda hassas olmaktır. Ancak bu ilke istismar edilmemeli, görünüşte aykırı olan hadisler hemen reddedilmemeli, önce anlamaya çalışmalı, te’vil yoluna gidilmelidir.

 

Kur’an’a Arzın Dayanağı Olarak Ashabın Tavrı Nasıldır?

 

Ashab bize dini nakleden ilk nesildir. Onların tavrı dinin nasıl anlaşılıp aktarıldığını göstermesi bakımından metodik olarak da örnek alacağımız unsurlar içermektedir. Ancak ashabla ilgili çifte standart içerisinde olmamalıyız. Mesela onların Kur’an’a arz örneklerini alıp hadis tenkiti yapmak gerekir diyenler, yine onların verdikleri bir fetva karşısında bir hadis hatta ahad hadis duyduklarında nasıl kendi görüşlerinden vazgeçtiklerini de örnek almalıdır. Bize göre ashab bazı hadisleri Kur’an’a arz etmek suretiyle doğru yaptıkları gibi Hz. Peygamber’den sabit olan bir hadise ittiba etmek suretiyle de isabetli davranmışlardır. Burada Kur’an’a arz örneklerini de abartmamak gerekir. Nihayetinde bunlar iki elin parmak sayısını geçmez. Ancak böyle olsa bile bu durum bize hadislerin Kur’an’a aykırı olabileceği ve dolayısıyla Kur’an’la karşılaştırmak gerektiği noktasında bir bilinç de sağlamaktadır. Bu, önemlidir, ancak bunu istismar etmemelidir. Zira aynı ashaba hayatını Resûlullah’ın sünnetine yaşamaya adamıştır. Bunu görmezden gelmek de mümkün değildir. Ashabın, özellikle Hz. Aişe’nin Kur’an’a arz örneklerini Zerkeşi’nin “el-İcâbeli iradi ma’stedrekethuAişeale’s-sahabe” adlı eserinde görmek mümkündür.

 

Sahih Bir Hadis Kur’an’a Aykırı Olabilir Mi?

 

Teorik olarak evet… Çünkü hadisleri nakleden raviler güvenilir olsa da sonuçta birer insandırlar. Güvenilir ravi demek rivayetinde hiç hata yapmayan demek değil, rivayetlerinin test edilmesi sonucu çok az hatası tespit edilen kimse demektir. Dolayısıyla bir sika ravibeşyüz rivayetinden bir kaçında hata yapması muhtemeldir. Bu durum onun güvenilirliğine zarar vermez. Bu demek değildir ki, her sika ravinin Kur’an’a aykırı hadisi vardır. Pratikte bu durum oldukça nadir görülmüştür.

 

Sahih Hadis Kur’an’a Aykırı Oluyorsa Ona Uydurma Demek Mümkün Müdür?

 

Bize göre mümkün değildir. Bu husus günümüzde çok kimsenin, hatta meslekten hadisçilerin bile dikkat etmediği bir husustur. Bu konuda konuşulacaksa muhakkak ıstılaha uygun olarak konuşmak gerekir. Aksi takdirde iş çığırından çıkar ve ilim geleneğinin de fazla bir anlamı kalmaz. Buna göre sahih bir hadisin teorik olarak Kur’an’a aykırı olabileceğini kabul etmek başka ona hemen uydurma etiketi yapıştırmak başka bir şeydir. Uydurma etiketini ancak mevzu olan hadislere yapıştırabiliriz. Zira onu bir yalancı ravi uydurmuştur. Muhaddisler o kadar hassas davranmışlardır ki, -her ne kadar sonuçları aynı olsa da- Peygamber adına yalan uyduranlar ile günlük hayatında yalan söyleyenleri bile ayrı değerlendirmişlerdir. Birincilerinin hadisine “mevzu” derken; diğerini “metruk” olarak isimlendirmişlerdir. Sahih hadislere gelince buna “uydurma” diyemeyiz. Evet, Kur’an’a aykırıdır, fakat uydurma değildir. Peki nedir? Muhaddisler bu durumlar için de ıstılah geliştirmişlerdir. Bu duruma “illet”; böyle hadise ise “muallel” demişlerdir. Çünkü Kur’an’a aykırı olmak suretiyle hadiste bir hata vaki olmuş demektir. Buradan şunu çıkarıyoruz: Kur’an’a aykırı hiçbir hadisle amel edilmez, ancak Kur’an’a aykırı her hadis uydurma demek değildir. Sika, yani güvenilir raviden sadır olan Kur’an’a aykırılık durumu illet adını alırken; yalancı bir ravinin naklettiği hadis mevzu olarak isimlendirilir.

 

Bu çerçevede Ebubekir Sifil’in şu düşüncelerini aktarmak faydalı olacaktır:“Bana göre bu kabil itirazların önemli bir bölümünün arka planında, bu ve benzeri hükümlerin ‘çağdaş anlayış’la bağdaşmadığı kabulü temel bir yer tutuyor. Yani itiraz sahipleri genellikle ‘bunu kime nasıl izah ederiz’ endişesiyle hareket ediyor. Elbette bu psişik durum başlı başına ele alınması gereken temel bir ‘mesele’; ancak burada bu nokta üzerinde duracak değilim… Kur’an’a aykırı olduğu gerekçesiyle ‘uydurma’ olarak damgalanan hadisler konusunda, –‘tarihsellik’ söylemini bir kenara bırakırsak– bu arkadaşların farkında olmadan yüklendikleri ve fakat taşımaktan da sürekli kaçındıkları önemli bir ‘yük’ var: ‘Bu hadisleri kim, niçin, ne zaman ve nasıl uydurmuştur?’ sorusuna cevap bulmak. Bu noktada sorulması gereken sorular şunlar: Ehl-i Kitap ile ilişkilerini İslam Hukuku’nun çizdiği sınırlar içinde ‘belli bir mesafede’ tutan bir toplumsal yapıda nasıl olmuştur da Ehl-i Kitab’a ait kimi anlayış ve uygulamalar Müslümanlar arasına bu kadar yaygın ve kolay biçimde sızmış, –hadi ‘avam’ı geçelim– ‘alimler’ tarafından hemencecik benimsenip kitaplara geçirilerek İslam’ın yegâne hükmü haline getirilmiş, hatta bu da yetmiyormuş gibi ‘hadisleştirilerek’ Hz. Peygamber (s.a.s.)’e isnat edilmiştir? Sosyo-kültürel ve dinî bakımdan ‘zımmîler’in –ya da daha genel anlamda ‘kâfirler’in– etkisine bu denli açık, dolayısıyla dinî ve toplumsal dokusu bu derece çürük bir toplumun ‘kendisi’ olmaktan uzaklaşmış olması hasebiyle bize intikal ettirdiği dinî, ilmî, kültürel ve medenî (medeniyete ait) değerlerin sahiciliği iddia edilebilir mi? Sosyolojik olarak bir toplumun bu kadar kısa bir süre içinde bu derece yabancılaşabileceğini söylemek mümkün müdür?”[2]

 

Bu noktada hatırlatmak gerekir ki, oryantalistler Müslüman eleştirel takılanlardan daha dürüst davranmışlardır. Çünkü oryantalistler hadis külliyatının uydurma olduğunu iddia etmekle kalmamış, yukarıda bahis konusu edilen “yük” yani bunların nasıl, ne zaman, kim tarafından uydurulduğunu ispat etmek için büyük çaba sarfetmiş ve belirli yöntemler geliştirmişlerdir. Bu yöntemlerin tutarlı olup olmadığı başka bir konudur. Ki, hem kendi içlerinden hem de Müslüman ilim adamları tarafından bu yöntemlerin isabetsiz olduğunu ispat edenler olmuştur. Ancak eleştirel takılan Müslümanlar ise sadece bu hadis Kur’an’a aykırıdır, uydurmadır, israiliyattandır demekle yetinmişlerdir.

 

Kur’an’a Aykırı Kaç Sahih Hadis Vardır?

 

Bunu bilmek mümkün olmamakla birlikte Kur’an’a aykırı olduğu iddia edilen tüm hadislerin tek tek derlenip incelenme ihtiyacını da ortaya koymaktadır. Tarafımızdan yapılan bir çalışmada (Kur’an’a Aykırı Görülen Hadisler, İnsan Yayınları, İstanbul, 2014) doksana yakın hadis tespit edilmiş ve değerlendirilmiştir. Kur’an’a aykırı olduğu iddia edilen sahih hadisler tam olarak bu kadar olmasa bile bundan çok da fazla değildir. Şunu ifade edebilirim ki, sahih olup da Kur’an’a aykırı olduğu ortaya çıkan hadisler bir elin parmak sayısını geçmez. Hatta onlar bile tartışmalıdır. Tahminen onbine yakın sahih hadis olduğunu düşünürsek Kur’an’a aykırı olabilecek hadisler on-on beşi geçmez.

 

Ancak Kur’an’a Aykırı Olduğu İddia Edilen Çok Hadis Vardır

 

İddia ayrıdır, gerçek ayrıdır. Doğrudur, çok iddia vardır. Her önüne gelen rahatlıkla “bu hadis Kur’an’a aykırıdır” diyebilmektedir. Ama biraz araştırıldığında gerçekte bir aykırılığın olmadığı anlaşılmaktadır.

 

Acaba Gözden Kaçırılan Husus Ne Olabilir?

 

Basit ama önemli bir noktadır gözden kaçırılan. Mesela mantık hatası yapılıyor genellikle. Basit bir örnek vermek gerekirse şu iki cümleye dikkat edelim: “Ali okula gitti” ve “Ali eve gitti”. Ali okula mı gitti, eve mi? Her ikisine birden nasıl gidebilir? Bu iki cümle arasında hemen bir aykırılık olduğunu iddia edebiliyoruz. Oysa Ali önce okula, sonra eve gitmiş olabilir. Ali dün okula gitmiş, bugün evde olmuş olabilir. Kısaca farklı ihtimaller dikkate alınmalıdır. Zira mantıkta bir cümlenin çelişiği mesela “A, B’dir” değil, “A, A değildir” şeklindedir. Aslında formel mantıkta bu bir çelişki sayılabilir, ama dil ve bağlam ilişkisinin esas olduğu bir metin tahlilinde bunun bile bir yorumu olabilir, dolayısıyla çelişki sayılmayabilir.

 

Hataya Sebep Olan Başka Noktalar Var Mıdır?

 

Vardır. Kur’an’a aykırılığı ispat etmede kolaya kaçıldığı bir vakıadır. Zira Kur’an’a arz işleminde de ortaya çıkabilecek sorunlar vardır. Bu noktada en büyük sorun Kur’an’ın bütünlüğünü gözden kaçırmaktır, ona parçacı yaklaşmaktır. Biz genelde işimize gelen ayetlere arz işlemini yapmaktayız. Mesela gaybî hadisleri reddetmek için onları siyakına sibakına bakmadan “Ben sadece bir beşerim” ayetine arz ediyoruz. Ama Allah’ın razı olduğu elçilerine gaybı bildirebileceği ayetini görmezden geliyoruz. Şefaatle ilgili hadisleri şefaatin olmadığını bildiren hadislere arz ediyoruz. Ancak şefaati ispat eden pek çok ayeti görmezden geliyoruz. Hadislerin Kur’an’a aykırılığı söyleminde bu hata çoğu kez tekrarlanmaktadır.

 

Diğer taraftan hadislerin Kur’an’a aykırılığında “kesinliğe” dikkat edilmediği de bir vakıadır. Herkes aklınca aykırılık görmekte, bunun kesinlik arzedip arzetmediğine bakmamaktadır. Bu da keyfi bir arz işlemi ortaya çıkarmaktadır. Bu çerçevede kendi öznelliğimiz üzerinde biraz daha düşünmemiz gerekir. Kur’an ve hadis arasında gördüğüm ilişki acaba benden kaynaklanabilir mi, sorusu üzerinde durmalıyız. Acaba psikolojik, sosyolojik, modernizmden kaynaklanan sorunlar, kısaca ideolojik sebeplerle Kur’an ve hadis arasında yanlış bir ilişki kurmuş olabilirim mi diye kendimizi sorgulamalıyız.

 

Tarihte Kur’an’a Arz Konusunda Mezheplerin Görüşü Nasıldır?

 

Kısaca arzetmek gerekirse;

 

1. Ashab yukarıda değindiğimiz gibi az bir örnekte hadisleri Kur’an’la karşılaştırmıştır. Onların hadisleri Kur’an’la karşılaştırması ve tenkit etmesi asla onlara uydurma denildiği anlamına gelmez. Onlar hadiste bir hatanın vaki olduğunu tespit etmiş ve ravisini de uyarma gereği hissetmişlerdir. Gerçekten bu örnekler oldukça azdır.

 

2. Ehl-i sünnet içinde Kur’an’a arz işlemine karşı çıkan yoktur. Aklın gereği olarak bu kabul edilmektedir. Ancak pratikte bu konuda hassas olunması gerektiği noktasında uyarılar yapılmıştır. Belki en son çare ve tüm yollar tüketildikten sonra başvurulması gereken bir yol olarak benimsenmiştir. Bununla birlikte ehl-i sünnet içinde Hanefiler, Kur’an’a arz üzerinde daha fazla durmuş, usûl eserlerinde de ilgili hadise yer vermişlerdir. Bu durum, onların Kur’an ve haber-i vahid ilişkisinde ortaya koydukları kriterlerden kaynaklanmaktadır. Hanefiler, Kur’an’a arzı kabul etseler bile onda ısrarcı olmamışlar, hadisleri te’vil imkanı varsa bunu yapmaya çalışmışlardır. Zira Hanefilerin füru kitaplarına bakıldığında hadislerin fıkhın esasını oluşturduğu görülür.

 

3. Ehl-i bid’at mezhepler ise sıklıkla hadisleri Kur’an’a arzetmeye, ardından fazla düşünmeden reddetmeye çalışmışlardır. Haklarında fazla kaynak bulunmayan Haricilerin Kur’an’a aykırı gördükleri hadisleri red ettikleri bilinmektedir. Hilafetin Kureyşiliği ve recm cezası bunun örnekleridir. Mutezile ise bu kriteri daha fazla işletmiştir. İbn Kuteybe’nin Te’vilumuhtelefi’l-hadis adlı eserinde bunu görmek mümkündür. İbn Kuteybe, başta Mutezile olmak üzere diğer fırkaların Kur’an’a aykırılık iddialarına çok güzel cevaplar vermiştir. Bu da aslında, iddia sahiplerinin aceleci bir yapıya sahip olduklarını, biraz düşünüldüğünde ve araştırıldığında hadislerin anlaşılabileceğini ortaya koymaktadır.

 

 

Kur’an İle Hadis Çeliştiğinde Nasıl Bir Metot Takip Edilmelidir?

 

Kur’an ile hadis çeliştiğinde takip etmemiz gereken metot bellidir. Bir kere hadisin sahih olup olmadığından emin olmalıyız. Sahih ise bu çelişikliğin gerçek olup olmadığına bakmak durumundayız. Yani çelişiklik görünürde de olabilir gerçekte de. Zaten çoğu çelişiklik iddialarıgörünürde olmaktadır. Çelişiklik görünürde ise Kur’an ile hadis arasını te’vil (yorum) yoluyla cemetmeliyiz. Cemetme imkanı yoksa işte o zaman gerçek bir çelişki var demektir. Bu durumda elbette Kur’an’ı tercih edeceğiz. Artık hadiste raviler tarafından bir hata yapılmış demektir.

 

Son Olarak Hadislerin Kur’an’a Aykırı Olduğu İddiasına Bir Kaç Örnek Verebilir Misiniz?

 

Yukarıda bahsi geçen çalışmamızda bol örnek vermiş bulunuyoruz, ancak burada da faydalı olur düşüncesiyle 4-5 örnek sunmakla yetineceğiz:

1. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Her kim rızkının bollatılmasını ve ecelinin te’hir edilmesini isterse, akrabalarıyla ilgilensin”.[3]

 

Bu hadîs şu âyete aykırı görülmüştür: “Ecelleri geldiğinde ne bir saat te’hir edilirler ne de öne alınırlar”.[4] Bu teâruzun üç şekilde cemedilebileceği söylenebilir:

 

a. Ömrün artması, taata ulaşılması sebebiyle ömrün bereketli kılınmasından kinâyedir. Zira sıla-i rahim, taata ulaşmaya sebep olur ve masiyetten korur. Benzer hadîsler de vardır. Sadaka vermenin ömrü uzatması gibi… Bu, insanın manevî olarak huzur bulduğu, dolayısıyla hayatı dolu dolu yaşadığı, ömrünün bereketli kılındığı anlamına gelir.

b.  Ömrün artması hakikat de olabilir. Ancak bu, ömürle ilgilenen meleğin bilgisine nispetledir. Âyetin delâlet ettiği şey ise, Allah’ın ilmine nispetledir. Mesela meleğe şöyle denilir: Falanın ömrü sıla-i rahim yaparsa yüz senedir, yapmazsa altmış senedir. Allah’ın ilminde sıla-i rahim yapıp yapmayacağı önceden vardır. Allah’ın ilminde olan, ne te’hir edilir ne de öne alınır. Meleğin ilminde olanda ise, artma-eksilme mümkündür. Şu âyet buna işaret eder: “Allah dilediğini siler, dilediğini bırakır, Ümmü’l-kitab O’nun katındadır”.[5]Silme ve bırakma meleğin bilgisine nispetledir. Ümmü’l-kitab’da olan, Allah’ın ilminde olandır ki, onda silme olmaz.

 

c. Bunun başka bir anlamı da ömrün uzaması, ölümden sonra hayır ve hasenat defterinin kapanmamasıdır. Bilindiği gibi sadaka, mal yanında ilim ve irfan ile de olmaktadır. Mü'minlere faydalı bir eser neşreden bir âlimin sevap defteri ölümüyle kapanmaz. Bu ise onun ömrünün uzaması demektir. Zira ömrü uzadıkça hayır ve hasenatına devam edecek olan o zat, aynı işi ölümden sonra da yapabildiğine göre manen hayattadır demektir.

 

2. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Ben, Meryem oğluna insanların en yakınıyım. Peygamberler anaları ayrı babaları bir evladlardır. Benimle İsâ arasında bir peygamber yoktur”.[6]

 

Bu hadîs şu âyete aykırı görülmüştür: “İbrâhîm’e insanların en yakını ona tabi olanlarla şu Peygamber ve iman edenlerdir”[7] İbn Hacer burada anlaşılmayacak bir durumun olmadığını belirtir. Ona göre Hz. Peygamber Hz. İbrâhîm’e en yakın olduğu gibi Hz. İsâ’ya da en yakındır. Hz. İbrâhîm’e yakınlığı ona uyma, tabi olma yönünden, Hz. İsâ’ya yakınlığı ise onun zamanına yakın olma bakımındandır.[8]

 

3. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Allah iyilikleri ve kötülükleri takdir edip yazmıştır. Sonra bunların ne olduğunu beyân etmiştir. Her kim iyi bir iş yapmak diler de yapamazsa, Allah o kimseye bir iyilik sevabı yazdırır. Her kim iyi bir iş yapmayı diler ve yaparsa, Allah o kimseye on iyilik sevabından yediyüz misline kadar yazdırır…” (Buhârî, Rikâk, 31)

 

İbn Hacer’in belirttiğine göre sırf iyilik istemekten dolayı sevap yazılmaktadır. Çünkü iyilik isteği hayrdır ve kalbin amelidir. İbn Hacer, bu durumda “Kim bir iyilikle gelirse onun için on misli vardır.” (Enâm, 160) âyetinin umumuyla bir iyilik isteğine bir sevap veren hadîsin arasında problem olduğunu belirtir ve şu şekilde cevap verildiğini kaydeder: “Âyet düşünüleni yapmaya, hadîs ise, sırf iyiliği düşünmeye hamledilir.”  Yani sırf iyiliği düşünmekle bir sevap; o iyiliği yapmakla on misli sevap alınır.

 

4. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Allah, konuşmadıkça veya yapmadıkça nefislerinden geçirdikleri şeylerden dolayı ümmetimi affetmiştir.” (Buhârî, Talak, 11)

 

İbn Hacer ve Aynî bu hadîsin “Fakat Allah sizi kalplerinizin kazandığı şeyle sorumlu tutar.” (Bakara, 225) âyetinin zahirine muarız olduğunu belirtmiştir. Onların ifadesine göre âyette kalp fiillerinin kalpte istikrar bulmasıyla onlardan sorumlu olunması söz konusudur. Hadis ise kalpten geçen şeylerden dolayı yapmadığı müddetçe kişiyi sorumlu tutmamaktadır. Bu durumda mezkûr hadîs kalp fiillerinin kalpte istikrar kılmamasına hamledilmelidir. Yani kişi, kalbinde kökleşmemiş, yerleşmemiş, azmetmediği düşüncelerden dolayı mes’ul değildir. Dolayısıyla mana “Allah kalpte istikrar bulmayan fiilleri affetmiştir.” şeklinde olur. Allah geçmiş ulemadan razı olsun. Bu, gerçekten güzel bir yorumdur.

 

5. Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Yahudi ve Hıristiyanlara önce siz selam vermeyin!”[9]

 

“Onlar selam verdiklerinde  ‘es-samualeykum/ölüm üzerinize olsun’ derler, siz de ‘ve aleykum’ diyerek mukabalede bulunun”.[10]  Sahih bir hadîstir.

 

Ashab “Ehl-i Kitab bize selam veriyor. Nasıl karşılık verelim?” diye sorduklarında Allah Resulu “ve aleykum” deyiniz, buyurmuştur.[11]

 

Müsned’de “Müşriklerle yolda karşılaştığınızda önce siz selam vermeyin! Onları yolun en dar kısmından (geçmeye) zorlayın” ifadesi geçer.[12]İsnadı hasendir.

 

Bütün bu hadislerin şu ayetlere aykırı olduğu akla gelebilir:

 

“Babası: "Ey İbrahim! Sen benim tanrılarımdan yüz çevirmek mi istiyorsun? Bundan vazgeçmezsen mutlaka seni taşlarım; uzun bir süre benden uzaklaş git." dedi. İbrahim şöyle cevap verdi: "Sana selam olsun. Senin için Rabbim'den mağfiret dileyeceğim, çünkü O, bana karşı çok lütufkardır." (Meryem, 46-47)

 

“Rahmân'ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara laf attığında (incitmeksizin) "Selam!" derler (geçerler)” (Furkan, 63)

 

“Onlar, boş söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirler ve: Bizim işlerimiz bize, sizin işleriniz size. Size selam olsun. Biz kendini bilmezleri (arkadaş edinmek) istemeyiz, derler.” (Kasas, 55)

 

Hadisler kafirlere önce selam vermeyi yasaklarken ayetler kafire selam verilebileceğini göstermektedir.

 

Ulemanın konuyla ilgili görüşlerinden şu sonuçlar ortaya çıkmaktadır:

 

1. Şu veya bu şekilde hukukumuz olan kafirlere selam vermek caizdir.

 

2. Bu selam cennetliklerin, yani mü’minlerin birbirine söyledikleri rahmet ve bereket selamı değil, merhaba, günaydın anlamında bir dünya selamıdır. Bununla “benden size bir zarar gelmez, esenlik içinde kalın!” kastedilmektedir.

 

Ömer Nasuhi Bilmen’in yorumuyla Hz. İbrahim babasının o şiddetli mukabelesine karşı yine nezaketten, hayır dilemekten ayrılmadı, bilakis (dedi ki: Sana selâm olsun) yani endişe etme, ben selâmetine dua etmekteyim. Yahut seninle barış halinde mütarekede bulunmuş durumdayım, sana bir fenalık yapacak değilim.

3. Mü’minlerle din konusunda savaşmış, onlara zorluklar çıkarmış, zulmetmiş, hainlik düşünmüş, horlamış olanlara önce selam vermek caiz değildir.

 

4. Dolayısıyla ayetler hukukumuz olan kimselere, ayrıca cahil olan kafirlere selam verilebileceğini gösterirken hadisler mü’minlere zorluk çıkaran, onlara ihanet eden, zulmeden kafirlere önce selam verilemeyeceğini ortaya koyar. Bu açıdan aralarında bir tenakuz yoktur.

 

Dipnot



* R.T.E.Ü. İlahiyat Fakültesi Hadis Anabili Dalı Öğr. Üyesi

[1]- Mecmû’uFetâvâ, XVIII, 382.

[2]- http://ebubekirsifil.com/index/kurana-aykiri-hadis-soylemi/

    [3]- Buhârî, Edeb, 12.

    [4]- A’râf, 34.

    [5]- Ra’d, 39.

   [6]- Buhârî, Enbiyâ, 48.

   [7]- Âl-i İmrân, 68.

   [8]- Fethu’l-barî, VII, 163.

[9]- Ebu Davud, Edeb, 137.

[10]- Ebu Davud, Edeb, 137.

[11]- Ebu Davud, Edeb, 137.

[12]- II, 525.

 


Yazar:
.
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul