18 Ocak 2018 - Perşembe

Şu anda buradasınız: / VAHŞİ DÜŞMANA KARŞI ONURLU ZAFER

VAHŞİ DÜŞMANA KARŞI ONURLU ZAFER



Herhangi Bir Hukuk ve Ahlâk Ölçüsü Olmayan Düşmanla Savaşmak

 

Moğolların hızla yayılmalarının sebebi hiçbir savaş hukukuna ve ahlâkına sahip olmamalarıdır. O yüzden sadece cephede silahlı güçlerle çarpışmamış, onların masum çocuklarına, bakıma muhtaç yaşlılarına, dokunulmaz eşlerine de saldırmış, hâkim oldukları bölgelerde insanların evlerini, iş yerleri yakmış, arazilerini imha etmiş, hedef aldıkları toplulukları toptan düşman addetmiş ve hepsini birden çaresiz bırakmak suretiyle teslim olmaya zorlamışlardır.

 

İnsanların çoğu böyle bir vahşet önünde duramayacaklarını düşünerek teslim oldular. Maruz kaldıkları durumun korkunçluğu, vahşeti karşısındakileri yıldırmak ve boyun eğmeye zorlamak için bir yöntem olarak kullanan güce teslim olmanın kendilerini güvenceye kavuşturmayacağını düşünmelerini engelledi.

 

Filistin'i işgal altında tutan siyonistlerin anlayış ve yöntemleri de Moğollarınkiyle aynıdır. Herhangi bir savaş hukukuna ve ahlâkına bağlı değiller. Onlar için mümkün olan meşrudur. Kendini insan veya herhangi bir inanca yahut siyasi anlayışa mensup saymanın koyduğu yasak yoktur. Sadece yapacaklarının geri dönüşünün nasıl olacağını hesap ederler.

Bir Tarafta Askerler Diğer Tarafta Herkes Öldürülüyor

 

İşte böyle bir düşmanla savaşmak çok zordur. Çünkü senin bağlı bulunduğun bir inanç, ilke ve yasak çizgisi var. Düşmanın önünde böyle bir engel yok. Sen onunla savaş hukukuna ve ahlâkına göre mücadele etmek zorundasın. Benimsediğin ilkelerin onaylamadığı bir fiil yaptığın zaman bütün herkesin hedefi haline gelirsin. Fakat düşmanın sana saldırmada bütün çizgileri aşsa da sorgulanmaz.

 

Bundan dolayı normalde Filistin toprakları üzerinde gayri meşru bir hâkimiyet kurduğundan işgalci konumunda olan siyonist saldırgan hiçbir ölçü ve sınır tanımaksızın insanları katlettiği için meşru haklarını savunan Filistinliler tarafında bütün herkes katlediliyor. Kundaktaki bebekten yatalak ninelere kadar herkes işgalci siyonistin vahşi saldırılarına hedef oluyor.

 

İşgalci saldırgan bunu sadece karşısına aldığı halkın tümünü, "doğduklarında onlar da terörist olacak" diyerek doğmamış bebeklerini bile düşman saydığından yapmıyor. Aynı zamanda yıldırmak, çaresiz ve savunma gücünden yoksun bırakarak teslim olmaya zorlamak için yapıyor. O yüzden içecek sudan yoksun kalmaları için su kuyularını, yaralılarının tedavi görmelerini engellemek için hastanelerini ve ambulanslarını, tamamen karanlıkta kalmaları için elektrik santrallerini, yiyecekten yoksun kalmaları için tarım arazilerini ve gıda depolarını, sokaklarının pislikle dolması için tasfiye kanallarını vuruyor.

 

Bütün bu hizmetlerin tahribi siyonist saldırganın saldırıları rastgele yapması ve büyük yıkımlar yapmaktan çekinmeden gerçekleştirmesi sebebiyle olmuyor. Bu hizmetleri özellikle ve hedef alarak vuruyor. Direniş güçlerinin askeri noktalarından birini belirlediğinde anında ve nokta atışı gerçekleştirmesine imkân verecek teknolojiye sahip işgalcinin su kuyularını veya diğer altyapı hizmetlerini şaşırmadan tahrip edebilmesinin rastgele atışlardan kaynaklandığını söylemek mümkün değildir. Vakıayı gördükten sonra işgalci siyonistin vahşette sınır tanımama konusunda ne kadar ileri gittiğini anlamamak saçmalık olur.

 

Zalimler Tek Cephede Zulme Karşı Duranlar Dağınık

 

Filistin'de meşru haklarını savunan, vatanları işgal edilmiş, hakları gasp edilmiş, değerleri ayaklar altına alınmış halkın zor durumda kalmasının en önemli sebeplerinden biri de zalimlerin tek cephede birleşmelerine rağmen zulme karşı duranların dağınık, güç birliği ve ittifak oluşturamamış halde olmalarıdır.

 

Uluslararası emperyalizm, Filistin'de işgalci olmasına ve vahşette sınır tanımamasına rağmen siyonistin saldırılarını nefsi müdafaa sayarak bütün gücüyle yardım ediyor. Emperyalizmin zulüm uygulamalarını kitabına uydurmak amacıyla kurulmuş BM gibi uluslararası kuruluşlar da olayların önüne geçmek için çalışıyormuş görünümü vermesine rağmen kirli oyunlarla işgalci saldırganların önlerini açmaya çalışıyor.

 

Daha önce Filistin davasına sahip çıkıyormuş görünen ve onu Arap ulusçuluğunun kutsal davası gibi lanse eden ama perde arkasında emperyalist güçlerle ilişkilerinden dolayı ihanet eden Arap diktatörler Gazze'ye yönelik son saldırıda bütün örtüleri atarak saldırgan siyonistlere açıktan destek verdiler. Özellikle Suud Krallığı'nın ve Mısır cuntasının hizmetindeki medya organları Gazze'yle ilgili yayınlarında siyonist medyanın hayli önünde gidiyorlardı. Mısır cuntası yaralıların çıkması için bile Rafah kapısının açılmasına fırsat vermezken işgalci siyonist saldırırken o da daha önce tamamını imha ettiğini söylediği tünellere ilaveler yapmak için yeni yıkımlar gerçekleştirdi.

 

Çünkü Arap dünyasındaki dikta rejimleri Filistin direnişinin zulüm altındaki Arap toplumların özgürlük mücadelesi başlatmasında rolü olduğunu, İslâmi mücadelenin azminin kırılması için Filistin'deki İslâmî hareketin dağıtılması, bunun için gerektiğinde o harekete destek veren halkın da hırpalanmasına göz yumulması gerektiğini düşünüyorlardı.

 

Zulmü reddedenlerin sayısı az olmasa da aralarında güç birliği, dayanışma, koordinasyon yok. Bazıları sadece kendi iç âlemlerinde mazlumların mevcut durumdan kurtulup iyi hayat şartlarına kavuştukları bir dünya hayal etmeyi yeterli buluyorlar. Zulme karşı mücadelede her ne şekilde olursa olsun fiilen yer almaları halinde hayal kurma fırsatı bile bulamayacaklarını düşünerek zulme tepkilerin ortaya konduğu eylemlerin uzağından dolaşmayı tercih ediyorlar. Bazıları ekran karşısında zalimlere söverek veya aile halkına konferans vererek görevlerini yerine getirmiş olacaklarına inanıyorlar. Geri kalanlar da zaten toplumların çok az bir kısmını oluşturuyor ve onlar da farklı düzeylerde etkinliklerde yer alsalar dahi aralarında bir dayanışma olmaması zalimlerin gözünü korkutmaya yetecek bir kitlesel tavır ortaya konmasını engelliyor.

 

Vahşete Teslim Olmakla Güvenceye Kavuşmak Mümkün müdür?

 

Bütün bunlar gerçekten zor bir düşmana karşı oldukça zor savaş verildiğini gösteriyordu. Ama bütün zorluklara yenilerek vahşi düşmana teslim olmanın da Filistin halkına getireceği bir şey yoktu. Bu halkın kendini her yönden kuşatan vahşi düşmana teslim olması hiçbir yönden güvenceye kavuşturmayacaktı. Karşılarındaki düşman zaten vahşi bir canavardı ve kendini güçlü karşısındakini de yenilgiyi kabul etmiş halde görmesi durumunda daha büyük bir kıyım gerçekleştirmekten çekinmeyecekti.

 

Uluslararası ve bölgesel güçler de; "Düşmanınız insafsız, fiili mücadele ağır kayıplar vermenize neden oluyor. Üstelik düşman sizin fiili mücadelenizi saldırılarına gerekçe yapıyor. Gerekçeden yoksun bırakılması durumunda ona engel olabiliriz" diyecek durumda değil. Tam aksine hakları gasp edildiği için zaten mağdur olan halka uyguladığı şiddette siyonist saldırganın önünü açık tutmakla kalmıyor, her alanda destek veriyor.

 

Mazlumların Önünde Tek Seçenek Var: Zulme Karşı Direnmek

 

Her türlü ahlâkî ölçüden yoksun zulüm düzenlerinin ittifakıyla karşı karşıya olan bir toplum gerçekten zor durumda olsa da önündeki tek seçenek zulme karşı durmak ve direnmektir. Çünkü direnmenin getireceği sonuç; ya zafer veya zulmün kuşatmasından kurtulmak ya da zillete razı olmadan, onurla bu dünyadan ayrılmaktır.

 

Bazıları Filistin halkının ve onun haklarını savunan direnişin işgalci siyonistten fazla kayıp vermesine  rağmen işgale karşı durmasını anlamakta zorlanıyor ve eleştiride bulunabiliyorlar. Haklarına sahip çıkmamanın, direnmemenin, teslim olmanın o insanları daha iyi bir konuma getirmeyeceğini, en azından kendilerine bir can güvencesi bile kazandırmayacağını düşünemiyorlar. Ayrıca teslim olmanın ve bütün haklarından vazgeçip köleleştirilmiş halde yaşamaya razı olmanın o insanlar açısından haklarına sahip çıkma azmini koruyarak onurla ölmeye tercih edilecek bir şey olmadığını dikkate almıyorlar.

Vahşette Sınır Tanımayanlar Aynı Zamanda Korkaktır

 

Vahşette sınır tanımamak, baskın çıkma ve hedef aldıklarını yıldırmada etkili olsa da onların kendilerini güçlü görmelerinin asıl sebebi zulmettiklerinin yalnızlaştırılmasıdır. Yalnızlaştırmanın önüne geçilmesi ve mücadelenin desteklenmesi durumunda vahşette sınır tanımayanların aslında çok korkak oldukları görülür. Çünkü her ne kadar bağlı oldukları ahlâki değer bulunmasa da saldırgan tutumlarında yine suçluluk ruhu içindedirler. Zulmettiklerini, haksızlık ettiklerini ve mazlumların güçlerini birleştirmeleri durumunda önlerinde durulamayacağını bilirler. Zira onlar kendi rahatları, karşılarına çıkanlar ise gasp edilen meşru haklarını geri almak için mücadele etmektedirler. Rahatlarını korumak ve gasp ettiklerini ellerinde tutmak için savaşanlar rahatlarının bozulmasıyla azimlerini kaybetmeye başlarlar. Diğerleri ise rahatlarını zaten kaybetmişlerdir ve meşru mücadeleleri için yeni fedakârlıklara hazırdırlar. Siyonist katillerin tüm dünyayı arkalarına almalarına rağmen Filistin direnişinin azmini kıramamalarında bu realitenin önemli rolü var.

 

İlerleyiş İçinde Olan Siyonist İşgalci Değil İslâmî Direniştir

 

Zikrettiğimiz sebeplerden dolayı işgalcilerin Filistinlilere yönelik saldırılarında gerçekten ağır kayıplar verildi ve büyük bedeller ödendi. Ama şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki ilerleyiş içinde olan siyonist işgalci değil Filistin direnişi, hak ve özgürlük mücadelesidir.

 

Direniş, Gazze'nin üçte birini özellikle de sahil bölgesini gasp etmiş ve buralara lüks yalılar inşa etmiş olan işgalciyi 2005'te oradan çıkarmayı başardı. O zaman inşa ettikleri o pahalı yalıları kendi elleriyle yıkıp çıkan siyonistin aslında direnişe yenilmediği, daha güçlü bir şekilde geri dönmek için çıktığı yönünde bir yığın komplo teorisi üretilmişti. Oysa bu teorilerin tümü saçmaydı ve direnişe yenilmemiş işgalcinin tüm lüks yalılarını eliyle yıkıp çıkması akıl dışıydı.

 

İşgalci siyonist Gazze'den çıkarıldıktan sonra 2008 sonunda başlattığı, bölgeyi yeniden işgal etmeyi amaçlayan ve 22 gün süren saldırısında fosfor bombaları atmak dâhil vahşeti son raddesine kadar kullanmasına rağmen ağır yenilgi aldı. Başta bölgeyi tekrar işgal edip adamlarına teslim etmeyi amaç olarak belirlemesine rağmen sonra Gazze sınırından içeri girmeye zorladığı askerlerinin perişan olması karşısında geri çekilmek zorunda kaldığını tüm dünyanın görmesine rağmen "biz amacımızı gerçekleştirdik" diyerek savaşı tek taraflı durdurduğunu açıkladı. Bu ağır yenilgi Ehud Olmert'in de siyasi hayatının sonu oldu.

 

İşgalcinin 14 Kasım 2012'de başlattığı ve sekiz gün süren savaşındaki yenilgisi daha ağır oldu. O yüzden direnişin tüm şartlarını kabul ederek ateşkese razı olmak zorunda kaldı.

 

Öte yandan bilindiği üzere Filistin direnişi bu mücadeleyi 1987'de intifada için meydanlara çıktığında sapanlarla ve taşlarla başlatmıştı. Sonra küçük çaplı silahlı mücadele başlattı. Bu, işgalcileri geri adım atmaya zorlama amaçlı ve şehit Yahya Ayyaş'ın planladığı düşünülen şehadet eylemleriyle sürdü. Ardından kısa menzilli füzeler üretildi. Bu füzeler ilk etapta "Gazze kabuğu" adı verilen 15 km çaplı bölgede etkili oldu. Saldırılar başlatıldığında füzelerin menziline giren bölgedeki yerleşim merkezleri boşaltılıyor ve oralardaki işgalci göçmenler iç kısımlara taşınıyor, ateşkes sağlanınca dönüyorlardı. Ama işgalci, karşısındaki direnişin sürekli yeni çalışmalar yaptığını, mücadele imkânlarını genişletmeye çalıştığını gördüğünden sık sık ateşkesi bozarak saldırılar düzenliyordu. O yüzden Gazze kabuğu alanına giren bölgedeki yerleşimciler sık sık bir içeri bir dışarı taşınmaktan bıktı ve oralardaki evlerini satarak başka yerlere taşınmaya başladılar. Bu sebeple o bölgedeki evler normal değerlerinin bayağı altında fiyatlarla satılmaya başlandı.

 

Şimdi direnişin füzeleri Eilat'tan Hayfa'ya, Kudüs'ten Tel Aviv'e kadar çok geniş bir alanı kapsayacak mesafelere ulaşabiliyor. İşgal rejimi buna karşı ABD'nin büyük yardımlarıyla demir kubbe adını verdiği savunma sistemi yerleştirdi. Ama siyonist haber kaynaklarına göre bu sistem atılan füzelerin sadece yüzde yirmisini yani her beş füzeden birini havada imha edebildi. Gerçek başarı oranının daha düşük olması ihtimalinin bulunduğu da söyleniyor.

 

Füzelerin menzili çok genişlediğinden işgal rejimi şimdi her tarafa sığınak yapmak zorunda kaldı ve bir füze atılınca her tarafta sirenler çalıyor, insanlar sığınaklara girme ihtiyacı duyuyorlar. O yüzden son çatışmalarda beş milyon işgalci göçmen zamanlarının yarıdan çoğunu sığınaklarda geçirmek zorunda kaldı. Bu durum Tel Aviv'deki uluslararası havaalanının bile güvenliğini kaybetmesine ve buraya seferlerin durdurulmasına neden oldu. İşgal rejiminin turizm güvenliği tamamen yok oldu. Ekonomisi ağır kayıp verdi.

Oysa siyonist ideallere göre İsrail'in kuruluşundan sonraki elli yıl içinde "Büyük İsrail" hedefine ulaşılması planlanıyordu. İşgal rejiminin Batı Yaka bölgesine ırkçı ayrım duvarı inşa etmesi bu ideali artık hayal olarak gördüğünün itirafıdır.

 

Siyonist Katil Tüm Barbarlığına Rağmen Kaybetti

 

İşgalci, son savaşında da tüm barbarlığına ve vahşette sınır tanımamasına rağmen aslında kaybetmiş olmanın sıkıntısı içindedir. Daha önce Arap dünyasındaki ihanetçi diktatörlerin sunduğu zaferlerle ordusunun kazandığı yenilmez imajını, direnişin kararlı mücadelesi karşısında kaybetmesini içine sindiremiyor. 1967 Haziran Savaşı'nda sadece altı gün içinde Mısır diktatörü Cemal Abdünnasır'dan Gazze ve Sina'yı, Ürdün kralı Hüseyin'den Doğu Kudüs ve Batı Yaka'yı, Suriye'de diktanın başına geçmeye hazırlanan Hafız Esed'in ihanetiyle de Golan'ı almayı başaran işgal ordusu 7 Temmuz 2014'te başlattığı savaşta çok daha fazla asker ve üstelik en seçkin elemanlarını kaybetmesine rağmen Gazze içine doğru bir adım bile ilerleyememesi karşısında şaşkına döndü.

 

Siyonist Başbakan Halkını Kandırma Çabasında

 

Netanyahu'nun önce direnişin tünellerini tamamen imha ettiğini, sonra tam bir güvence veremeyeceklerini ama stratejik füzeleri yok ettiklerini söylemesi kendi halkını kandırma numarasından başka bir şey değildi. İşin gerçeğinde işgalci saldırgan Golani Birliği adı verilen özel komando birliğinin baş komutanının öldürülmesi ve bu birliğin ağır kayıplar vermesi karşısında, o kadar askerin kanının boşa gitmediğini ima için karşılığında da kendilerini korkutan tünellerin en azından stratejik nitelikte olanlarını imha ettikleri yalanını kullanmak zorundaydı. Oysa işgalci saldırgan o askerlerini bu tünellerde kaybettiğinden yenilerini  tünellerin üzerine sürmekten korkuyordu. Çünkü bazı askerlerinin gitmemek için kendi ayaklarına kurşun sıktıklarını görünce daha fazla zorlamanın patlamaya neden olabileceğini anlamıştı ve kara birliklerini çekme kararı vermişti. Bunun açıklanan sebebi stratejik tünellerin imha edilmesi gerçek sebebi ise bu tünellerde karşılaşılan tehlike ve askerlerde görülen can korkusuydu.

 

Aslında işgalcinin, daha önce füzelerden kaynaklanan tehdidi ortadan kaldırmayı amaç edinmesine ve tünelleri ciddiye bile almadığı intibaı vermesine rağmen sonraki aşamada füzeleri unutup amacı tüneller ardından sadece stratejik olanlar düzeyine çekmesi direniş karşısında ağır darbe aldığının  açık göstergesiydi. Oysa füzelerden kaynaklanan risk kendisi için sürpriz sayılan ve Hayfa'ya kadar ulaşan yeni modellerle çok daha büyük düzeye geldiği gibi tünellerin de tespit edilebilenlerinin birkaç katı kadar tespit edilemeyenleri vardı ve hangilerinin stratejik olduğunu Netanyahu'dan çok onları inşa eden direniş hareketi biliyordu.

 

İşgalci Amacına Ulaşsaydı Direnişin Şartları Pazarlık Konusu Olur muydu?

 

İşgal başbakanı halkını kandırma amaçlı açıklamalarında sürekli amaçlarına ulaştığını iddia etti. Oysa onun amacına ulaşması durumunda direnişin şartlarının pazarlık konusu yapıldığı bir ateşkes görüşmesini asla kabul etmeyeceğini tahmin etmek zor değildir. Ateşkes konusunda ilerleme sağlanamamasının sebebi de bu şartları kabullenmekte zorluk çekmesidir. Çünkü o şartların kabulü yenilginin resmen ilanı anlamına gelecektir ve bu da 2009'daki yenilginin Ehud Olmert'in siyasi hayatına son verdiği gibi Netanyahu'nun siyasi hayatına son verecektir. Ondan dolayı işgalci katil cuntacı dostu Sisi'yi kullanarak Filistin direnişini şartlarından vazgeçmeye zorlamak için uğraştı. Ama direniş cephedeki kararlı tutumunu ateşkes pazarlıklarında da sürdürdü ve geri adım atmadı.

 

O yüzden Netanyahu yine ahmakça bir kararla saldırılara geri döndü. Ateşkesi ani bir şekilde sonlandırarak saldırılara geri dönmesinde tabii Hamas'ın askerî kanadının lideri Muhammed Dayf'ın eşiyle yedi aylık oğlunun konuk olarak bulundukları evi tespit etmesinin de önemli rolü olmuştu. Çünkü bu istihbarat işgalci vahşinin iştahını kabartmıştı ve önüne çıkan intikam fırsatını kaçırmak istememişti.

 

Ama bu karar onun açısından aptalcaydı. Çünkü direniş ne pahasına olursa olsun onurlu mücadelesini sürdürme kararındadır ve ateşkes için öne sürdüğü şartlarından vazgeçmeyecektir. Savaş ise işgal rejimini artık büyük ölçüde dünyadan izole etmiş, toplumunu da sürekli panik içinde yaşamanın doğurduğu sıkıntılar içine sokmuştur. İşgalci toplumun buna daha fazla tahammül edeceğini sanmıyoruz.

 


Yazar:
.
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul